Yapay Zeka mı, Telefonda Biri mi? İroni Dolu Yeni Dünyamız

Az önce aynı mekanda az uzakta olan bir arkadaşımın telefonla konuştuğunu fark etmediğim için “Ne yapıyorsun?” diye sorduğumda, o da bana “Telefonla konuşuyorum” dedi. Eskiden bu cümle, telefonu sadece bir araç olarak kullanıp başka biriyle sohbet ettiğimizi anlatırdı. Ancak bugün yapay zeka ve sesli asistanlar sayesinde telefonla doğrudan sohbet edebiliyoruz. Şimdi şu ironik soru akla geliyor: Telefonun kendisiyle mi konuşuyorsun, yoksa telefonda başka biriyle mi? Öyle bir zaman ki, telefon dile gelmiş, artık bizle sohbet edebiliyor. Tabii sohbet eden yapay zeka ama o sesi bize aktaran cihaz yine bir cep telefonu. Ne kadar ironik, “telefonla konuşuyorum” demek artık hem insanla hem de yapay zekayla konuşmayı kapsıyor. Belki de günümüzde, karşıdaki insanla konuşan biri bunu özellikle belirtmek zorunda kalacak: “Telefonda biriyle konuşuyorum.” Çünkü aksi takdirde, yapay zekayla dertleştiğiniz düşünülebilir. Ya da bu benim gereksiz ince fikirliliğimden kaynaklanmış olabilir. Evet evet! benim kuruntum bu :/

Sineklerin Efendisi: İnsanoğlunun Büyük Çelişkisi veya Kaptan-ı Derya Kompleksi

Mevlana’nın bir sözü var ;

“Eşek sidiğindeki saman çöpüne konup kendini Kaptan-ı Derya sanan sinek “

Gelin biraz bizden yani kendini her haltın zirvesine koyan insan türünden  konuşalım; Ay’a giden, atomu parçalayan ama hala otel odasındaki klimalı havayı beğenmeyip cam açmaya çalışan o muazzam varlığı…

​Dışarıdan bakıldığında harika bir biyolojik mühendislik harikasıyız değil mi? Bilimsel makaleler yazar, galaksiler arası seyahatler planlar, devasa metropoller inşa eder. Ancak bu görkemli cümlenin arkasında, kendi yarattığı kaosun içinde kaybolmuş minik bir panik atak tablosu yatar.

​İnsanoğlu evrenin merkezinde olduğuna öylesine inanmıştır ki, dünyadaki diğer tüm canlıların sadece onun keyfi için var olduğunu düşünür. Ormanları yok eder, denizleri çöp kutusuna çevirir, sonra da pazar sabahı balkona çıkıp “Ah doğa, ne kadar da huzurlu” diye kahve yudumlar. Kendi elleriyle betona boğduğu dünyada, saksıda menekşe yetiştirip “Yeşeren doğayla kurduğum tinsel bağ” diye paylaşım yapar. Evindeki kedinin köpeğinkölesi olduğunu kabullenmek istemez; kedisi ona sadece bir “bakıcı” muamelesi yaparken, o kendini “evcil hayvanımın sahibiyim” diye kandırır.

​Sosyal medyada herkes birer yaşam koçu, herkes birer vizyoner, herkes anın tadını çıkarabilen birer zen filozofu sanki. Gerçek hayatta ise sabah alarmına söverek uyanan, işe yetişmekten bıkmış, kahvesi dökülünce dünyası yıkılan varlıklarız biz. İnsanoğlu hayatı bir Instagram filtresinden ibaret sanır. İçeride ruhsal fırtınalar koparken, dışarıya “Gelişiyorum, dönüştüm, çok şükür dengedeyim” pozu vermek zorunlu mesai gibidir. Mutsuz olmaya bile tahammülü yoktur; mutsuzsa hemen bunu “kişisel gelişim sürecinin sancılı bir evresi” olarak pazarlamaya çalışır.( komiktir)

​”Zaman çok değerli, anı yaşayın” mottosunu dillerinden düşürmezler ama internetteki video yüklenme süresi biraz uzasa dünyaları başlarına yıkılır. Geleceğe yatırım yapmak için kırk takla atarlar, emeklilik hayalleri kurarlar ama bugünü yaşamayı hep unuturlar. Yarın ne yiyeceğini düşünmekten, bugün tabağındakinin tadını çıkaramazlar.

​Özetle…

​İnsanoğlu; büyük iddiaların, küçük hesapların ve devasa çelişkilerin ortasında salınan sevimli ama tam teşekküllü yürüyen bir krizdir. Sağı solu belli olmaz. Kendini dünyanın hakimi sanır ama geceleri odadaki tek bir sivrisinekle baş edemez.

