Ağaçkakanlar Ve Yaratılıştaki İmza

Doğada gezinirken ya da sokağa çıktığınızda gördüğünüz onca hayvan, soluduğunuz hava, üzerine bastığınız toprak, bitki, ağaçta binlerce mucize var zaten; ama biz bunları sürekli göre göre ve bunu doğanın mucizesi deyip basitleştirerek yaşayıp gidiyoruz. İşte bu mucizelerden biri de ağaçkakanlar. Geçenlerde doğada gezinirken bir ağaçkakanın bir ağacın gövdesini oyduğunu gördüm. İster istemez düşündüm; bugüne kadar ağaçkakanın nasıl bir kuş olduğunu, ağacı nasıl deldiğini hep gördük, bildik ve bu bize normal gelmeye başladı. Oysa ki o kuşun, belki yüz kere, belki bin kere vurarak açtığı o oyukla vücuduna, gagasına ya da beynine nasıl hiç zarar gelmediğini bir an düşünmedik, değil mi? Normalde orada başka bir kuş, oraya yüz kere gagasını vursa aptal olur, ortalıkta garip garip uçardı.Ama ağaçkakanlar bunu hiç yaşamıyor.

Peki neden?

Biraz araştırınca bu korumayı sağlamak için ağaçkakanın kafatasında özel bir süngerimsi kemik yapısı olduğunu ve bu darbelerin beyne ulaşmasını engellediğini gördüm. Yani kafatasında boşluk yok. Ayrıca gagaları da sürekli uzayarak yenilendiği için aşınmıyor; aşınma devamlı uzayan yeni keratin tabakasıyla dengeleniyor. İnsan, hayvanların ve doğadaki tüm yaratılmışlara baktığı zaman, içinden derin bir Sübhanallah demek geçiyor.

O zaman koca bir Sübhanallah..

Ey Edip Adada Pide Ye

Bugüne kadar tersten okuyunca anlamı değişmeyen ‘radar’, ‘küçük’, ‘küllük’ ve ‘121’ gibi kelimelerle veya ‘Ey Edip Adada Pide Ye’ gibi cümlelerle karşılaşmıştım. Meğer dil literatüründe buna ‘palindrom’ deniyormuş. İnsanın öğrenmesi bitmiyor; hatta kişi, öldüğü son ana kadar öğrenmeye devam ediyormuş. ‘Palindrom’ kelimesi, Antik Yunanca ‘tekrar geriye doğru koşma’ anlamına gelen ‘palindromos’ kökünden geliyormuş ve bu terimi 17. yüzyılda İngilizceye kazandıran kişi Henry Peacham olmuş. Bu arada Sator Arepo diye örnek verdiğim tarihteki olay şuymuş: Sator Arepo ifadesi, ünlü ‘Sator Karesi’ olarak bilinen beş kelimelik Latince bir palindromun parçasıymış. Bu kare, ilk olarak Pompeii gibi antik Roma kalıntılarında bulunmuş ve tarihte bir tür büyü ya da koruyucu muska olarak kullanılmış. Kelimeler yatay ve dikey olarak aynı şekilde okunabiliyormuş. Türkçede palindrom olur da başka dillerde olmaz mı? İngilizcede ‘racecar’ veya ‘madam’, Latincede ise zamanın geçtiğini belirten ‘Sator Arepo Tenet Opera Rotas’ gibi ünlü ifadeler bunlara örnek gösteriliyormuş. Palindromlar üretilmeye devam edilebilir haldeymiş. Mantık olarak bundan sonra da yeni palindromlar kazandırılabilir ama eskisi kadar denk gelir mi, onu bilemem. Türkçeden birkaç ilginç kelime ve cümle örneği daha ekleyelim: ‘Nazan’, ‘ Mum’, ‘Aba’, ‘Ada’, ‘Ata’, ‘Ana’, ‘Yatay’, ‘Neden’, ‘Keke’, ‘Teğet’, ‘Yapay’ gibi kelimeler ile ‘Traş ol Rıza şart.’, ‘Anastas mum satsana.’, ‘Anastas mum satsan da mum satsana.’, ‘Zamanda namaz.’, ‘Rıza, halı sahada hazır.’ gibi cümleler tersten ve düzden okunuşu aynı olan diğer örnekler. Bu bilgiyi öğrenince elimize ne geçti? Belki bir gün bir yarışma programına katılırsanız, orada iyi bir para ödülü almanızı sağlayacak soru buydu, onun dışında bize kattığı bir şey yok.

