Çatı Arayan İlişkiler: Hoboseksüellik ve ahlâk girdapları

Çatı Arayan İlişkiler: Modern Dünyada  Hoboseksüellik ve Karakter Dengesi

​Son yıllarda Avrupa’da ve tabiki Amerika’da artan kira fiyatları ve hayat pahalılığı, ilişkilerin doğasını sessiz sedasız kabuk değiştiriyor. Artık romantizm değil, lojistik hesaplar ve barınma ihtiyacı ön plana çıkıyor.

​Aslında, bu durum Türkiye için tamamen yeni değil. Yıllardır belli çevrelerde, birlikte yaşama kavramı, sevgi ve saygı temelinde ortak bir evi paylaşma üzerine kuruluydu. Hatta bazen imam nikahı devreye girerek, resmi sorumluluklardan kaçınma ama yine de uzun vadeli bir birliktelik kurma çabası görülürdü.

​Bugünse, bu dinamikler daha belirginleşti ve çoğu zaman ahlaki ya da dini bir sorumluluk gözetilmeksizin sadece pratik faydaya dayalı hale geldi. Bu tür yaklaşımlar, sorumluluktan kaçtığı gibi, insanların genel duruşunu ve karakterini bozan davranışlar olarak öne çıkıyor. Temel motivasyon, karşısındaki insanı tanımaktan ziyade, onun sunduğu imkanlardan faydalanmak haline geldi. Sürekli çıkar ilişkisiyle bir arada olma alışkanlığı edinen biri, yarın evleneceği insanı da aynı şekilde görme ihtimalini artırıyor. Bu da evliliklerin ömürlerini kısaltırken, geride mağdur çocuklar bırakıyor. Geleceğe baktığımda bu durumun etik değerleri, sadakati, güveni, istikrarı bitirdiğini ve inancımızın uygun görmediği bir yaşam şekline dönüştüğünü çok net görüyorum.

​Umarım bu sayı Türkiye’de de çok artmadan, umarım ahlaki etik bir çizgiye oturturup, toplumsal hayatımız düzgün bir şekilde devam eder.

Tanınan Yüzlerin Ardındaki Sessizlik: Eren Kaşıkçı’ya Veda

Tanınan bir yüzün kaybı, ardında derin bir sessizlik ve geniş bir yankı bırakıyor. Eren Kaşıkçı’nın genç yaşta aramızdan ayrılışı, sadece yemek dünyasını değil, onunla bir şekilde yolu kesişen herkesi derinden etkiledi. Acun Ilıcalı’nın “Var mısın Yok musun” ile başlayan ve bugüne dek süren tüm projelerini dönem dönem izlemişimdir. Ancak bu yapımları, kültür, bilgi veya insani açıdan bize bir şey vadetmediğini düşündüğüm için, keyifle veya kendi isteğimle takip etmemişimdir. Tamamen ailemde izleyenlerin etkisiyle veya onlarla otururken mecburen açık olan kanal sayesinde denk gelmişimdir. Ilıcalı’nın bu bu tip yarışmaları, belli bir kesim için sıradan insanların şöhrete giden yolu açsada, ünlülerin sönen yıldızlara daha fazla getiri sunmuştur. Aynı zamanda eski yıldızların tekrar parlatılması için bir fırsat sunulur bu yarışma konseptinde..

Neyse asıl mevzuya döndüğümüzde, ölümün hayatlarımıza dokunuşunun etkilerini hepimiz farklı açıdan değerlendiririz. Sıradan vatandaş olarak ölenler, ünlü olup ölenler, yakınlarımızdan ölenler bize hep farklı üzüntüler katar. Ve yine ilginçtir ki tanınmış ünlü bir ölümüne verilen tepkiler genelde daha sesli konuşulur gündemde. Ancak hep ailesi bilir, bu acının en dayanılmaz ağırlığını. Son olarak kaybettiğimiz Eren Kaşıkçı’nın annesi, eşi ve çocuğuna sabırlar diliyorum. Kaşıkçı’nın mekanı da cennet olsun inşallah.

Aynadaki Gerçeği Reddetmek Üzerine

Kendi Gölgesinden Kaçanlar: Aynadaki Gerçeği Reddetmek Üzerine

​Hayatın akışı içinde, bir yapbozun yanlış parçalarını zorla birleştirmeye çalıştığımız anlar olur. İlişkilerimizde, iş hayatımızda veya kişisel gelişimimizde bir şeyler ters gider, tıkanırız. Bu tıkanıklığı aşmak, çözüm üretmek ve daha sağlıklı bir noktaya varmak için dışarıdan bir müdahale, bir değişim çabası içine gireriz. Bazen bu çaba o kadar yoğunlaşır ki, karşımızdaki insanın bir dostun, bir partnerin, bir yöneticinin “yanlış” olanı görmesi ve “doğru” olana evrilmesi için adeta bir savaş veririz.

​Ancak, sosyal medyadaki o sarsıcı cümlede ifade edildiği gibi: “Kendi eylemlerinde sorun görmeyeni değiştiremezsin…”

​Bu, sadece bir gözlem değil; aynı zamanda bir sınır çizgisi, bir uyanış çağrısı ve belki de bir kabullenişin başlangıcıdır. Gelin bu derin ifadeyi, felsefi metaforların ışığında inceleyelim.

​1. Görünmezlik Pelerini ve İnkârın Kalkanı

​Değişim, kişinin kendi içindeki tutarsızlığı fark etmesiyle başlar. Ancak, insan zihni kendini korumak için inanılmaz mekanizmalara sahiptir. Bunlardan en güçlüsü ise inkârdır.

​Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, aslında bir “Görünmezlik Pelerini” giymiştir. Bu pelerin, onun davranışlarının—öfkesinin, manipülasyonunun, bencilliğinin veya ihmalinin yarattığı yıkımı görmesini engeller. Pelerinin kumaşı, “Ben haklıyım”, “Onlar bana bunu yaptı”, “Durum bunu gerektirdi” gibi rasyonalizasyon ipliklerinden dokunmuştur.

​Siz, dışarıdan bir gözlemci olarak, o pelerinin altındaki çıplak ve yaralı veya yaralayan gerçeği görebilirsiniz. Pelerinin yırtıklarını, hataların yarattığı delikleri işaret edebilirsiniz. Ama nafile. Kişi, kendi zihinsel kalkanının arkasındayken, sizin gösterdiğiniz “sorun” dış dünyanın bir yansımasıdır, kendisinin değil.

​2. Tohumun Toprağa İhtiyacı: Değişim İçsel Bir Süreçtir

​Bir bahçıvanı düşünün. En kaliteli tohumları, en verimli gübreyi ve en modern sulama sistemini kullanıyor. Ancak bahçıvan, tohumları beton bir zemine örneğin bir otoparka ekmeye çalışıyor. Ne kadar çabalarsa çabalasın, o beton zeminden bir filiz çıkmayacaktır.

​Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, değişimin tohumu için beton zemin gibidir. Değişim ister pişmanlık olsun, ister yeni bir bakış açısı kazanmak, isterse davranış kalıplarını kırmak olsun toprak ister. Bu toprak, öz-farkındalık ve sorumluluktur.

​Kişi, eylemlerinin sonuçlarını ve bu sonuçlardaki payını kabul etmedikçe (toprağı kazmadıkça), o beton zemine döktüğünüz değişim tohumları rüzgârla savrulup gidecektir. Tohumların yeşermesi için o zeminin çatlaması, kırılması ve kişinin “Burada bir sorun var, ve bu sorunun bir parçası da benim” demesi gerekir. Dışarıdan bir baskıyla ne kadar haklı ve iyi niyetli olursa olsun zemin kırılamaz, sadece daha fazla sertleşir.

​3. Yankı Odasında Kaybolmak

​Son bir metafor olarak, yankı odasını ele alalım. Herkes, kendi doğrularının ve inançlarının yankılandığı bir odada yaşar. Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, bu odanın duvarlarını kendi haklılığıyla örmüştür.

​Siz o odaya girip, “Yaptığın şey yanlış” dediğinizde, bu ses onun için bir melodi değil, sadece bir “gürültüdür”. Duvarlar bu sesi geri yansıtır ve o, kendi sesini daha yüksek duyar: “Ben haklıyım!”

​Odanın kapısını içeriden kitlemiştir. Anahtar ise tevazu ve kabuldür. Ancak bu anahtarı, sadece odanın sahibi yani kişi kendisi içeriden çevirebilir. Dışarıdan zorla odaya girmeye çalışmak, içerideki duvarların daha da güçlenmesine, kişinin savunma mekanizmalarını daha da keskinleştirmesine neden olur. Yankı odası, bir hapishaneye dönüşür.

​Sonuç: Kabulün Özgürlüğü

​Bu sözün felsefi özü, bizi boşuna kürek çekmekten alıkoyar ve bize gerçekliği kabul etme gücü verir. Bir insanı değiştirmeye çalışmak, bir nehri tersine akıtmaya çalışmak gibidir. Nehrin kendi yatağını bulması, kendi iç dinamikleriyle—belki bir dağın aşınmasıyla, belki bir depremle gerçekleşir.

​Bu, çaresizlik demek değildir. Bilakis, büyük bir bilgeliktir. Birini değiştiremeyeceğinizi anladığınızda, kendinizi değiştirebilirsiniz: Onun beton zemininde bitki yetiştirme çabasından vazgeçer, ya oradan uzaklaşır ya da onunla olduğu haliyle sağlıklı bir mesafe kurmayı öğrenirsiniz.

​Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, kendi karanlığından memnundur. Siz ona sadece ışığı tutabilirsiniz, ama gözlerini zorla açamazsınız. Gerçek değişim, kişinin kendi aynasında çatlağı görmesiyle ve o çatlağı korkmadan kabul etmesiyle başlar.

Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

Geçtiğimiz son 10-20 yılda hayatımıza giren ve üzerine en çok konuştuğumuz kavramlardan biri kuşkusuz duygusal zekâ (EQ) oldu. Uzun süre boyunca insanları sadece “akıllı” veya “zeki” kılan şeyin IQ olduğunu sandık. Zannettik ki IQ’su yüksek olan o dâhi insanlar dünyayı kurtaracak, her sorunu kusursuzca çözecek. Oysa IQ dediğimiz kavram; daha çok pratik yaklaşabilme, analitik çözümler üretebilme veya olayları mantıksal süzgeçten geçirme becerisinden ibaret.

​Toplumsal hayatta yapılan araştırmalar da gösterdi ki; IQ’su yüksek bireyler sosyal alanlarda, eğlenmekte, ortak paylaşımlarda ve insan ilişkilerinde zaman zaman daha mesafeli kalabiliyor. Buna karşılık, işin içine kalp ve duygular girdiği zaman IQ yüksekliği inanın hiçbir şey ifade etmiyor. Bizi birbirimize bağlayan, toplumsal uyumu ve derin anlayışı getiren asıl güç duygusal zekâ.

​Peki, gelişmiş bir duygusal zekâ bize tam olarak ne vadediyor? Uzun süre “empati” kavramını yanlış yorumladık. Çoğumuz empatik olmayı, karşımızdaki insanın tüm yükünü omuzlamak, onun her derdine sonsuz bir kapı aralamak sandık. Oysa fark etmemiz gereken çok temel bir gerçek var: Gelişmiş bir duygusal zekâ, her şeyi anlamak ama her şeye açık olmamak demektir.

​Kalbimizin Seçici Geçirgen Zarı ve Fırtınadaki Deniz Feneri

​Bu durumu zihnimde oturturken iki metafor bana çok yardımcı oluyor: Biyolojide hücre zarı “seçici geçirgen” bir yapıya sahiptir; içeriye neyin girip neye izin verilmeyeceğini akıllıca seçer. Her şeyi dışarıda bırakıp hücreyi öldürmez ama zararlı olanı da içeri alıp yapıyı bozmaz. Ruhumuzun da böyle bir zara ihtiyacı var. Empati, dünyayı anlamamızı sağlayan harika bir geçirgenlikken; sınırlarımız bizi toksik olandan koruyan o bilinçli kaledir.

​Kendimizi bazen bir deniz feneri gibi hayal edebiliriz. Deniz feneri etrafındaki tüm karanlığı, fırtınaları ve hırçın dalgaları görür, anlar ve ışığıyla aydınlatır. Ama o dalgaların gelip kendisini yutmasına asla izin vermez; kayalıklarında sapsağlam durur. İnsanların acılarını ve süreçlerini anlamak, onlarla birlikte okyanusta boğulmayı gerektirmez.

​Filozofların Gözünden Denge ve Sınırlar

​Bu derin kavrayışı tarihteki büyük düşünürlerin sözleriyle de besleyebiliriz. Aristoteles, erdemin aşırılıklar arasındaki o zarif denge (Altın Oran) olduğunu söyler. Duygusal anlamda tamamen kapalı olmak bir duvar örüp hissizleşmektir; ama her şeye sonsuza kadar açık olmak da bir tükenmişliktir. Duygusal zekâ, bu iki uçurum arasındaki dengeyi kurabilme sanatıdır.

Spinoza ise insanın varlığını sürdürme çabasından (conatus) bahseder. Bir başkasına sınır koymak, araya duvar örmek değil; kendi ruhsal alanının egemenliğini ilan etmektir. Başkalarının dünyasına empatiyle misafir olabiliriz ama o misafirliğin sonunda kendi içimize, kendi evimize sağ salim dönmeyi bilmeliyiz.