Kibirle süper egosunun catışma hızını yarıştırır. Kendini bir şey sanır. Ama keyifle götürdüğü pizzanın bir parçası boğazına kaçsa, en yakınındaki bir insana bana hemlich manevrası yap der gibi kendi sırtını yumruklar 🙂

Acizdir bilir ama kabullenmeye g*tü yemez. Ah şu kibir yok mu? Bitmez bitemez..

Trump’ın Seçimi: Klavyeli Rambo ve Dijital Savaş

Geçenlerde Instagram’da 80’ler nostaljisi kusan yabancı bir sayfada karşıma çıkan bir yapay zeka kurgusu, beni derin düşüncelere sevk etti. Yapay zekayla hazırlanan video senaryosunda Donald Trump, hapisteki Rambo’yu ziyaret edip onu bir İran operasyonu için ikna etmeye çalışıyordu. Nostaljiye diyecek yok, izlemesi oldukça eğlenceliydi; fakat gerçekler maalesef biraz farklı.

​Eski usul kas gücüyle dünyayı dize getiren, elinde M60 makinalı tüfeği, pala bıçağı ve kafa bandıyla tek başına orduya bedel olan Rambo; günümüzün uzun menzilli füzeleri, termal kameraları ve otonom drone’ları karşısında muhtemelen bir saat bile dayanamazdı. Bugün bir kahramanı çamurlar içinde sürünen, yarasına barut basıp yakan o eski usul kas gücüyle sahaya sürmek, adeta bir taş devri avcısını günümüz mühimmatının önüne atmak gibi. Artık savaşlar cephe hattında değil; saniyede yüzlerce veri işleyen algoritmalar, uydular ve ekranlar üzerinden yürüyor.

​Hollywood, Sylvester Stallone yaşlandığı için böyle bir devam filmi çekmese bile, belki de Rambo’yu yeni teknolojinin başında bir komutan olarak hayal etmek tek mantıklı ve komik çıkış yolu. Bir zamanlar ormanda iz süren o adamın, bugün kliması çalışan bir kontrol odasında, elinde kahve kupasıyla bir drone vuruşunu onaylaması ya da yazılımları yönetmesi sinemasal açıdan müthiş bir kara mizah malzemesi olurdu. Tabii tetiği çekmek yerine tuşlara basan bir Rambo’nun izleyiciye aradığı o katarsisi ve adrenalin patlamasını ne kadar verebileceği, işin ayrı bir ironisi. Çünkü izleyici ekran başında kod yazan birini değil, sınırları zorlayan bir kas gücünü görmek istiyor.

​Peki Hollywood böyle bir filmi ne zaman çeker?

​Yakın zamanda değil. Hollywood ve Amerika, bu çatışmaları sıcağı sıcağına filme dökmektense muhtemelen olayların uzun süre durulmasını bekleyecektir. Tarih bize gösteriyor ki Amerika; Vietnam, Irak veya Afganistan gibi kaybettiği ya da zorlandığı her travmatik süreçten bir 10-15 yıl sonra o dönemi kahramanlaştırıp paketleyerek anlatmaya bayılıyor. Vietnam Savaşı bittiğinde Rambo vizyona girmiş ve Amerikan kamuoyuna sahada kaybettiği savaşı sinema salonlarında “psikolojik olarak” kazandırmıştı.

​Stallone o zamana kadar biraz daha yaşlanmış, hatta belki de öte aleme göç etmiş olabilir. Ancak bugün karşıma çıkan o yapay zeka teknolojisi, 10 yıl sonra sinema kalitesine tam anlamıyla eriştiğinde, Hollywood Stallone’un gençlik dijital ikizini (digital twin) ekrana getirmekten hiç çekinmeyecektir.

​Günümüzün karmaşık, renksiz ve tamamen yazılımlara dayalı soğuk savaş gerçekliği karşısında 80’lerin o “iyi ve kötü adamların net olduğu” basitliğine duyduğumuz özlem, yapay zekanın da beslendiği en büyük damar haline geldi. Benden söylemesi; o absürt ve dijital “Rambo: Algoritma Savaşları” filmi tam on yıl sonra sinemalarda karşımıza çıkabilir. Vizyon biletlerini şimdiden ayırtmakta fayda var.

Süper Zeka mı? Cidden mi?

Süper Zeka Aldatmacası: Algoritmalara Zekâ Biçme Sevdası ve Gerçekler.

​Donald Trump’ın yapay zekayı “süper zeka” olarak yeniden adlandırması, aslında teknolojinin gerçek doğasını tamamen göz ardı eden, abartılı bir pazarlama oyunundan başka bir şey değilmiş gibi görünüyor. Süper nedir Allah aşkına! Başkan Trump’un süper kelimesini kesinlikle gençlğinde kurgulanmış Superman karakterinden bulmuştur.  Ancak bu yeni uydurulmaya çalışılan isim, sanki evrenin hakimi bir varlık yaratmış gibi bir algı yaratmaya çalışırken, aslında sadece işlevselliği abartılmış bir hesap makinesine süper kahraman pelereni takıp uzay gemisi ilan etmek kadar anlamsız.