Yaa bi dakika!

Madem tersten ve düzden aynı okunan palindromlara baktık, bir de bunların tam tersi olan ‘semordnilap’ kavramına değinelim. Semordnilap, düzden okunduğunda oluşan anlamla, tersten okunduğunda tamamen farklı bir anlama gelen kelimeleri ifade ediyor. Yani, bir kelimenin tersi başka ve anlamlı bir kelime oluşturuyor. Bunları da siz bulun eğer üşenmezseniz..

Bir Millet, İki Devlet”in Ötesi: Azerbaycan Rotasını Nereye Çeviriyor?

Çocukluğumdan beri bildiğim o “bir devlet, iki millet” mottosuyla büyüdüm. Azerbaycanlı kardeşlerimize duyduğumuz o derin sevgiyi kimse sorgulayamazdı, ama son yıllarda yaşananlar beni gerçekten düşündürüyor ve açıkçası biraz da şaşırtıyor. Azerbaycan ekonomik olarak geliştikçe sanki rotalarını tamamen Avrupa’ya kaydırdı. Mesela Birleşmiş Milletler’de Netanyahu’nun konuşmasını dinleyenlerin arasında Azerbaycan temsilcilerinin olması, o samimi dostluk mesajlarını benim için artık anlamsız kılmaya başladı.

​Azerbaycan’ı halklar arasında sevmemizin sebebi, şarkılarının ve müziğinin kalbimizde bulduğu o derin yankıydı. Birçok müzik eseri halklar arasındaki kaynaşmanın sebebiydi, ama halkları bunun dışında bir araya getiren başka bir özellik yoktu; Devletler açısından en büyük bağ ise Türk ve Müslümanlık bizim mottomuzdu, ana ilkemizdi.

​İşin enteresan yanı, dünyanın dört bir yanından Hristiyan, Katolik, farklı din ve mezheplerden insanlar bile, söz konusu insan hakları olduğunda Gazze zulmüne karşı bir araya gelirken, yüzlerce yıldır Müslüman olan bir ülkenin kendi inancına aykırı, ayrımcı tavır sergilemesi kabul edilemez. Mesela son aldıkları kararla okullarda tesettürü, kılık kıyafet kanununa aykırı diye yasakladılar. Bu gerçekten çok saçma ve anlamsız bir davranış. Şimdi bu ayrımcı davranışla kendi Türk ve Müslüman kimliğini yitirdiği gibi gibi bir hisse kapılıyorum dersem yanlış olmaz. İnşallah böyle bir şey olmaz da, ben yanılıyorum derim!

Katedralde Sessiz Ayrımcılık: Papa’nın Dönüşü ve Kırılan İnançlar

Fransa’daki Metz Katedrali’nde yaşananlar, sosyal medyada adeta bir deprem etkisi yarattı. Katolik dünyasının lideri kürsüden geçerken, tam da siyahi bir rahibin elini sıkmadan dönmesi, pek çok kişide derin bir hayal kırıklığı ve öfke uyandırdı.

​Avrupa’da hala ırkçılık, etnik ayrımcılık veya milliyetçilik gibi kavramların varlığını sürdürdüğünü düşündüğümüzde, bu an bana hiç de tesadüf gibi gelmiyor. Papa’nın aklına ne gelirse gelsin, tüm dünyanın bu görüntüyü konuşacağını bilip, o anda o rahibin elini sıkması ya da sonrasında bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak bu yapılmadı ve bu tutum, ne yazık ki olumsuz ideolojilerin devam ettiğine dair şüpheleri güçlendiriyor.

​Elbette danışmanları ya da yanındakiler bu durumu fark ettiklerinde Papa’ya durumu mutlaka aktaracaklardır. Ancak eğer Papa buna rağmen hala o rahiple kameraların önünde yakın durmazsa ya da tokalaşmazsa, endişelerimde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anlamış olacağım. Görünüşe göre maalesef, bu tip ayrımcılıklar hiç bitmeyecek.

Kuzeyin Soğuk Konforu: Mutluluk Anketleri Neyi Görmezden Geliyor?