​”Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

​İşte en büyük yanılgımız burada başlıyor: Bir insanın travmalarını, acılarını, geçmişte ne yaşadığını arka planda çözebilmeniz ve “Ah yazık, cidden çok sıkıntı çekmiş” diyebilmeniz o acıya maruz kalmanız, onlarla beraber aynı acıyı çekmeniz anlamına gelmez.

​Bir insanı anlıyorsanız, yaptığı bir hatanın nedenini çözebiliyorsanız ve bu sizde bir acıma ya da yardım etme isteği uyandırıyorsa, bunun çok net bir sınırı olmalıdır. Kendi kendine “Ben olayı çözdüm, bu mağdur bir insan, o zaman ben bunu iyileştireyim” gibi kutsal bir kurtarıcı rolü üstlenmeye kalkmayın sakın. Çünkü bu görevi edindiğinizde, kendi ruhsal dengenizin bozulma ihtimali çok yüksektir. Senin böyle bir görevin yok!

​Özetle;

​Sınır çizmek sevgisizlik veya sertlik değil, düpedüz kendini koruyabilme becerisidir. Birilerinin hayatındaki yaraları bilmeniz, o yaraların kanına bulanmanız gerektiği anlamına gelmez.

​Ruhunuzun kapıları empatinin ışığına açık, ama sizi tüketen fırtınalara kapalı olsun.

Ufuk Bir Ama Yol Farklı: Anlaşılmanın Bedeli

Anlaşılmak için çırpınmadığın yer evin olacak ama çırpındığın yer de sonun.

​İlişkilerde ne kadar alıyorsak o kadar vermemiz gerektiği, ancak almaya açık olup vermeye geldiğinde fedakarlık veya sorumluluktan kaçanların problemin kaynağı olduğunu gösterir.

​Çocukken zihnimiz boştur ve temel ihtiyaçlarımız için anlaşılmayı bekleriz. Büyüdükçe her şeyin karşılıklılık ilkesine dayandığını görüp önce anlamaya, sonra anlaşılmaya da ihtiyacımız olduğunu fark ederiz. Ancak bazı insanlar duygusal olgunluğu alamadıkları için sadece anlaşılmayı bekler ve anlamak istemezler. Bu durumda onları sevenler sürekli kendilerini anlatmaya ve ikna etmeye çalışır.

​Umarım anlamaktan kaçanlar, bir gün kendi duyarsızlıklarının vicdan azabında ya da gönül sızılarında çırpınarak gerçeği görürler.

Kuşlar, Uçmak, Konmak ve İnsan: Mola Nerede?

Uçmak, Konmak ve İnsan: Mola Nerede?

​Doğuştan gelen bir yetenek olan uçmak, sadece bir hareket değil, aynı zamanda ruhun aradığı sınırsız özgürlüğü ve keyfi içinde barındıran olmazsa olmaz bir yaşam biçimidir. Benzer şekilde, konmak da bedenin beslenmesi ve dinlenmesi için gerekli olan hayati bir sığınaktır.

​Asıl mola, bu hareketlerin kendisinde değil, aksine yetenekten gelen özgürlükten ve temel ihtiyaçlardan uzaklaşıldığında veya bu potansiyel yaşanmadığında ortaya çıkar. Burada devreye giren yaralar ve hastalıklar hem kuşun hem de insanın doğasındaki akışı sekteye uğratan birer zorunlu mola sebebidir. İnsan tek başına özgürlüğünü ararken vicdani, ahlaki ve kanuni kurallarla dengelenir. Sosyal çevreden alınan psikolojik yaralar ve travmalar da bu temel akışı zorlayarak insanı zayıflatabilir veya beklenmedik bir duraksama dönemine sokabilir. Ancak insanı burada bir adım öne taşıyan şey, hayal gücü ve içsel dünyasıdır. Kuş uçamadığında uçmayı hayal ederek mutlu olmaz ama insan en zorlu koşullarda bile zihninde özgürleşip, hayal ettiği vizyona odaklanarak içsel huzurunu ve gücünü yeniden kazanabilir.

Yıllar Sonra Gelen Aydınlanma: Yalnızlık Özgürlüğün İki Hırçın Kanadıdır.

Yıllar Sonra Gelen Aydınlanma: Yalnızlık Özgürlüğün İki Hırçın Kanadıdır.

​Gençlik yıllarımda ağırlıklı olarak ritmine kapıldığım bir şarkının, yıllar geçip tecrübe kazandıkça aslında ne büyük bir derinlik barındırdığını fark etmek gerçekten çarpıcı. Hande Yener’in yorumuyla zihnime kazınan o parçanın sözleri, hayatın süzgecinden geçtikçe bana bambaşka bir pencere açıyor.

​Mete Özgencil bu dizeleri yazarken acaba neler hissetti?

​Yalnızlık özgürlüğün iki hırçın kanadıdır. Biri kavuşmaya hasret, kendinden bile uçkun, diğeri kaderden ayna, mecburen çırpınmakta. Birinin aklı yerde ise, diğerinin aklında yer. Ne ortada şaşkın bir beden; kanat mı ben, ben mi kanadım? Biraz evvel alçak uçtum, çarpışsaydık anlardım. Korkmaya cesaretim yok, yer kandırmaz uçarım.

​Erich Fromm’un da işaret ettiği o anlam arayışı ve sevgiyle bütünleşen huzur, tam da bu olgunlaşma evresinde bulduğum o değerli dinginliktir. Artık boş kelimelerle vakit kaybetmek yerine, her cümlenin gerisindeki o hakikati ararım; tıpkı hayata bakışımın değiştiği gibi.

Güneşi Takip Eden Sarılarda Bilim ve Hikmet Buluşması: Günebakanlar Neden Hep Aynı Yöne Dönüyor?

Bu aralar siz de görüyorsunuzdur; insanlar özellikle Instagram’da, ayçiçeği tarlalarından ya da gündöndü çiçeklerinin arasından geçerken durup tarlaların ortasına girip çeşit çeşit pozlar verip en güzel açıyı bulmaya çalışıyorlar. “Aaaa ne güzellermiş” deyip oradaki sanatı görüp geçmek dışında, mevcut sebepleri, bu çiçeklerin aynı yöne bakmalarınının gayesini zerre düşünemiyorlar maalesef. Ben de bugün ayçiçekleriyle ilgili o hikmeti çok geç olsa da oturup düşündüm. Ve kücük bir araştırma yaptım. Evet bu çiceklerin hep güneşe döndüklerini hepimiz biliyoruz  ama neden?