​Açıkçası, ben de uzun zamandır bu sistemlere “zeka” denmesinden rahatsızım. Bir kod işlemcinin veya yapay kodlayıcının zekaya sahip olduğunu iddia etmek, insani muhakeme yeteneğini basitleştirmek demek. Ancak Trump, bu sorunu çözmek yerine, yapaylıktan süper zekaya geçiş yaparak, temelsiz zeka etiketini daha da abartarak anlamsız bir boyuta taşımış.

​Bir yazılım koduna zeka demek, papağanın ezbere şiir okumasına bakıp onu filozof ilan etmeye benziyor. Bu sistemler sadece devasa veri setlerini işleyen araçlar; yani üzerlerine takılan abartılı isimler, onlar olduklarından daha zeki yapmıyor.

​Ben buradan nacizane mantıklı bir isim önereyim sayın Trump’a. Süper zeka yerine, tüm bu veriyi işleme biçimini en iyi anlatan “yapay işlemci” veya “yapay kodlayıcı” diyelim. Böylece insan aklına ve muhakemesine haksızlık etmeden, teknolojinin gerçekte ne olduğunu doğru bir şekilde tanımlamış oluruz.

( not : Görsel, başkan Trump’ın süper adını vermeye çalıştığı yapay zeka uygulamasında oluşturulmuştur. )

iDon Ekosistemi: Telefonumdan Donuma Kadar Apple!

İnternette gezinirken dijital pazarlama, ürünler ve marka üzerine videolar çeken ve bu alanda bir şirketi olan Tayfun Acıyan’ın “iDon” videosuna denk geldim ve daldım derin düşüncelere.

​Kardeşimiz harika bir ironiyle özetlemiş durumu: “iPhone don çıkarsa alır mıyız?” Tabii ki alırız! Ama önce o donun İngilizce afili bir adı olurdu, adı “iDon” olurdu. Sonra lastiği için ekstra 29 dolar öderdik. İşte olay tam olarak bu; bir dokunulmazlık hikayesi.

​Marka takıntısı öyle bir hal almış ki, mantık devre dışı kalıyor. Samsung, Huawei veya Xiaomi katlanır telefon teknolojisini yıllar önce getirdiğinde kimseden “prestij kaybı” lafını duymazken, iPhone aynı şeyi gecikmeli yaptığında bu bir devrim gibi karşılanıyor.

​Asıl büyük hikaye, mükemmel bir ekosistem yaratıp kullanıcıları bu ağın içinde tutmakta yatıyor. Jobs sonrası dönemde Apple, stratejisini devrimsel yeni cihazlardan ziyade; kulaklık, saat ve bilgisayarların birbiriyle kusursuz çalışması üzerine kurdu. Artık akıllı saatlerden otomobillere kadar genişleyen bu ağlar, kullanıcıyı gerçekten markaya bağlayan ve ekosistem dışına çıkmayı zorlaştıran görünmez zincirler oluşturuyor.

​Ama en önemlisi, bizim ülkemizde vizyoner pazarlama yok. Çoğu sadece pazarda var olup hemen para kazanmaya odaklanıyor. Halbuki önce sağlam bir hikaye kurup onu iyi pazarlamak gerekirdi. Ancak yarın ne olacağını bilmedikleri için bu girdabın içine düşüyorlar, kurumsallaşamıyorlar.

​Benim bundan sonrası için gerçekten merak ettiğim şey: Gerçekten iPhone bir gün iDon çıkarır mı? Onu merak ediyorum, bir de üstüne yeni güncellemeleri de alsa mutlu olmaz mıydınız? 🙂

Dijital Çağda Kaybolanlar: Ekranın Ardındaki Mecburi İroni.

Modern insan, ( yani ne yazık ki biz oluyoruz ) teknolojinin sunduğu imkanlara uymak adına kendi doğasını yeniden tasarlayan, eşsiz bir uyumlanma ustasına dönüştü. Cebimizdeki titremeyen cihazların hayalet bildirimlerine inanmak ya da şarjımız %20’nin altına düşündüğünde hissettiğimiz o varoluşsal kaygı, aslında bu dijital bağımlılığın en ironik tezahürleri olarak hayatımızın merkezine yerleşti.

İnsanoğlu, kendi konforu için yarattığı bu karmaşayı, sanki tamamen kaçınılmazmış gibi kanıksamayı da çok iyi başardı.