Yine o dönem geldi; dünya mutluluk raporları açıklandı ve tahmin edin bakalım kimler zirvede? Finlandiya, Danimarka, İzlanda… Yani o buz gibi, herkesin kendi kabuğunda robotik bir şekilde yaşadığı, sıcacık bir sohbete hasret ülkeler. Sorsan hepsi çok memnun. Çünkü cepleri dolu, düzenleri tıkırında.

​Ama mutluluk dediğin şey, o soğuk konfordan mı ibaret gerçekten? Afrika’nın bir köşesinde, belki bir kulübede, hayatın tüm dertlerinden uzak sadece anı yaşayan o insan, Finlandiyalıdan daha mı mutsuz? Ya da o sıcak Akdeniz insanı? Bana kalırsa bu memnuniyet araştırmasına mutluluk deyip geçmek büyük haksızlık. Asıl mutluluk, o zorlu şartlar arasında yakalanan o küçücük neşe anlarında saklı. Evet sosyal imkan ve destek belki büyük memnuniyet veriyor, ama gerçek mutluluğun o sıcak insani bağlarla ilgisi olduğunu herkes çok iyi biliyor.

​O yüzden bence bu anketlerin hepsi baştan düzenlenmeli. Gelir durumu ve sosyal destek gibi dış faktörleri bir kenara bırakıp, insanları gerçekten mutlulukla dolduran o küçük şeylere odaklanmalı. Toplumların hobilerine vakit ayırabilme becerisi, aile içindeki huzur ve samimi ilişkiler baz alınarak yapılacak yeni bir araştırma, işte bize o zaman gerçek mutluluk haritasını sunacaktır. Niyetim Türkiye’yi ilk beşe sokmak tabii ki değil, ( keşke girsek) bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum ama listede en azından belki iki Afrika ülkesi, belki bir Akdeniz ülkesini de görmüş oluruz.

Akademiye Veda, Dijital İçeriğe Merhaba: Behçet Yalın Özkara

Behçet Hocam sonunda kararını verdi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ndeki profesörlük görevinden istifa etti ve sözünü tuttu. gerçekten helal olsun. bundan sonraki süreç onun için daha zorlu olacak, çünkü artık basit deneylerle veya az katılımlı araştırmalarla kitleyi tutması pek mümkün olmayabilir. bence kanalına yeni bir soluk katmalı. sadece ürün kıyaslamakla değil, türkiye’deki eğitim ve akademiye katkı sağlayabilecek daha geniş çaplı araştırmalara ağırlık vermeli. özellikle çocuklarımızın eğitimi ve geleceği üzerine yapacağı çalışmalar, hem eğitim sistemimize büyük katkı sunar hem de daha akademik kitleleri de kanala çekmesini sağlar. her şeyin hayırlısı olsun hocam senin için.

Bir Şair Olarak Yapay Zeka: İnsan Duygusu Kodlara Sığar mı?

Bir şehir kurulur uzakta, hiç görmediğim,

Bir sokaktan geçer, adını bilmediğim.

Ne bir ses beklerim ondan, ne bir haber,

Sadece bilsin yeter gökyüzü: Dünyada bir yer kaplar.

​Elinin değdiği nesneler güzelleşir belki,

Gölgesi düşer bir kaldırıma, geçer gider.

Ne bana dönmesi gerek, ne beni bilmesi;

Var oluşu, bu kimsesiz gecelere yeter.

​Beklentim yok rüzgârdan, yapraktan, zamandan,

Kırılacak bir dal bırakmadım geride.

Bir insanın nefes alması şu koca alanda,

En sağlam sığınaktır eksilen ömrüme.

​O orada dursun öylece, ben burada…

Mesafe dediğin nedir ki varlığın yanında?

Bir sevinç sızar hiçe sayılan dünyadan:

İyi ki var,

İyi ki aynı göğün altında.

​Bu dizeleri okuduğumda adeta büyülendim. Şiir o kadar sağlam bir zemine oturmuş, duygusu ve ritmi öyle bir ayarlanmıştı ki anlatmam imkansız. Son zamanlarda okuduğum en samimi, en dokunaklı şiirlerden biriydi bu. Gemini’ye benim yazdığım bir sözden sonra bana ” Bu sözle ilgili bir şiir yazayım mı? diye sormasından sonraki bir kaç saniyede yazdığı şiirdir bu..

