Rilkeden Lou’ya..

”Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.”

Paul Eluard / Ölmemekten ölmek

Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor. Ve saçları saçlarımın içinde. Biçimi ellerimin biçiminde.Gözlerinin rengi gözlerimin renginde. Gölgemde yitip gidiyor. Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde. Gözleri var her zaman açık.Ve bir an olsun uyutmaz beni. Düşeri var apaydınlık.Güneşler buharlaştıran.Güldürür, ağlatır beni ve güldürür.Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.

Paul Eluard

Tanrım beni yavaşlat.. / Bir Hitit duası

Tanrım, beni yavaşlat
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver

Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiceğe bakmak için yavaşlamayı,
güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,
güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,
balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.

Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

Beni yavaşlat tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,
değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır,
ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ve
beni aşkın körlüğünden, yalanlarından koruyacak dostlar ver.

-Hitit duası

Acı / Cesar Vallejo

Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.

Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlıkta, böylesine çekecektim bu acıyı. Katolik de olmasam, Tanrı-tanımaz da olmasam, Muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar.

Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca.

John Berger / Hoşbeş

“Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıl dızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.”

Şu Mecaz-ı Mürsel garip bir sanat..

 

Okulda edebiyat dersinden aklınızda kalmıştır mutlaka. Mecaz-ı Mürsel ( Ad Aktarması ) diye bir mecaz anlatım sanatı var. Yani benzetme ilgisi söz konusu olmadan, başka bazı ilgilerle, bir sözün başka bir söz yerine kullanılmasıyla oluşturulan mecazlardır. Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Aslında günlük hayatta hiç farketmeden yaptığımız birşey bu mecaz anlatım şekli. Ve bu mecaz sanatı içinde de farklı guruplara ayrılıyor.

Mesela İç -Dış ilgisi : 

Anne, çamaşır kazanı kaynadı,gel!” • “Üstünü çıkarıp yatağa uzandı.

• “Ne zamandır evde tencere kaynamıyor.” “Bu depoyla Düzce’ye kadar gideriz.”

• “Şofben yanıyordu.”

Parça-bütün ilgisi :

“O zamanlar bu gazetede usta kalemler

vardı.

• “Üniversitedeki kürsüsünde yıllarca

çalıştı.”

• “Motor gece karanlığında yükünü Bartın’a

boşaltti. • “Bu sahalarda nice altın ayaklar

koşturdu.”

Neden – sonuç ilgisi :

‘Hay mübarek! Bereket yağıyor bereket!” • “Bahar aylarında rahmet düşmezse ürün iyi olmaz.”

Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ama bir örnek var ki yanlış anlamalara çok müsait 🙂 O örnekte şöyle :

Yanlışsam beni düzeltin” cümlesi. Bu cümleyi genelde tartışma programlarına katılan konuklardan duymuşsunuzdur. Kalbi fesat olanların olayı başka yerlere çok rahat çekeceği bir cümle bu. Ne demek beni düzeltin! Yamuk mu ki biri düzeltsin 🙂

Ben cümleyi hiç kullanmadım bir olayı anlatırken. Ya da iddialı olduğum bir konuda çevreme bu şekilde bir cümle kullanmadım hiç. Ne biliyim garip geldiğinden mi, yoksa saçma bulduğundan mıdır nedir, hep dikkat ettim.

Ben bu cümle yerine şöyle derim.

“Yanlış mıyım Allah aşkına?”

Ya da  ” hatalıysam söyleyin ” gibi ifade kullanırım.

Aklıma gelmişken anlatayım dedim. İsteyenler için aşağıda biraz daha örnekleme yapayım isterseniz..

İşe alınman için dün şirketle görüştüm.(insan)

Yarın sınıfı 9/H sınıfı yapacak.(öğrenci)

Toplantıya milliyet gazetesinin güçlü kalemleri de geldi.(yazar)

Nihatın golüyle tüm stat ayağa kalktı.(seyirci)

O evine çok bağlı bir insandır.(ailesi)

Bu olay üzerine bütün köy ayaklandı.(halk)

İstanbul’dan kalkan uçak az önce adana’ya indi.(havaalanı)

Dergininbu sayısında da büyük şairlere yer verilmiş.

Stat, İzmir’deki maçın bitmesini bekliyordu.

Ankara, Kıbrıs konusunu çözüme kavuşturmak istiyor.

Cebindeki bütün parasını taksiye vermiş.

İnsan ekmeğini kazanmayı bilmeli.

 

( Sanırım yeterince anlatabildim 😉 )

 

Mehmet Rauf’un dilinden Eylül..

Haydi bizde şu meşhur Eylül paylaşımlarına uyalım madem azıcık.. 🙂

Eylül!.. Henüz renk ve güzel kokular bitmemiş, fakat

baharın bol renkleri, hissedilmez şekilde kaybolmuştu. Bu kayboluşta geri gelmek ister gibi bir eda vardı ama, bu boş, acı, hırçın bir edaydı ve buna karşın baharın rengi soluverdi. Artık uyanmış, doğanın ruhunu görüyordu; yaprakların nasıl sararmış, birçoğunun düşüp çamurlarda çürümüş olduğunu görüyor ve şimdi, hava ne kadar güzel olsa, ne kadar geçici, bu renk ve güzel kokuların ne kadar vefasız, ne kadar ele avuca sığmaz, eldeyken değeri bilinmemiş, öylece harcanmış bir hazine olduğunu acı acı görüyordu. İşte artık ne bir çiçek kalmıştı, ne de güzel bir koku… Artık dayanma gücü de kalmamıştı, hepsi çürümüştü. Önceleri yağmur yağsa umursamazlardı, yağmurdan sonra yeni bir hayat, yeni bir tazelik gelirdi; şimdiyse. İşte yağmur, işte kış, her şeyi çürütüyordu. Her

şeyi. Evet, her şey çürüyor, her şey. İnsanlar çürümeyecekler mi? Eylülde, sanki bahara özlem çeken üzgün bir tazelik, sanki üzerine çöken kışın, kendisini yok etmek isteyen kalmamıştır. Doğa da bunu anlamış gibi, acı bir şeyin, her umudun bittiğini, buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir güçsüzlükle ağlar. Ne renk, ne de

sonbahara karşın devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden yoksundur ve kendisinde de dayanma gücü

düşünceyle üstüne çöken issızlığın, yasın altında ezilerek durur. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar dayanabilirse dayansın kışın üstün geleceğini, artık her

güzel koku… İşte yapraklar ölüyor. Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı; her şey çürüyor, oh!.. Her şey çürüyor..

O zaman eylül kendisine, doğada ilk yılgınlık ayı, ölümlülüğü ilk duyma ayı, ilk yararsız ve acı mücadele arzusu gibi, hayatın ne olduğunu anlayıp farkına varılmadan geçen güzel geçmişin özlemiyle ilk boynu bükülen ay gibi göründü.

Ayaklarının altında çamurlanmış çürük yapraklara bakarak, ‘Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürüyeceğiz, diye düşündü.

Eylül romanından / Mehmet Rauf