​Aslında bütün bu hareketin arkasındaki asıl kahraman, bitkilerin hücrelerinde salgılanan oksin adında harika bir büyüme hormonu. Güneş doğudan yükselirken, batı tarafındaki hücreler doğudakilere göre gaza basıp çok daha hızlı büyüyor. Bu dengesiz büyüme, çiçeğin yüzünün gün boyunca doğudan batıya doğru dönmesini sağlıyor. Güneş batıp ortalık karardığında ise işler tamamen tersine dönüyor. Bitki, iç dengesini yenileyip bu kez doğu tarafındaki hücrelerin daha hızlı uzamasını sağlıyor. Böylece gövde yavaşça bükülüyor ve sabah yeniden doğan güneşi ilk onlar karşılıyor.

​Dahası, bu hareket sadece güneşin sıcaklığıyla açıklanamayacak kadar akıllıca. Ayçiçeklerinin tıpkı canlılar gibi bir iç saati, sirkadiyen ritmi var. Işığı algılayan özel sensörleri sayesinde günün hangi saatinde nerede olmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar.

​Bütün bunları neden yaptıklarının iki harika sebebi var: arıları kendilerine çekmek ve güneş ışığından maksimum düzeyde yararlanıp fotosentez kapasitelerini zirveye çıkarmak. Üstelik bu koşturmaca sonsuza kadar sürmüyor. Yalnızca büyüme dönemlerinde bu dansı yapıyorlar. Tamamen olgunlaşıp ağırlaştıklarında bu esnekliklerini kaybediyorlar ve ömürlerinin geri kalanında kalıcı olarak doğuya bakan bir pozisyonda sabitlenip kalıyorlar.

​Sonuç olarak, bizim hepimizin gördüğü o sarı tarlalar, aslında bilimsel birçok emrin sonucunda görevini yerine getiren çiçeklerden oluşan bir ordu gibi. Bu da gerçekten bize tabiatın ve her şeyin yüce bir iradenin emrinde olduğunu çok açıkça gösteren bir örnek. Unutmayın, eğer bir gün doğdu tarlasına yolunuz düşerse, fotoğraf çekinirken bu bilimsel hikmetin de farkına varın mutlaka, bu farkındalığın bize manevi yatta çok özel değerler katacağına inanabilirsiniz.

Çizgi Filmlerin Gizli Sosyolojisi: Minyonlar’ın İtaati mi, Şirinler’in Demokrasisi mi?

 

Bugün kızımla beraber serinin son filmi olan “Minyonlar ve Canavarlar” filmine gittik. Film, her zamanki gibi iyiliğin kazandığı bir son ile bitti. Ama filmin temelini ve ama düşünceyi son beş filmi birden izlemiş biri olarak şunu fark ettim: Minyonlar kendi içlerinden sağlam, görünür, çok güçlü bir lider seçmek yerine bir yere ait olup, iyi bir lider seçip onun altında hizmet etmek istiyorlar.

​Bu lideri seçerken ne yazık ki özellikle gözü kara, cesaretli kendilerinden daha akıllı bir sahip arıyorlar. Ve doğrudan düzgün karakter olmasına özen iyi liderler bulmak yerine, aslında kötü diye tabir edebileceğimiz, ama sonrasındaki süreçte içlerindeki iyiliği görebildikleri liderleri seçiyorlar. ( Bu durum hep filmin ortasında ortaya çıkıyor. Benzer sosyolojik içerikli bir başka bir animasyon olan Şirinler’i düşündüğümde, onlar da ayrı bir düzen içinde yaşıyorlar, ama onların liderleri kendi içinden çıkan Şirin Baba.

​Şirin Baba, eninde sonunda onlara doğruyu öğretiyor, ama onlar da bazen Şirin Baba’ya eksik yönlerini görüp ögretici konumuna yüksel biliyorlar. Yani Şirin Baba’nın öz eleştiri becerisi de yüksek olduğundan hatalarını görüp ders çıkarabiliyor kendine.

​Minyonlar’ın karakterlerine baktığımızda ise, Şirinler’deki gibi her bir karakterin ayrı bir özelliği yok. İçlerinde zeka olarak, yetenek olarak çok az sayıda yönlendirici karakter var. Minyonlar’ın temelde saf, fedakar biraz korkak ama ortak düşünce ile bir araya geldiklerinde çok cesaretli olduklarını da belirteyim.

​Tam bu noktada itaat, toplum ve sadakat konusunda ünlü düşünürlerin de önemli görüşlerine yer vermem lazım. Mesela Konfüçyüs, “Eğer insanlar sadakat ve samimiyeti ilke edinir, kendilerine denk olmayanları dost seçmezlerse, ilerlerler” der.

​John Locke ise bireysel özgürlük ve toplum sözleşmesi üzerine fikirleriyle bu konuyu destekler. Thomas Hobbes toplumun düzeni için mutlak bir otoriteye itaatin şart olduğunu savunur.

​Velhasıl kelam, Minyonlar’ı izleyin, izlettirin çocuklarınıza. Hem keyifli vakit geçirin hem de bu dostluğun, birlikte bir opmanın, sadakatin ve masumiyetin ve lider kavramının değerini bir kez daha hatırlayın.

Evdeki Stripe’lar ve Dışarıdaki Gizmo’lar: Gizli Narsizmin Anatomisi

Geçenlerde internette şöyle bir nostalji sayfalarında geziniyim derken karşıma Gremlins çıktı. Küçükken bu filme bayılırdım; o sevimli, tüylü Gizmo‘ya hayran olmamak elde miydi? Ama son zamanlarda kafayı biraz gizli narsistlere takmış durumdayım, sürekli bu konuyla ilgili araştırmalar okuyor, makaleler karıştırıyorum. Nostalji sayfasına bakarken bir anda o iki kare yan yana geldi ve kafamda tuğlalar üst üste oturmaya başladı: Bu film ve o meşhur dönüşüm, gizli narsistlerin ruh halini resmen birebir anlatıyor!

​Şimdi durun da bir düşünün, dışarıdan baktığınızda o kadar tatlı, zararsız, mağdur ve hassas durur ki bu insanlar… Tıpkı o masum Gizmo gibi. Etrafındaki herkes “Aman ne kadar kibar, kendi halinde, kimseye zararı dokunmaz” diye düşünür. Dış dünyaya karşı o kusursuz, melek maskesini asla düşürmezler. Zaten işin en çıldırtıcı kısmı da bu; dışarıdaki herkes onları hayranlıkla izlerken, siz kalkıp “Bu adamda/kadında bir tuhaflık var” deseniz koca dünyada kimseyi inandıramazsınız.

​Ama mesele şu ki; eve kapıdan girdikleri anda, o kurallar bozulduğunda ya da ufak bir tetikleyiciyle birlikte o sevimli maske bir anda düşüyor. Tıpkı gece yarısından sonra beslenen o sevimli Mogwai’lerin kabuk değiştirip, tıpkı elebaşı Stripe gibi o korkunç, yıkıcı, kinci ve hırçın yaratıklara dönüşmesi gibi, içerideki o gerçek yüz ortaya çıkıveriyor.