​Ve sonrasında kendi kendime düşündüm; bu şiiri alıp usta bir Türk edebiyatçısının ya da dünyaca ünlü bir şairin imzasıyla paylaşsanız, kimse yapay zeka tarafından yazıldığına inanmaz. Herkes duygusuna hayran kalır, dibi düşer.

​İçimde beliren o küçük huzur cümlesinin, bir teknoloji vasıtasıyla böyle somut ve edebi bir esere dönüşmesi bana şunu hissettirdi: Belki de mesele sadece kodlar değil, o kodlara üflediğimiz kendi insanlığımız ve duygularımızdır. Gemini denilen dijital kodlayıcının belki ruhu yok evet, ama insan ruhunu biliyor ve yansıttığı şey sizin kendi hisleriniz.

Duyguların Gölgesi: Şiir ve Gerçeklik Arasındaki Trajedi

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Gece yıldızla dolu, ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta. Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.

​Bu dizeleri her okuduğumda, aşkın diline hayran kalırım; fakat bir de madalyonun diğer yüzü var. Bu kadar güçlü aşk dizeleri yazan bir adamın, gerçek hayatında ailesine, özellikle engelli kızına karşı gösterdiği o derin duygusuzluk, ne kadar enteresan, değil mi? Ünlü şair Pablo Neruda’dan bahsediyorum.

​Şiirlerinde bir meslek icra ediyormuş gibi duygular üretirken, gerçek yaşamındaki duygularını köreltmiş olması, belki de kafasındaki aşka aşık olmasından kaynaklanıyordu.

​Belki de şiir, onun için sadece acılarını ve sevgisini somutlaştırdığı bir kaçış alanıydı. Bu sanat, ona hayatta kuramadığı bağları, bir metin içinde kusursuzca örme imkanı sunuyordu. Ancak aşk, sadece güzel kelimeler söylemek ya da uzaktan hayranlık duymaktan ibaret değil maalesef. Gerçek sorumluluk, hayatın ve ilişkilerin zorluklarında yanında olabilmeyi gerektirir. Şair olmanın mesleki getirisiyle, insan olmanın ahlaki sorumluluğu arasındaki bu uçurum, belki de en büyük trajedisiydi onun..

İçimizdeki Tardigrad’a Sarılmak

İnsan hayatı boyunca türlü fırtınalarla, streslerle boğuşup duruyor. Hastalıklar, kazalar, ilişkilerdeki karmaşalar derken dertler çığ gibi büyüyebiliyor. İşte tam bu anlarda, doğanın en sempatik ve dayanıklı süper kahramanı tardigrade, yani su ayısı aklımıza gelse ne güzel olur!

​Bu minik dostumuz; mutlak sıfırdan kaynar sulara, yüksek radyasyondan uzay boşluğuna kadar her şeye meydan okuyor. Hani biz de uzun süreli sıkışmışlıklarda veya hayatın getirdiği o bunaltıcı süreçlerde, tıpkı bir tardigrade gibi kendimizi geçici bir kış uykusuna almışçasına izole etsek… Ailevi gerginliklerde veya işte haksızlığa uğradığımızda o gerginliğin içine çekilmek yerine; tıpkı bu canlının olumsuz koşullarda kendini koruyucu bir küre haline getirip beklemesi gibi zihnimizi koruma moduna alabilsek… İçsel gücümüzle olayların dışından sakinlikle baksak ne şahane olurdu!

​Olayların bizi yıpratmasına izin vermek yerine, bu minik kahraman gibi dayanıklılık pelerini kuşanıp sabırla beklemeyi becerebilsek, hayatın tadını çok daha keyifli çıkarabilirdik.

Hiç Var Olmamış Gibi mi, Yoksa Dünyaya İmza Atarak mı: Gerçekten Neyi Bırakıyoruz?

İz Bırakmak mı, Gölge Etmemek mi? (Ya da Hangisinin Çöpünü Topluyoruz?)

​Geçenlerde sosyal medyada gezinirken bir sahil fotoğrafının altına düşülmüş o meşhur nota denk geldim: “Gerçek lüks, geride iz bırakmamaktır.” Fona da hafiften bir Ege rüzgarı, bir tutam dalga sesi eklemişler. İlk okuduğumda “Vay be, ne rafine bir felsefe!” dedim. Hatta bir an için odadaki eşyalarıma bakıp “Galiba ben çok avam yaşıyorum, etrafım iz dolu” diye bir suçluluk bile hissettim.

