Yapay Zeka mı, Telefonda Biri mi? İroni Dolu Yeni Dünyamız

Az önce aynı mekanda az uzakta olan bir arkadaşımın telefonla konuştuğunu fark etmediğim için “Ne yapıyorsun?” diye sorduğumda, o da bana “Telefonla konuşuyorum” dedi. Eskiden bu cümle, telefonu sadece bir araç olarak kullanıp başka biriyle sohbet ettiğimizi anlatırdı. Ancak bugün yapay zeka ve sesli asistanlar sayesinde telefonla doğrudan sohbet edebiliyoruz. Şimdi şu ironik soru akla geliyor: Telefonun kendisiyle mi konuşuyorsun, yoksa telefonda başka biriyle mi? Öyle bir zaman ki, telefon dile gelmiş, artık bizle sohbet edebiliyor. Tabii sohbet eden yapay zeka ama o sesi bize aktaran cihaz yine bir cep telefonu. Ne kadar ironik, “telefonla konuşuyorum” demek artık hem insanla hem de yapay zekayla konuşmayı kapsıyor. Belki de günümüzde, karşıdaki insanla konuşan biri bunu özellikle belirtmek zorunda kalacak: “Telefonda biriyle konuşuyorum.” Çünkü aksi takdirde, yapay zekayla dertleştiğiniz düşünülebilir. Ya da bu benim gereksiz ince fikirliliğimden kaynaklanmış olabilir. Evet evet! benim kuruntum bu :/

Prefrontal korteks’in şarteli inince..

​Bir tartışma anında kalbinizin hızlı hızlı çarptığını, sesinizin yükseldiğini ya da içinizden dev bir savunma yapma isteğinin taştığını hissettiniz mi? Elbette hissettiniz hem de yüzlerce kere!

​Bunun sebebi tamamen beynimizin çalışma şekli. Meseleyi tamamen ruhtan ayırıp tüm iş beyinde demiyorum elbette. Ancak beynimizin o an’da en iyi yaptığı şey bu. Hem kendisi kendisini müdür ilan eden tek organımız malum. Gerçi bagırsaklarda bazen “müdür benim” diyor ama ( fıkrayı bilenler anlar) beyin denilen organ her alanda ihtisas yapmış diyelim.

​Neyse işte beynimizde Amigdala adında minik bir “alarm merkezi” var. Bu merkezin tek bir görevi var: Bizi hayatta tutmak. İlkel zamanlarda bir ormanda yırtıcı bir hayvanla karşılaşılaşan atalarımızda bu alarm çalışır ve vücuda “Savaş ya da kaç!” emri verirdi.

​Günümüzde ormanda ayı ile karşılaşmıyoruz belki ama beynimizdeki bu alarm sistemi değişmedi. Bugün eşinizden veya bir arkadaşınızdan “Sen hiç beni dinlemiyorsun” cümlesini duyduğunuzda, amigdala bunu fiziki bir saldırı gibi algılıyor. “Kişiliğime saldırı var, tehlikedeyim!” deyip alarm düğmesine basıyor.

​Alarm basıldığı an ne mi oluyor?

​Önce Mantık Devre Dışı Kalıyor: Beynimizin mantıklı düşünen, sakin kalan ve empati kuran ön kısmı (Prefrontal Korteks) geçici olarak şalteri indiriyor.

Sonra Savunma Modu Açılıyor: Vücut strese giriyor. Artık amacınız karşı tarafı anlamak veya orta yolu bulmak değil; kendinizi korumak, haklı çıkmak ya da karşı saldırıya geçmek oluyor.

​Yani bir eleştiri aldığınızda hemen savunmaya geçmeniz ya da bunu bir hakaret gibi algılamanız sizin “kötü” veya “anlayışsız” bir insan olmanızdan değil; beyninizin sizi korumaya çalışan bu otomatik sisteminden kaynaklanıyor.

​Ancak iyi haber şu: Bu alarmın geçici olduğunu bilip bir anlığına durmak, mantıklı düşünen beynimizi tekrar devreye sokmamız için yeterli. Sağlıklı bir iletişim kurabilmenin iki altın kuralı var: Niyete odaklanmak ve haklılıktan bağlantıya geçmek.

