”Yaşam hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, olduğu gibidir. Farkı yaratan, yaşamla başa çıkma biçiminizdir.”
Virginia Satir
”Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.”
Okulda edebiyat dersinden aklınızda kalmıştır mutlaka. Mecaz-ı Mürsel ( Ad Aktarması ) diye bir mecaz anlatım sanatı var. Yani benzetme ilgisi söz konusu olmadan, başka bazı ilgilerle, bir sözün başka bir söz yerine kullanılmasıyla oluşturulan mecazlardır. Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Aslında günlük hayatta hiç farketmeden yaptığımız birşey bu mecaz anlatım şekli. Ve bu mecaz sanatı içinde de farklı guruplara ayrılıyor.
Mesela İç -Dış ilgisi :
• Anne, çamaşır kazanı kaynadı,gel!” • “Üstünü çıkarıp yatağa uzandı.
• “Ne zamandır evde tencere kaynamıyor.” “Bu depoyla Düzce’ye kadar gideriz.”
• “Şofben yanıyordu.”
Parça-bütün ilgisi :
• “O zamanlar bu gazetede usta kalemler
vardı.
• “Üniversitedeki kürsüsünde yıllarca
çalıştı.”
• “Motor gece karanlığında yükünü Bartın’a
boşaltti. • “Bu sahalarda nice altın ayaklar
koşturdu.”
Neden – sonuç ilgisi :
• ‘Hay mübarek! Bereket yağıyor bereket!” • “Bahar aylarında rahmet düşmezse ürün iyi olmaz.”
Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ama bir örnek var ki yanlış anlamalara çok müsait 🙂 O örnekte şöyle :
“Yanlışsam beni düzeltin” cümlesi. Bu cümleyi genelde tartışma programlarına katılan konuklardan duymuşsunuzdur. Kalbi fesat olanların olayı başka yerlere çok rahat çekeceği bir cümle bu. Ne demek beni düzeltin! Yamuk mu ki biri düzeltsin 🙂
Ben cümleyi hiç kullanmadım bir olayı anlatırken. Ya da iddialı olduğum bir konuda çevreme bu şekilde bir cümle kullanmadım hiç. Ne biliyim garip geldiğinden mi, yoksa saçma bulduğundan mıdır nedir, hep dikkat ettim.
Ben bu cümle yerine şöyle derim.
“Yanlış mıyım Allah aşkına?”
Ya da ” hatalıysam söyleyin ” gibi ifade kullanırım.
Aklıma gelmişken anlatayım dedim. İsteyenler için aşağıda biraz daha örnekleme yapayım isterseniz..
İşe alınman için dün şirketle görüştüm.(insan)
Yarın sınıfı 9/H sınıfı yapacak.(öğrenci)
Toplantıya milliyet gazetesinin güçlü kalemleri de geldi.(yazar)
Nihatın golüyle tüm stat ayağa kalktı.(seyirci)
O evine çok bağlı bir insandır.(ailesi)
Bu olay üzerine bütün köy ayaklandı.(halk)
İstanbul’dan kalkan uçak az önce adana’ya indi.(havaalanı)
Dergininbu sayısında da büyük şairlere yer verilmiş.
Stat, İzmir’deki maçın bitmesini bekliyordu.
Ankara, Kıbrıs konusunu çözüme kavuşturmak istiyor.
Cebindeki bütün parasını taksiye vermiş.
İnsan ekmeğini kazanmayı bilmeli.
( Sanırım yeterince anlatabildim 😉 )
Haydi bizde şu meşhur Eylül paylaşımlarına uyalım madem azıcık.. 🙂
Eylül!.. Henüz renk ve güzel kokular bitmemiş, fakat
baharın bol renkleri, hissedilmez şekilde kaybolmuştu. Bu kayboluşta geri gelmek ister gibi bir eda vardı ama, bu boş, acı, hırçın bir edaydı ve buna karşın baharın rengi soluverdi. Artık uyanmış, doğanın ruhunu görüyordu; yaprakların nasıl sararmış, birçoğunun düşüp çamurlarda çürümüş olduğunu görüyor ve şimdi, hava ne kadar güzel olsa, ne kadar geçici, bu renk ve güzel kokuların ne kadar vefasız, ne kadar ele avuca sığmaz, eldeyken değeri bilinmemiş, öylece harcanmış bir hazine olduğunu acı acı görüyordu. İşte artık ne bir çiçek kalmıştı, ne de güzel bir koku… Artık dayanma gücü de kalmamıştı, hepsi çürümüştü. Önceleri yağmur yağsa umursamazlardı, yağmurdan sonra yeni bir hayat, yeni bir tazelik gelirdi; şimdiyse. İşte yağmur, işte kış, her şeyi çürütüyordu. Her
şeyi. Evet, her şey çürüyor, her şey. İnsanlar çürümeyecekler mi? Eylülde, sanki bahara özlem çeken üzgün bir tazelik, sanki üzerine çöken kışın, kendisini yok etmek isteyen kalmamıştır. Doğa da bunu anlamış gibi, acı bir şeyin, her umudun bittiğini, buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir güçsüzlükle ağlar. Ne renk, ne de
sonbahara karşın devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden yoksundur ve kendisinde de dayanma gücü
düşünceyle üstüne çöken issızlığın, yasın altında ezilerek durur. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar dayanabilirse dayansın kışın üstün geleceğini, artık her
güzel koku… İşte yapraklar ölüyor. Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı; her şey çürüyor, oh!.. Her şey çürüyor..
O zaman eylül kendisine, doğada ilk yılgınlık ayı, ölümlülüğü ilk duyma ayı, ilk yararsız ve acı mücadele arzusu gibi, hayatın ne olduğunu anlayıp farkına varılmadan geçen güzel geçmişin özlemiyle ilk boynu bükülen ay gibi göründü.
Ayaklarının altında çamurlanmış çürük yapraklara bakarak, ‘Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürüyeceğiz, diye düşündü.
Eylül romanından / Mehmet Rauf