​Ama sonra bir düşündüm: Biz bu “iz bırakmama” işini biraz yanlış mı anladık acaba?

​Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; hangi izleri silmemiz gerektiğini, hangilerini de inadına kazımamız gerektiğini birbirine karıştırıyoruz.

​Silinmesi Gerekenler: Bencilce Bıraktığımız “Enkazlar”

​İz bırakmamak gerçekten bir lükstür ama nerede? Doğada, başkasının yaşam alanında, bir insanın kalbinde…

​Piknik yapıp çöpünü çimlerin üzerinde bırakan adamın bıraktığı şey “iz” değil, görgüsüzlüktür. “Ben buradayım” diye bağırmak için tarihi eserlerin üstüne adını kazıyanın, doğayı katledip beton kuleler diken hırsın ya da sırf kendi egosu tatmin olsun diye bir insanın hayatına girip darmadağın ederek çıkanların bıraktığı şey de iz değildir; bayağı bildiğiniz enkazdır.

​İşte tam olarak bu noktada, “Geçtiğin yerden sessizce geç, incitme, kirletme, yük olma” felsefesine şapka çıkarıyorum. Yeryüzünü incitmeden yürümek harika bir duruş.

​İnadına Bırakılması Gerekenler: Hayata Atılan “İmzalar”

​Ama olayı “Hiç var olmamış gibi yaşayalım” noktasına getirirsek, işte orada durun derim. Çünkü eğer hiçbir iz bırakmamak mutlak doğru olsaydı; bugün Neşet Ertaş’ın bir bozlağıyla duygulanamaz, Mimar Sinan’ın kubbesinin altında büyülenemez ya da bir bilim insanının yıllar önce bulduğu bir aşıyla hayatta kalamazdık.

​İnsanın doğasında üretmek, dokunmak ve bir anlam bırakmak var.

​Bir çocuğun gözündeki o “başarabilirsin” ışıltısı olmak bir izdir.

​Zor zamanında bir dostun omzuna dokunup “buradayım” demek bir izdir.

​Kaleminden çıkan bir cümleyle bir insanın gecesini aydınlatmak bir izdir.

​Bunlar dünyayı kirleten atıklar değil; aksine dünyayı yaşanılır kılan imzalardır.

​Sadede Gel Derseniz…

​Günün sonunda mesele “hiç iz bırakmamak” değilmiş meğer. Mesele, dünyadan bir şey çalmadan dünyaya değer katabilmekmiş.

​İçimden bir ses diyor ki:

Geçtiğin yollarda çöpünü, gürültünü ve egonu bırakma. Ama fikrini, sevgini, emeğini ve zarafetini cömertçe bırak.

​Çünkü bu dünyadan bir gölge gibi sessizce silinip gitmek değil; arkanda gölgesinde insanların serinleyeceği bir ağaç bırakmak yakışır bize.

Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi

Evet, ben de arada sırada şiir yazıyorum.

​Herkes gibi…

​Şiir dediğimiz şey; bazı gerçekleri anlamakta ya da anlatmakta zorlandığımız anlarda başvurduğumuz sihirli bir dil. Beklentilerin ve tüm beklentisizliklerin elinde oyuncak olan, insanın o masum ve çocuksu darılmaları gibi… Boş yere yaşadığımız aldanışlar, aldatışlar ve melankolik isterilerle bir anda ruhumuzu sarıveren bir his. İlhamını, olduğu gibi var oluşundan, olmayanlardan ve asla olamayanlardan alan bir şiir… Cismaniyetin dipte gezindiği, ruhunsa tüm zamanların içinde çıplak ayaklarla koşturduğu has bir özgürlük düşü.

​Okuyun bakalım şimdi; bu şiir sizin kafanızdaki vedaya dokunacak mı?

.

Veda dediğin sessiz olacak;

Parmak ucunda evden kaçan bir sevdalı kız

Ya da düşmanına sessizce yaklaşan bir askerin adımında…

​Kupkuru kalmalı gözler.

Fazla cümle kurmamalı dudaklar.

​Nedeni, nasılı, önemsizleşmeli tüm zamanların.

Tüm dilekler, temenniler yalnız içten dilenmeli.