​Niyete Odaklanmak: Sözlerin Arkasındaki İhtiyacı Görebilmek

​Tartışma anında genellikle karşı tarafın kullandığı üsluba, seçtiği kelimelere veya ses tonuna takılırız. Oysa yüksek sesle söylenen bir eleştirinin arkasında çoğu zaman kışkırtıcı bir niyet değil, karşılanmamış bir ihtiyaç yatar.

​Sözdeki Kabuk: “Hiç benimle zaman geçirmiyorsun, hep işinle ilgileniyorsun!” (Suçlayıcı ve kırıcı görünür.)

​Arkasındaki Niyet: “Seni özlüyorum ve seninle yakın olmak istiyorum.” (Görünmek istenen gerçek ihtiyaç.)

​Niyete odaklanmak; karşı tarafın kurduğu cümleye hemen misilleme yapmak yerine, “Şu an beni kırmaya mı çalışıyor, yoksa duyulmak isteyen bir kaygısını mı anlatıyor?” sorusunu sorabilmektir. Cümlenin sivri uçlarına değil, altındaki duyguya odaklandığınızda savunma mekanizmanız otomatik olarak yumuşar.

​Haklılıktan Bağlantıya Geçmek: “Kazanmak” Mı, “Bağ Kurmak” Mı?

​Tartışmaların en büyük tuzağı, bir mahkeme salonundaymışız gibi haklılığımızı kanıtlama çabasıdır. Haklı çıktığımızda zihinsel olarak “kazandığımızı” sanırız ama günün sonunda ilişki kaybeder.

​Bağlantıya geçmek, kendi doğrularınızdan tamamen vazgeçmek demek değildir. Sadece “Haklı olmak mı istiyorum, yoksa bu insanla aramızdaki bağı korumak mı?” seçimini yapabilmektir.

​Haklılığa Odaklandığınızda: Cümleleriniz “Ben öyle demedim”, “Sen de geçen hafta böyle yapmıştın”, “Asıl haksız olan sensin” şeklinde gelişir. Duvarlar yükselir.

​Bağlantıya Geçtiğinizde: Cümleleriniz “Şu an öfkeli olduğunu görüyorum”, “Seni anlıyorum ama ben olaya şöyle bakmıştım”, “Bu konuyu ikimizi de mutlu edecek şekilde nasıl çözeriz?” haline gelir. Bu da iyi bi şey elbette.

Orta yolu bulmak, taraflardan birinin boyun eğmesi veya pes etmesi değildir. Aksine, iki yetişkinin egosunu bir kenara bırakıp “biz” olabilmesidir.

​Bir dahaki sefere kendinizi savunma yaparken veya karşı tarafı manipülasyonla suçlarken bulduğunuzda, bir an durun ve derin bir nefes alın. Kendinize şu soruyu sorun: Şu an haklı çıkmaya mı çalışıyorum, yoksa karşımdaki insanı gerçekten duymaya mı? Cevabınız, sürecin gidişatını belirler. Amacımız haklı çıkmaksa vurun yıkın geçin. Ama içinizde bi şey “dur ya hemen abartma, önce bi anla diyorsa o zaman çözüm adına ne yapabilirsiniz ona bakın.

Dijital Çağda Kaybolanlar: Ekranın Ardındaki Mecburi İroni.

Modern insan, ( yani ne yazık ki biz oluyoruz ) teknolojinin sunduğu imkanlara uymak adına kendi doğasını yeniden tasarlayan, eşsiz bir uyumlanma ustasına dönüştü. Cebimizdeki titremeyen cihazların hayalet bildirimlerine inanmak ya da şarjımız %20’nin altına düşündüğünde hissettiğimiz o varoluşsal kaygı, aslında bu dijital bağımlılığın en ironik tezahürleri olarak hayatımızın merkezine yerleşti.

İnsanoğlu, kendi konforu için yarattığı bu karmaşayı, sanki tamamen kaçınılmazmış gibi kanıksamayı da çok iyi başardı.

​Hayatımızın büyük bölümünü çalışarak geçirip, yarın bir gün yaşayacağımız o muazzam geleceğe hazırlanırken bugünü tamamen ertelemeyi nasıl da normalleştirdik, değil mi?

Sabah alarm kurmadan uyanamayıp, o lanetli ses çalınca da kalkmamak için dakikalarca direnmemiz bile aslında bu çabanın en basit kanıtı.