​Açık narsist en azından dürüst, her yerde aynı; kibri de öfkesi de gözünün önünde, herkes ne olduğunu ilk andan anlıyor. Ama gizli narsistin o Stripe misali canavarleşen yönü sadece kapalı kapılar ardında, evde, en yakınlarına, aynı çatı altında yaşamak zorunda kalanlara saklanıyor. O yüzden en büyük yıkımı, en derin ruhsal yorgunluğu dışarıdakiler değil, hep evdekiler yaşıyor.

​Vallahi internette gezinirken gördüğüm o nostaljik fotoğraf bana insanın iki yüzlülüğünü bundan daha iyi anlatamazdı dedirtti. Siz de çevrenizde böyle Gizmo gibi görünüyormuş gibi yapıp aslında gece yarısı birer Stripe‘a dönüşenlerle karşılaştınız mı?

“Düşün düşün b*ktur işin” sözünün psikolojide bir adı var: Ruminasyon

Zaman zaman hepimizin başından geçer; çok stres altındayken, kaygıdayken ya da gün içinde yaşadığınız bir travmayı veya bir problemi kafanızda çok büyüttüyseniz, bunu çözmek için beyniniz bunu sürekli düşünür. Sabahlara kadar düşünür, akşamlara kadar düşünür, bir türlü kaçamazsınız bu düşünceden. Zihninizi dağıtacak şeyler ararsınız, bulursunuz da ama bir zaman sonra tekrar tekrar girince  o düşünce bi bakarsınız on dakikadır aynı şeyi düşünüyorsunuz yine

​İşte bu, beyninizi saran bu stres, kaygı düşüncelerine “ruminasyon” diyorlar. Ruminasyon, psikolojiden gelen bir terim ama bununla başa çıkmanın bir kaç yöntemini bulmuş bilim insanları. Bu yöntemlerden birincisi, beş duyuyu aktif olarak kullanmak. Etrafınızda gördüğünüz beş şeyi saymak, duyduğunuz dört sesi dinlemek, dokunduğunuz üç şeyi hissetmek gibi şeyler.

​İkinci bir teknik ise, endişelerinizi düşünmek için kendinize her gün kısa ve belirli bir zaman aralığı ayırmaktır. Bu saat dışında bu konuları düşünmemeye çalışmak, zihninize dinlenme alanı yaratacaktır.

​Erkekler için uzun yola çıkmak, trafikte araç kullanırken beyni birçok şeyi aynı anda yapmaya zorladığı için bir rahatlatma aracı olabilir. Evdeyseniz, bulaşıkları elde yıkamak da rahatlatıcı bir etken olabilir, çünkü yine tüm kontrol sizdedir ve temizleme hissi size rahatlık kazandırabilir. Ama bence takıp kulaklıkları açıp güzel bir şarkıya eşlik etmek en kolay yöntem.

Tabi ​bu tekniklerin hemen işe yarayacağını düşünmek yanıltıcı olabilir; başta zorlanmak çok normaldir, sonuçta bilim ve tavsiyeler önemlidir. Problemin asıl kaynağı çözülmeden bu düşünceler tamamen kafanızdan gitmez, ancak gün içinde sürekli beynimizi yormanın bir anlamı olmadığı için bu teknikleri denemekte her zaman fayda var.

Bak sen şu işe! Şimdi felaket bir cağrışım yaptı bu Ruminasyon tanımı. Rumi-nasyon 🙂

“Rüminasyon” dediğimiz o kafada sürekli aynı diski çevirip durma hali, meğer kelime oyunlarıyla tam da bizim Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye bağlanmış!

​Hani şu “Rüminasyon” kelimesindeki ses benzerliğinden yola çıkarsak, durum tam olarak şöyle: Normalde zihnimiz bu kısır döngüye girip sabah akşam aynı dertleri çiğneyip durduğunda bizi deliye döndürür, değil mi? Ama olaya mizahi ve felsefi bir boyuttan, yani “Mevlana” kelimesi üzerinden bakarsak, bu zihinsel geviş getirme işi bir anda ruhani bir aydınlanmaya ya da “içsel bir ney dinletisine” dönüşüyor gibi.

​Yani, gün boyu kafada kurup durduğumuz o stresli düşünceler girdabından çıkamamak aslında zihnimizin kendi kendine attığı bir ney taksimiymiş de bizim haberimiz yokmuş! Zihnin o durmak bilmeyen çarkları arasında kaybolduğumuzda, “Rüminasyon” kelimesi kulağa artık bir kaygı bozukluğu gibi değil de, Mevlana’nın “Ne olursan ol gel, yine gel” felsefesine nazire yaparcasına, “Ey sürekli düşünen beyin, yine de gel, gel de şu dertleri biraz daha çiğneyelim” diyen neşeli bir ermiş fısıltısı gibi gelmeye başlıyor.

Neyse, aklıma gelmişken bunu da eklemiş oldum yazıya..

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

​Siyasette yeni bir oluşumun sahneye çıkması, sunduğu vaatler kadar ismi ve görsel kimliğiyle de dikkat çekiyor. Ancak geçtiğimiz günlerde kurulan “Yeni Parti”nin ismi —zamanla eskiyeceği için— beyinlerde bir çelişki yaratacak gibi duruyor. İsim yeni olarak devam edecek ama parti eskidiğinde, bu durumun algısal bir uyumsuzluğa yol açması muhtemel olacak sanki.

​Logo tasarımının bu kadar benzemesi, hem tanıdık bir markanın algısına oynayarak hızlı bir aşinalık ve güven hissi uyandırmak hem de geleneksel semboller yerine modern ve dinamik bir imaj çizme çabasının bir yansıması gibi. Dijital çağın hızına ayak uydurarak, özellikle genç ve internetle iç içe olan seçmenlerin gözüne girme hedefi de bu tercihte rol oynamış olabilir. Bence, sıfırdan bir şey üretmek yerine hazıra konmak, partinin yenilikçi olduğunu göstermek yerine aksine özgürlükten uzak bir algı yaratıyor ve eleştirilerin odağı oluyor.

​Bunun yerine, partinin temel ilkelerini yansıtan bir isim ve güçlü bir metafor bulsalardı, seçmenler için daha köklü ve sıcak bir etki yaratırlardı. Ben olsam asla “yeni” ismini tercih etmezdim.

​E madem yetkililer son kararlarını vermişler, bize de çok bir şey dememek düşer. Yeni bir parti olan ama aslında yeni olmayan, eskinin güncelleme almış hali olan “Yeni Parti”, sevenlerine hayırlı uğurlu olsun tabii, ülkemize de… İnşallah kuruluş hedeflerine uygun riayet eden, güven veren bir parti olur ümidiyle diyelim.