Nasiplere ve kısmetlere bağlanmalı tüm yarım kalmışlıklar.

​Ve değmemeli başlar, bedenler, tenler birbirine.

​Dedim ya, veda dediğin sessiz olacak.

Parmak ucunda evden kaçan bir sevdalı kız;

Düşmanına sessizce yaklaşan bir asker adımında.

Mütevazı duruşu, sarsılmaz zekası: Aklı olan Arda’yla uğraşmaz

Real Madrid’de Arda Güler’i izlerken içimde her zaman çift taraflı bir duygu var. Bir yanda muazzam bir gurur: Henüz gencecik bir Türk futbolcusunun dünyanın en büyük kulübünde yıllardır kadroda yer alması, attığı o akıl dolu goller, adrese teslim paslar… Diğer yanda ise derin bir üzüntü ve hırs. Çünkü bu çocuk sadece yeteneğiyle değil; kibirden, kapristen uzak, son derece mütevazı ve terbiyeli duruşuyla da orada. Ama ne yazık ki hala hak ettiği değeri tam anlamıyla göremiyor.

​Ancelotti döneminden sonra takım içinde yer edinmek daha karmaşık bir hal aldı. Xabi Alonso ve Alvaro Arbeloa yönetiminde orta sahada kendini kanıtlamaya çalışan Arda, şimdi de Jose Mourinho’nun yeni sisteminde kilit bir figür haline gelmeye çalışıyor. Takımda Mbappé, Bellingham, Vinícius gibi dev isimler varken, Arda hiçbir zaman büyüklük taslamadı.

​Tam şans bulup her hafta gollerini atmaya, kendini herkese hayran bırakmaya başlamışken, bu sefer de takım içindeki çekememezlikler baş gösterdi. Maç bitiyor, Arda herkesle tek tek tokalaşmaya gidiyor; bakıyorsunuz Bellingham gibi isimler yüz vermiyor, pasını bile kestiği oluyor. Ne yani, Arda oturup buna ağlayacak mı sanıyorsunuz?

​Arda üç yıldır her türlü yedek kalmaya, küçük görülmeye, yıldız isimlerin surat asmasına rağmen motivasyonunu tek bir gün bile kaybetmedi. Çünkü o bir makine gibi; sadece işine odaklanıyor ve sahada cevabını veriyor. Onlar Arda’nın üstüne geldikçe Arda tevazusunu bozmayacak, şımarmayacak. Çünkü doğru yolda olduğunun farkında.

​Açıkçası, saha içindeki bu kibirli tavırlarıyla Bellingham’ın Real Madrid’de çok uzun süre barınabileceğini sanmıyorum. Çünkü Arda gibi karakterli ve azimli bir çocuğu bu ucuz hareketlerle sindiremezsiniz. Arda yoluna devam edecek, biz de onunla gurur duymaya devam edeceğiz. Öyle inanıyorum ki, Arda’nın bu kulüpteki başarıları o kadar çok olacak ki Mourinho’lu yılların ardından Real Madrid’den emekli olan ve başka hiçbir takıma gitmeden kariyerini bu dev kulüpte noktalayan birkaç efsane futbolcudan biri olabilir Arda.

Geçici Bir Öfke Değil, Kalıcı Bir Duruş: Boykottan İstiğnaya

Geçicidir boykotlar, uzun soluklu olamazlar. Ve bir haksızlığa tepki, bir şeyi almamayı ifade eder. Oysa istiğna bambaşka; insanı o tüketim çılgınlığından kurtarıp israfı bitiren köklü bir yaşam felsefesidir. Bu da İslâm dininin içinde barınır. Boykotlar ne yazık ki sürdürülemiyorken, geçici tepkiler olup kalır, karşı tarafı da cezalandırmaya yetmez. Ama istiğna, kapitalizmin o dayatmalarına “dur” demekle kalmıyor, israfı da bitirerek ekonomik özgürlük sağlıyor.