​Hayatımızın büyük bölümünü çalışarak geçirip, yarın bir gün yaşayacağımız o muazzam geleceğe hazırlanırken bugünü tamamen ertelemeyi nasıl da normalleştirdik, değil mi?

Sabah alarm kurmadan uyanamayıp, o lanetli ses çalınca da kalkmamak için dakikalarca direnmemiz bile aslında bu çabanın en basit kanıtı.

Aynı odada oturup birbirimizin gözünün içine bakmak yerine, sessizce telefonlarımıza gömüldüğümüz o mecburi dijital yalnızlık anları da cabası. Tamamen birbiriyle çelişen absürtlüklerden bahsediyoruz aslında.

Mesela, eve yürüyerek gidebilecekken araç kullanmak, sonra da vicdanımızı rahatlatmak için spor olsun diye yürüyüşe çıkmak, tam da aradığımız ironi!

​Çalışırken dinlenmeyi, dinlenirken de yapılacak işleri düşünmekten bahsetmiyorum bile. Bir gün içinde üzerimize yağan yüzlerce reklam mesajı ile boğuşurken, bir yandan da bildirim seslerinin dikkatimizi böldüğü o karmaşada hayatımızı yaşamaya çalışıyoruz. Hepsini geçtim, bir ürünü kullanmadan önce yüzlerce yorum okumak, ya da yüzlerce insanı sosyal medyada takip edip kendi yalnızlığımızın içinde kaybolmak da cabası. Komşumuzun adını bilmezken dünyanın öbür ucundaki tanımadığımız insanların özel hayatlarına kadar her şeye vakıf olmamız da ayrı bir ironi iken, bir kitabın özetini okuyup anladığımızı sanarak bu dijital uyumlanma tiyatrosunu başarıyla tamamlamış oluyoruz.

​Platformların dipsiz dehlizlerinde izleyecek bir şey bulmak için kırk dakika harcayıp, sonunda hiçbir şey izlemeden uyumak da bu dijital çaresizliğimizin bir parçası. Şarjımızın yüzde yirmi sınırına düşmesiyle başlayan o hayatta kalma telaşı ise bambaşka bir seviye. Mesajlara verilen o anlık cevap baskısı, görülüp de cevaplanmayan cümlelerin yarattığı o sessiz senaryolar da cabası. Sipariş verdiğimiz ürünün haritadaki yerini dakikada bir kontrol ederek geçirdiğimiz o takıntılı dakikalar da cabası. İş e-postalarının o çığ gibi büyüyen yığınları karşısındaki o vicdan azabını da unutmamak lazım. Ya da evden çıkarken kablosuz kulaklığı unutup tüm gün toplu taşımadaki o dış dünyaya maruz kalmak… Her boş anımızı sanki bir şeyler öğrenmekle doldurmamız gereken o sürekli gelişim baskısı da bizi kendi sessizliğimize hapsediyor. Bulut depolama alanımızın dolmasıyla anı silmeye kıyamayıp para ödemek zorunda kaldığımız o döngü, akıllı saatimizin her an nefes alıp vermemizi dikte etmesiyle iyice ironikleşiyor. Sepette bırakılan binlerce liralık ürünler ve spam aramalar yüzünden telefonunu sessize yaşamaya alışan modern insanın dijitalle olan bu sonu olmayan dansı, aslında kendi yarattığımız o konforlu cehennemin bir resmi gibi.

​Kendi yarattığımız bu dijital çarkın içinde, aslında özgürlüğümüzden ödün verip sürekli bir onaylanma arayışıyla ömrümüzü tüketiyoruz. Belki de gerçek bağlantıyı, ekranların ışığı yerine birbirimizin gözünde aramaya başlamamızın vakti gelmiştir; tabii dijital dünya buna ne kadar izin verirse.

Jean Baudrillard / Sayısal Benlikler

Biriyle karşılaşmamanın tek yolu onu izlemektir.” (baudrillard, s; 161)

Kendimizle karşılaşmamak için kendimiz–miş gibi olanı, kendi simülasyonumuzu izliyor, takip ediyoruz.
Sahte kendilikler arasında boşuna kendi izimizi arıyoruz.
Bir izimiz, bir gölgemiz yok artık. “gerçekleri izlediniz” diyen tv karşısında izlerini, gerçekliğini yitirmiş sayısal “ben” leriz.
Kendi benliğimizi yaşadığımızı sanıyor, yeni teknolojilerin bize uygun gördüğü role, kimliğe bürünüyoruz.
bunun da gerçek kendimiz olduğu fikrine kapılıyoruz.

Oysa;

artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz.

artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz.

Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz.

Ekranlar, videolar, röportajlar arasında yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz.

(baudrillard, s; 169)sayısal benlikler… / baudrillard