Sayılamayan Yalnızlık, Tüketilebilen Kalabalık

Hayatta bazı cümleler vardır; ansızın zihninize düşer, adeta içimizdeki sessiz bir odayın kapısını aralar. Kimi zaman kalabalıklar arasında nefessiz kaldığımızda, kimi zaman da o en koyu sessizliğimizde kelimeler kendiliğinden sıraya girer. Günlerden bir gün zihnimde yankılanan ve sonrasında kağıda dökülen şu cümle de tıpkı öyle doğdu:

“Bütün yalnızlar bir araya gelse koca bir kalabalık olur. Fakat bütün kalabalıklar bir araya gelse bir yalnızlık etmez…”           

-Osman Erim

 

​Düşünsenize, yalnızlık dışarıdan bakıldığında eksiklik ya da küçük bir nokta gibi görünür. Oysa insanın iç dünyasında taşıdığı yalnızlık öyle devasa, öyle ağırdır ki… Dünyanın dört bir yanındaki yalnız insanları yan yana getirseniz, ortada koca bir metropol, devasa bir kalabalık oluşur. Fiziksel bir kalabalıktır bu; omuz omuza, ses sese…

​Peki ya madalyonun diğer yüzü?

​Etrafımızı saran o gürültülü kalabalıklar, sokaklar, mahşeri kalabalık meydanlar, kahkahaların havada uçuştuğu mekanlar… Bütün bu kalabalıkları alıp üst üste koysanız, aralarından tek bir kişinin o derin, sarsıcı ve sahici yalnızlığını çıkarabilir misiniz? Asla.

​Çünkü kalabalıklar çoğunlukla geçicidir, gürültülüdür ve yüzeyseldir. Birbirine değmeyen omuzların, aslında birbirini hiç duymayan kulakların kalabalığıdır. Oysa yalnızlık… Yalnızlık başlı başına bir dünyadır. İçinde hüzün barındırır ama aynı zamanda dürüsttür, gerçektir, insana kendini en çok hatırlattığı andır. Sayıla gelmez, toplanıp çıkarılamaz. Benzersizdir.

​O yüzden belki de mesele kalabalıklara karışmak ya da onlardan kaçmak değil; içimizdeki o yalnızlığın ağırlığını ve güzelliğini kabullenebilmektir. Ne dersiniz, sizin de kalabalıklar içinde yalnız hissettiğiniz anlar oldu mu hiç?

Don’t Try: Vicdanın ve Özün Sığınağında

​Bukowski’nin mezar taşındaki “Don’t try,”, yani “Çabalama” ifadesi beni gerçekten çok etkiledi. Bu sadece bir isyan değil, hayatın karmaşası içinde insanın kendi özüne dönmesi için bir davet. Toplumun bize dayattığı sahte ideallerin peşinde koşmaktan yorulduğumu fark ettim. İnsanların merhametsizliği, acımasızlığı, adaleti sadece kendine göre düzenlemeleri, empatiden yoksun yaşamaları, hissiz ve duygusuz bencil insanların sayısının artması da yoruyor beni.

​Bukowski’nin eserlerinde ve hayatında sıkça gördüğümüz o alkol, düzensizlik ve toplumsal kurallara başkaldırı içeren yaşam tarzının, yani o nihilist ve karmaşık düzenini baz almadan aslında daha dingin ve adil bir sığınağa yöneldiğimi belirtmem lazım( Yoksa nihilist değilim aman 🙂

Ve son olarak her şeyin ötesinde, arkamızda bırakabileceğimiz en temiz ve kalıcı mirasın sadece vicdanımız olduğuna inanıyorum. Ancak vicdanımızın en temiz miras olması, eğer bir vicdanımız varsa mümkün. Bu noktada vicdanın nasıl oluştuğuna da bakmak lazım. Vicdan, çocuğa koşulsuz sevgiyle, onu kırmadan ve her şeyi dozunda vererek verilen bir duygu ve anlayıştır.

​Şimdi düşündüm de ben öldüğümde arkamda kalanlara mezar taşıma ise sadece “vicdan” yazdırmak isterdim heralde.

Peki sen ne yazdırırdın hiç düşündün mü? Haydi bir düşün bakalım.

Ben Dilinin Yığınları

Bazen hayatın koşturmacası içinde durup etrafımıza baktığımızda, içinde yaşadığımız kalabalığın aslında ne kadar ıssız olduğunu fark ederiz. Bir binanın gri duvarına düşen şu dizeler, tam da bu sessiz yabancılaşmanın en yalın tanımı gibi:

“Bence biz artık biz, biz değiliz.
Ben dilinden başka dil bilmeyen yığınlarız.
Dünya ise kendi yamacında yuvarlanan yapayalnız bir küre.
Ve fesleğenler artık sinekleri kovamıyor…”

         –Osman Erim

 

​Kendi Kabuğumuza Çekildiğimiz O Yığınlar

​Göz göze gelmenin, aynı dili konuşmaktan öte bir gönül köprüsü kurmak olduğunu unuttuk belki de. Şehirlerin büyümesi, sokakların kalabalıklaşması bizi birbirimize yaklaştıracağına daha da soyutladı. Herkesin sadece kendi “ben” sesini yükselttiği, başkasının cümlesine sağır olduğu dev bir yankı odasındayız sanki. Karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine kendi haklılığımızın surlarına kapanıyor, kelimeleri birer silaha ya da aşılmaz duvarlara çeviriyoruz.

​Solan Fesleğenler ve Unutulan Hassasiyetler

​Eskiden evlerin başköşesini süsleyen, kokusuyla huzur veren fesleğenler olurdu; en küçük bir esintide ya da dokunuşta narinliğini belli eden, hayatın o saf detayları… Şimdi ise ne o narinlik kaldı ne de o koruyucu koku. Hayatın sert rüzgarları karşısında fesleğenler bile sinekleri kovamayacak kadar yorgun, tükenmiş ve savunmasız.

​Bu yazı; belki de içerideki o küf kokulu odaları havalandırma vakti geldiğinin, birbirimize ördüğümüz duvarları fark etmenin bir çağrısı. Ne dersiniz, rüzgârı biraz olsun başka bir yöne çevirmenin zamanı gelmedi mi?

Açılmayan Pencereler ve Duvar Örülen Kapılar

İnsan ilişkilerinin o meşhur mimarisinde, bazen karşımızdaki kişinin zihnini bir havalandırma boşluğu sanırız; oysa bazıları, ısrarla üzerine kilit vurulmuş pencerelerdir. Siz o pencereleri açmak için bahar rüzgarları estirir, en temiz cümlelerinizi birer taze hava akımı gibi gönderirsiniz ama içerideki hava hep aynı küf kokusuna mahkûmdur. Anlamalısınız ki o pencere açılmıyorsa, o artık bir “geçiş yolu” değil, iletişimi bloke eden en katı, en aşılmaz duvardır.