Aynı odada oturup birbirimizin gözünün içine bakmak yerine, sessizce telefonlarımıza gömüldüğümüz o mecburi dijital yalnızlık anları da cabası. Tamamen birbiriyle çelişen absürtlüklerden bahsediyoruz aslında.

Mesela, eve yürüyerek gidebilecekken araç kullanmak, sonra da vicdanımızı rahatlatmak için spor olsun diye yürüyüşe çıkmak, tam da aradığımız ironi!

​Çalışırken dinlenmeyi, dinlenirken de yapılacak işleri düşünmekten bahsetmiyorum bile. Bir gün içinde üzerimize yağan yüzlerce reklam mesajı ile boğuşurken, bir yandan da bildirim seslerinin dikkatimizi böldüğü o karmaşada hayatımızı yaşamaya çalışıyoruz. Hepsini geçtim, bir ürünü kullanmadan önce yüzlerce yorum okumak, ya da yüzlerce insanı sosyal medyada takip edip kendi yalnızlığımızın içinde kaybolmak da cabası. Komşumuzun adını bilmezken dünyanın öbür ucundaki tanımadığımız insanların özel hayatlarına kadar her şeye vakıf olmamız da ayrı bir ironi iken, bir kitabın özetini okuyup anladığımızı sanarak bu dijital uyumlanma tiyatrosunu başarıyla tamamlamış oluyoruz.

​Platformların dipsiz dehlizlerinde izleyecek bir şey bulmak için kırk dakika harcayıp, sonunda hiçbir şey izlemeden uyumak da bu dijital çaresizliğimizin bir parçası. Şarjımızın yüzde yirmi sınırına düşmesiyle başlayan o hayatta kalma telaşı ise bambaşka bir seviye. Mesajlara verilen o anlık cevap baskısı, görülüp de cevaplanmayan cümlelerin yarattığı o sessiz senaryolar da cabası. Sipariş verdiğimiz ürünün haritadaki yerini dakikada bir kontrol ederek geçirdiğimiz o takıntılı dakikalar da cabası. İş e-postalarının o çığ gibi büyüyen yığınları karşısındaki o vicdan azabını da unutmamak lazım. Ya da evden çıkarken kablosuz kulaklığı unutup tüm gün toplu taşımadaki o dış dünyaya maruz kalmak… Her boş anımızı sanki bir şeyler öğrenmekle doldurmamız gereken o sürekli gelişim baskısı da bizi kendi sessizliğimize hapsediyor. Bulut depolama alanımızın dolmasıyla anı silmeye kıyamayıp para ödemek zorunda kaldığımız o döngü, akıllı saatimizin her an nefes alıp vermemizi dikte etmesiyle iyice ironikleşiyor. Sepette bırakılan binlerce liralık ürünler ve spam aramalar yüzünden telefonunu sessize yaşamaya alışan modern insanın dijitalle olan bu sonu olmayan dansı, aslında kendi yarattığımız o konforlu cehennemin bir resmi gibi.

​Kendi yarattığımız bu dijital çarkın içinde, aslında özgürlüğümüzden ödün verip sürekli bir onaylanma arayışıyla ömrümüzü tüketiyoruz. Belki de gerçek bağlantıyı, ekranların ışığı yerine birbirimizin gözünde aramaya başlamamızın vakti gelmiştir; tabii dijital dünya buna ne kadar izin verirse.

Zihinde Yanan Lamba: Edebiyatın Aile Metaforu

Osman Erim Naiboğlu’nun “Edebiyat edeb’in en hayırlı evladı ve diğer kardeşlerinin de en açık sözlüsüdür”

​Bazen kelimeler, arkalarındaki anlam yüküyle birlikte insanın zihninde adeta bir lamba yakar.  “Edebiyat” ve “edeb” kelimelerinin kökteşliği malumumuz; fakat Naiboğlu’nun bunu bir aile metaforuyla, edebiyatı edebin “en hayırlı evladı” ve “en açık sözlüsü” olarak tanımlaması gerçekten çok çarpıcı.

​Bana göre edebiyat; süslü cümlelerin bir araya gelmesinden ibaret değil. Hayatın, insanın, toplumun ve içimizdeki karmaşanın en filtresiz ve cesur aynası. Edeb, sınırları çizerken; edebiyat o sınırları zorlayan, söylenmesi en güç olanı bile sakınmadan yüzümüze çarpan o dürüst ses oluyor. Tıpkı bir ailenin en haşarı ama en doğrucusunu söyleyen, inatçı ama en çok sevilen evladı gibi.