​Çünkü bazı kapılar sadece kilitli değildir; arkasına eşya yığılmıştır, duvar örülmüştür. Zorlamamak, o taşın soğukluğunu kabul etmek gerekir. İnsanın kendini, açılmayan bir pencereden içeriye hava girmesini bekleyerek hırpalaması nafile bir çabadır. Bazen marifet o camı kirmekte değil, rüzgârı başka bir yöne çevirmektir.

Önyargıların gölgesinde bir sevgi hikayesi…

​Sosyal medyada ya da televizyon ekranlarında gördüğümüz o kıvırcık saçlarıyla adından söz ettiren Cucurella hakkında yapılan yersiz eleştiriler, aslında bir babanın evladına duyduğu o eşsiz sevgimin perdesiymiş meğer.

​O saçlar, otizmli oğlu Mateo’nun maçlar sırasında babasını kolayca tanıması için bir işaret.

​İnsanoğlu olarak ne kadar kolay yargılıyoruz, değil mi? Oysa biraz empati kurabilsek, o eleştiriler yerini hayranlığa bırakacak.

​Bir babanın çocuğunun mutluluğu için her şeye katlanabilmesi, hayatın aslında ne kadar özel olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor.

​Dipnot: Kimseyi kınamayın. Bizde bir inanç vardır; kınadığın şey başına gelmeden ölmezsin diye.

​Bravo Cucurella!

“Kara Murat halk için midir, yoksa halk Kara Murat için midir?”

Yeşilçam’ın en ikonik karakterlerinden Kara Murat serisinin bir filminde, Kara Murat’ın Bizans sarayına sızdığı ve sonunda köşeye sıkıştığı o anı düşünelim. Bizans komutanı “Kara Murat hanginiz?” diye sorduğunda, salondaki tüm halkın hep bir ağızdan ” Kara Murat benim ” diyerek öne atılması, sinema tarihimizin en tüyler ürpertici ve anlamlı dayanışma anlarından biridir.

​Benim için bu sahne, filmin en özel ve en heyecan verici anıdır. Ne zaman izlersem izleyeyim, o birlik ve fedakarlık duygusu içimi ısıtır ve bana tarifsiz bir keyif verir. Sahnenin sonunda komutanın “Bütün kadınları, çocukları bırakın, sadece bütün karamuratları toplayın” demesi, Kara Murat kokusundan işini sağlama almaya çalışması da o sahnenin sonunun absürt ve mizahi yönünü çok güzel yansıtıyor.

​Günümüzde kılıçlar ve zırhlar olmasa da, adaletsizliğe karşı duran, mazlumun hakkını gözeten ve fedakarlık yapmaktan çekinmeyen “Kara Muratlar” hâlâ aramızda olmaya devam ediyor.

​Peki, günümüzde bir kahramanın önderliğinde hareket etmek mi daha değerlidir, yoksa herkesin kendi vicdanıyla bir Kara Murat gibi davranması mı?

Güçlü bir lider, toplumu kısa vadede motive edip büyük değişimlere öncülük edebilse de, asıl derin ve kalıcı değişimler tabandan gelen katılımla gerçekleşir. Ancak bu noktada, Nasreddin Hoca’nın Timur’la olan fil hikayesini hatırlamakta fayda var; halk bazen liderin peşinden gitme cesaretini gösteremeyebilir. Günümüz toplumlarında da bireysel çıkarlar ve konfor alanları, topluca hareket etmenin önünde bir engel oluşturabiliyor. Gerçek Kara Muratlar, kimseden icazet almadan, sessizce doğruluğun ve adaletin bayraktarlığını yapmaya devam edenlerdir.

​Bazen halk kendi kahramanını arayıp bulur ve ona bağlanır, bazen de gerçek bir kahraman ortaya çıkararak doğruluğu ve dürüstlüğü herkese gösterir. Aslında en kalıcı liderlik, halkın vicdanıyla kahramanın değerlerinin örtüştüğü noktada ortaya çıkar. Tarihin sayfalarına geçtiğimizde ve bugünün dünyasına baktığımızda, gerçek kahramanların hem halkın gönlünde bir yer bulduğunu hem de gerektiğinde öne çıkarak doğruyu gösterdiğini görebiliyoruz. Peki şu an bu yazıyı okuyan ( varsa) Kara Murat’lar aramızda mı? Burda olanlar ” Kara Murat benim ” desin bi zahmet 🙂

Gökyüzü bir tavan mı sadece?

Uzun zamandır bildiğim bir konudur Gazali’nin “Göğe Bakmanın Faydaları” adlı eserinden almış olduğum bilgi. Hep de uygulamaya çalışırım ama bir şekilde unuturum ya da belli günlerde kafamı gökyüzüne kaldırmak zor gelir, çünkü hep bir şeylerle uğraşırım. Özellikle de son dönem bu cep telefonları ve ekranlar beni çok bağladığı için fırsat bulup da şöyle gökyüzüne kafamızı kaldırıp bir beş dakika bakıp derin düşüncelere dalmak, gezegeni, evreni, dünyayı düşünmek, insanlığı düşünmek bana zul gelir, sanki buna bir vaktim yokmuş gibi hissederim. Aslında Gazali çok derin izahını yapmış zamanında. Ben bildiğim halde unutuyorum ama belki siz şimdi bu yazıyı okuduktan sonra belki her gün gökyüzüne bir beş dakika bakarsınız.

​Bazen hayatın hızı bizi o kadar aşağıya, önümüze veya ekranlarımıza kilitler ki, başımızı kaldırıp o muazzam maviliğe veya karanlığa bakmayı unuturuz. Yukarıdaki görsel, işte o anlardan birini, belki de en önemlisini yakalamış: Gökyüzüne doğru yükselen bir silüet, hayranlık ve belki de bir arayış içinde. Bu yazı, sadece gökyüzünün fiziksel güzelliğini değil; İmam Gazali gibi büyük bir düşünürün penceresinden bakıldığında, yukarıya bakmanın ruhumuza, zihnimize ve kalbimize nasıl şifa verdiğini, nasıl bir tefekkür okulu olduğunu konu alıyor.

​İmam Gazali Hazretleri, İhyau Ulumid-Din adlı eserinde, evrenin yaratılışını ve gökyüzünü incelemenin sıradan bir eylem değil, derin bir ibadet ve bilgi kaynağı olduğunu söyler. Ona göre kâinat yazılmış bir kitabın ta kendisidir ve bu kitabın en parlak sayfalarından biri gökyüzüdür. Gökyüzüne bakmak, Gazali’nin tefekkür dediği derin düşünme eyleminin en doğal kapısıdır. Yıldızların sonsuzluğu, güneşin her sabah doğuşu ve bulutların dansı tesadüfün değil, muazzam bir kudretin ve nizamın delilidir. Gazali, kâinattaki bu nizamı incelemenin insanı Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine götüren en kesin yollardan biri olduğunu belirtir. Gökyüzüne baktığımızda sadece gökyüzünü değil, O’nun sanatını görürüz; bu da kalpte hayranlık, tevazu ve yakınlık hissini artırır.