​

Ufuk Bir Ama Yol Farklı: Anlaşılmanın Bedeli

Anlaşılmak için çırpınmadığın yer evin olacak ama çırpındığın yer de sonun.

​İlişkilerde ne kadar alıyorsak o kadar vermemiz gerektiği, ancak almaya açık olup vermeye geldiğinde fedakarlık veya sorumluluktan kaçanların problemin kaynağı olduğunu gösterir.

​Çocukken zihnimiz boştur ve temel ihtiyaçlarımız için anlaşılmayı bekleriz. Büyüdükçe her şeyin karşılıklılık ilkesine dayandığını görüp önce anlamaya, sonra anlaşılmaya da ihtiyacımız olduğunu fark ederiz. Ancak bazı insanlar duygusal olgunluğu alamadıkları için sadece anlaşılmayı bekler ve anlamak istemezler. Bu durumda onları sevenler sürekli kendilerini anlatmaya ve ikna etmeye çalışır.

​Umarım anlamaktan kaçanlar, bir gün kendi duyarsızlıklarının vicdan azabında ya da gönül sızılarında çırpınarak gerçeği görürler.

Kuşlar, Uçmak, Konmak ve İnsan: Mola Nerede?

Uçmak, Konmak ve İnsan: Mola Nerede?

​Doğuştan gelen bir yetenek olan uçmak, sadece bir hareket değil, aynı zamanda ruhun aradığı sınırsız özgürlüğü ve keyfi içinde barındıran olmazsa olmaz bir yaşam biçimidir. Benzer şekilde, konmak da bedenin beslenmesi ve dinlenmesi için gerekli olan hayati bir sığınaktır.

​Asıl mola, bu hareketlerin kendisinde değil, aksine yetenekten gelen özgürlükten ve temel ihtiyaçlardan uzaklaşıldığında veya bu potansiyel yaşanmadığında ortaya çıkar. Burada devreye giren yaralar ve hastalıklar hem kuşun hem de insanın doğasındaki akışı sekteye uğratan birer zorunlu mola sebebidir. İnsan tek başına özgürlüğünü ararken vicdani, ahlaki ve kanuni kurallarla dengelenir. Sosyal çevreden alınan psikolojik yaralar ve travmalar da bu temel akışı zorlayarak insanı zayıflatabilir veya beklenmedik bir duraksama dönemine sokabilir. Ancak insanı burada bir adım öne taşıyan şey, hayal gücü ve içsel dünyasıdır. Kuş uçamadığında uçmayı hayal ederek mutlu olmaz ama insan en zorlu koşullarda bile zihninde özgürleşip, hayal ettiği vizyona odaklanarak içsel huzurunu ve gücünü yeniden kazanabilir.

Açılmayan Pencereler ve Duvar Örülen Kapılar

İnsan ilişkilerinin o meşhur mimarisinde, bazen karşımızdaki kişinin zihnini bir havalandırma boşluğu sanırız; oysa bazıları, ısrarla üzerine kilit vurulmuş pencerelerdir. Siz o pencereleri açmak için bahar rüzgarları estirir, en temiz cümlelerinizi birer taze hava akımı gibi gönderirsiniz ama içerideki hava hep aynı küf kokusuna mahkûmdur. Anlamalısınız ki o pencere açılmıyorsa, o artık bir “geçiş yolu” değil, iletişimi bloke eden en katı, en aşılmaz duvardır.

​Çünkü bazı kapılar sadece kilitli değildir; arkasına eşya yığılmıştır, duvar örülmüştür. Zorlamamak, o taşın soğukluğunu kabul etmek gerekir. İnsanın kendini, açılmayan bir pencereden içeriye hava girmesini bekleyerek hırpalaması nafile bir çabadır. Bazen marifet o camı kirmekte değil, rüzgârı başka bir yöne çevirmektir.

Red digital pass 7 paketine geçmek mantıklı mı?

Hizmet sektörü kendini en hızlı yenileyen sektörlerin başında geliyor. GSM operatörleride bu sektörün en içli dışlı olduğumuz ayakları. Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom’un kendi iç rekabetleri ise kıran kırana geçiyor. Turkcell birinciliği hiç kaptırmadan devam ediyor. Vodafone Yurdışındaki başarısını burada da kazanmak için canla başla çalısıyor. Türk Telekomsa en geriden gelmeye devam ediyor.( En düşük fiyat ama en az müşteri memnuniyeti )

Neyse, dün akşam Vodafone’un yeni tarife reklamına denk geldim. Buğra Gülsoy’u reklamında oynatan vodafone, çok dikkat çekici yeni bir tarife çıkarmış. Red Dijital Pass’im 7 koymuş tarifenin adını. Tarifenin içeriği şöyle : 69 TL aylık bir ücret ödeyip, karşılığında seçtiğiniz 3 pass uygulamasını seçiyor ve ay boyunca internet kotanızdan yemeden kullanıyorsunuz. Yani aslında yanlış bir tarif olarak kullanılsada “sınırsız” ( Sınırsız diye bir paket yoktur) Yanında 7 Gb internet veriyor. Konuşma süreniz ise 1000 dakika.

İlk bakışta 3 pass uygulaması kullanımının internet kotasından düşmüyor oluşu çok cazip geliyor. Düşünsenize, zaten en çok uygulama muhtemel olarak Facebook, instagram ve twitter. Bunların dışında 7 Gb internet size fazla fazla yetecektir. Fakat bence kazın ayağı öyle değil. Çünkü seçtiğiniz bu 3 uygulamanın içinde, farklı içerik servis siteleri var. Bunların başında youtube geliyor.

Konuyu biraz daha açayım şimdi. Diyelim ki paketi aldınız ve Facebook’da geziniyorsunuz. Bu gezinmede karşınıza en çok youtube videolar,haber siteleri videoları eğlenceli videoları çıkıyor. Bu linklere bağlandığınızda facebook’tan çıkıp farklı bir içerik sitesine geçiyorsunuz. Dolayısıyla 7 Gb kotanız hızlı bir şekilde tükenmeye başlıyor. Sizde ay sonunu göremeden ek internet paketlerine mahkum oluyorsunuz seve seve!

Bence bu çok cazip bir paket değil. Üstelik Tarife ücretide çok, 69 TL yani 70 deyin siz ona. Bence bu paket yerine klasik anlayışla 15 Gb bir tarifeyi kullanmanız daha akıllıca. Çünkü 15 Gb bir paket biraz akıllı bir kullanımla size rahat yeter. Ha! baktınız yetmeyecek. O zamanda haftalık “Sosyal Pass” paketlerinden birini haftalik 8 lira karşılığında alabilirsiniz.

Vodafone bu paketin içine yalnızca Youtube’yi bile +1 olarak eklese, paket beklenilenin çok üstünde iş yapar bence..

Eğer siz yine ince bir hesap kitap yapıp mantıklı bulursananız alın tabi. Ben mevcut Red 15 tarifesinden çok memnunum..

 

Başı ezilemeyen yılanı beslemek..

Kendinizi sürekli ezilmeye çalışılan biri gibi görüp savunmada kalıyorsanız..

İstişare edeceğiniz ve edemeyeceğiniz konuları,birbirinden ayıramıyorsanız..

Eşitlik ve denklik konusunda kendinizi ya da karşınızdakini sizden üstte ya da altta görüyorsanız..

İyi niyet ve mücadele kavramını, sizin dışınızdaki herkesten daha fazla görüyorsanız kendinizde..

Doğrularınız kimse tarafından eleştirilemez ya da tartışılamazsa..

Başkalarının kusurları onları küçük görmenize neden oluyorsa..

Yapıcı olmak, destek olmak, yanında olmak gibi cümleler,yaşadığınız insanlarla ortak kullanamadığınız duygularsa..

Ben ve başkaları ayrımı size,hep en yakın ve en kolay uygulanabilir bir metodmuş gibi geliyorsa..

Halden anlamak kadar halden anladığınızı göstermenin de, önemli bir şey olduğunu kabul edemiyorsanız..

Çevrenizde,sizin varlığınızdan, neşenizden ve enerjinizden istifade etmek isteyen insanlar olduğunu unutuyorsanız..

Kendi içinizde yaşayarak duygularınızı gizliyerek ve yardımsız yaşamayı umuyorsanız..

Bilin ki o başı ezilmeyen yılanı,besleyen sizsiniz içinizde!