​Psikolojik açıdan modern dünyanın en büyük sorunlarından biri, kendi dertlerimizi ve hırslarımızı dünyanın merkezi sanmamızdır. İşte bu noktada gökyüzüne bakmak, egomuzu inceltmenin en doğal ve etkili yoludur. Başınızı kaldırıp o uçsuz bucaksız evreni düşündüğünüzde, kendi dertleriniz küçülmeye başlar. Görseldeki silüet de tam olarak bunu anlatır; evrenin karşısında ne kadar küçük kaldığımızı ama bu küçülmenin bir değersizlik değil, bütünü idrak etmenin verdiği huzurlu bir teslimiyet olduğunu gösterir. Bilimsel araştırmalar da doğaya ve gökyüzüne bakmanın stres hormonunu azalttığını, zihni rahatlatarak düşünce döngülerini kırdığını doğrular. Gazali’nin bakış açısıyla, dünyevi sıkıntılardan sıyrılıp yaratılışın inceliklerine odaklanmak ruha genişlik kazandırır, dertlerin geçiciliğini hatırlatır.

​Hayat zor ve sorumluluklar ağır, ancak başımızı kaldırıp yukarı bakmak için günde sadece birkaç dakikaya ihtiyacımız var. Görseldeki silüet gibi bir akşamüstü günbatımında veya geceleyin gökyüzüne bi bakın; yıldızların ışıltısında bir huzur arayın. O sessiz manzarayı izlerken kalbinizin nasıl yumuşadığını fark edeceksiniz.( Tabi ruh haliniz de önemli o an da) Çünkü gökyüzü başımızın üzerindeki bir tavan değil, tefekkür edebileceğimiz bir okul ve şifa bulabileceğimiz bir kucaktır. Başınızı kaldırma cesaretini gösterebilir misin? Haydi bi dene!

Görünmeyen Ülkelerin Sınırlarında: Alışkanlıklar, Konfor Alanı ve Aidiyet Üzerine

“Alıştığımız şeylerin her biri ait olduğumuz bir ülkedir. Dilini dilimiz, kültürünü kültür edindiğimiz haritada görünmeyen ülkeler…”

Osman Erim

 

​Hayatımızı sürdürürken coğrafi sınırlarla çevrili pasaportlara, şehirlere ve adalara odaklanırız. Oysa ruhumuz, ayak bastığımız toprak parçalarından çok daha eskidir ve çok daha gizli coğrafyalarda gezinir. Görünmeyen haritalarımızın sınırlarını belirleyen şey, etrafımızdaki duvarlar değil; alışkanlıklarımızdır.

​Gelin, bu derin cümlenin rehberliğinde; konfor alanımızın görünmeyen sınırlarını, alıştığımız rutinlerin bizi nasıl sessizce esir aldığını ve kişisel dönüşüm için bu “görünmeyen ülkelerden” nasıl pasaportsuz çıkabileceğimizi masaya yatıralım.

 Konfor Alanı Değil, Aslında “Görünmeyen Bir Vatan”

​Kişisel gelişim literatüründe sıkça duyduğumuz “konfor alanı” kavramı, aslında bu alıntının yanında biraz sönük kalır. Çünkü alıştığımız şeyler sadece bir “alan” değildir; bir vatandır.

​Sabah kalktığımızda içtiğimiz kahvenin bardağından tutun, bizi strese soktuğu halde değiştirmeye cesaret edemediğimiz iş rutinimize, hatta toksik olduğunu bildiğimiz halde sürdürdüğümüz ilişkilere kadar hepsi birer yerleşim yeridir.

  • ​Orada kurallar bellidir.
  • ​Oranın dili (tepkilerimiz, ezberlerimiz) ezberlenmiştir.
  • ​Sürprizlere yer olmadığı için zihin güvendedir.

​Ancak bu güven, aslında görünmez bir prangadır. Dilini dilimiz, kültürünü kültür edindiğimiz bu “alışkanlık ülkeleri”, bir süre sonra ruhumuzu daraltmaya başlar.

​Alışkanlıkların Dilini Konuşmak

​Bir ülkeye ait olmanın ilk şartı onun dilini konuşmaktır. Alışkanlıklarımız da böyledir. Belirli olaylar karşısında hep aynı cümleleri kurar, hep aynı refleksif öfkeyi veya korkuyu gösteririz. Bu, o ülkenin ana dilidir.

​Kişisel gelişim yolculuğu, tam olarak bu dilden rahatsız olmakla başlar. Zihnimiz bize “Burası güvenli, dışarısı tehlikeli” derken, içimizdeki o huzursuz ses yeni bir coğrafyanın özlemini çeker. Değişim dediğimiz şey, aslında başka bir ülkenin dilini öğrenmek, yani yeni tepkiler vermek ve yeni ihtimallere kapı aralamaktır.

​Sınırları Aşmak: Göç Etme Cesareti

​Haritada görünmeyen bu ülkeleri terk etmek coğrafi bir göçten çok daha zordur. Çünkü vizeye ihtiyacınız yoktur ama cesarete çokça ihtiyacınız vardır.

  • Alışkanlıklarınızı Fark Edin: Hangi rutinleriniz sizi koruyor, hangileri sadece yerinizde saymanıza neden oluyor?
  • Yabancılık Korkusuyla Yüzleşin: Yeni bir şey denemek (yeni bir bakış açısı, yeni bir beceri, yeni bir çevre) insana ilk başta “yabancı” ve güvensiz gelir. Bu his, doğru yolda olduğunuzun kanıtıdır.
  • Kendi Haritanızı Yeniden Çizin: Eskiyen kültürleri (işe yaramayan inançları ve korkuları) geride bırakarak kendi içsel rönesansınızı başlatın.
​Son Söz Yerine: Hangi Ülkedesiniz?

​Bugün durup kendinize şu soruyu sorun: Şu an hangi alıştığım şeyin sınırları içerisindeyim? Burası bana gerçekten huzur mu veriyor, yoksa sadece bilinmeyenin korkusundan sığındığım bir liman mı?

​Unutmayın; hayat, sadece haritada görünen sınırları aşmakla değil, ruhumuzun sıkıştığı o görünmeyen ülkelerin kapılarını aralayıp dışarı adım atmakla güzelleşir. Yeni bir iklime, yeni bir dile ve en önemlisi kendi potansiyelinize doğru yola çıkma vakti gelmedi mi?