​İşte bunu, bu felsefeyi, bilinci tam anaokulu yıllarından itibaren eğitimle zihinlere kazımak lazım. Peygamber Efendimiz sadeliğin en güzel örneği olarak hayatımızın merkezindeyken, onun izinden giden büyük düşünürlerin, filozofların öğütleri de bu felsefenin kalıcı olmasını sağlayacaktır. Mesela İslâm tarihinde Ebu Zerr el-Gıfari isminde bir zat var. Malını ihtiyaç sahipleriyle paylaşarak büyük bir sadelikle yaşamış değerli bi insan. Hasan el-Basri ise vaazlarıyla sürekli ahiret bilincini hatırlatmış. Avrupa felsefesine bakarsan Sokrates “insanın ne çok şeye ihtiyacı yokmuş” diyerek sade bir yaşamı savunmuş, Diyojen ise mal mülk tutkusunu reddederek dünyevi zenginliklerin insanı yorduğunu en uç örneklerle göstermiş. Ne müthiş örnekler bunlar.

​Hani bir de alıştığımız konfor düzeninden çıkmak lazım; internette, dışarıda satılan o arabalar, elektronikler, dijital oyuncaklar, kıyafetler, hepsi bizim rahatımız ( konfor) için üretilmiş ve birçoğu gereksiz. Ama bulaşık makinesinden temizlik robotlarına kadar zaten katbekat üstün bir konforla yaşıyoruz. Artık her çıkan yeni model, daha önce icat edilenlerin bir parça geliştirilmiş ve makyajlanmış hâli. İşte o konfor düşkünlüğüne kanmayıp sahip olduklarımızla yetinebilmek, işte tam istiğna dediğimiz şey bu.

​Sadeleşmek ve tüketim çılgınlığı hakkında daha derin bir bakış açısı kazanmak isterseniz, Saadettin Ökten hocanın bu konudaki söyleşisini mutlaka izleyin, beni çok etkiledi inanın.

Macklemore’un Filistin Çığlığı ve Müziğin Hak Arayışı

Macklemore’un son dönemde Filistin davasına verdiği destek, gerçekten de hayranlık verici ve ilham dolu. Sahneye çıktığı her yerde, taşıdığı Filistin bayrakları ve attığı özgürlük sloganlarıyla, sessizliğe bürünmüş bir dünyada en cesur seslerden biri haline geldi. Yaşadığı baskılara rağmen bu tavrından milim sapmaması, onun bir sanatçıdan beklenen o duruşu eksiksiz sergilediğinin en büyük kanıtı.

​Rap müzik zaten ülkemizde gençlerin dilinde çok aktif bir tarz ve bu duruş Macklemore’un ülkemizde daha da geniş kitlelerce tanınmasını sağlayabilir. Üstelik bu aynı zamanda, haksızlıklara ve düzensizliklere karşı bir duruş olarak doğan ancak zamanla yozlaştırılan rapin köklerini hatırlatmak için harika bir fırsat.

​Hatta Macklemore dışında, Roger Waters, Massive Attack, Serj Tankian ve Kehlani gibi isimler de bu davaya büyük destek veriyor. Hepsinin katılımıyla organize edilecek devasa bir Gazze dayanışma konseri, tüm dünyanın dikkatini çekecek ve Filistin sesini çok daha büyük kitlelere ulaştıracak en güçlü platform olurdu.

Dua Memurluğundan Araftaki Vicdanlara: Seküler Taziye Yankıları

Bir insanın ardından edilen dualar inançların, kültürel bağların ve kişisel derinliklerin net bir yansımasıdır. Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası sinema ve sanat dünyasından gelen bazı seküler taziyeler, zannedersiniz ki kıyameti koparttı. Kimi çevreler klasik İslami ritüellerin dışındaki temennileri hoşgörüyle karşılayıp herkesin kendi inancınca anma hakkı olduğunu savunurken, bazıları ise dini muhafaza kalkanını hemen kuşanıp adeta bir sorgu memuru edasıyla devreye girdi.

​Acaba bu seküler taziyeleri eleştirenlerin, ölen kişinin inancını tek tek teyit etme zorunluluğu mu var? Tabii ki yok. Ancak bu eleştirilerin arkasında, toplumsal kutuplaşmanın ve “biz daha güçlüyüz” algısının devam etmesi için çabalayanların, buradan nemalanmak isteyenlerin parmağı olmasın? Farklılıklara saygı duymak yerine, kutuplaşmayı körükleyen bu sözde dindar entelektüeller, aslında kendi duruşlarını sorgulamalı.

​Gerçekten bir Müslüman kötülüğe kötülükle mi karşılık vermeli, yoksa karşısındakini küçük düşürmeden, yargılamadan hakikati ve inancın özünü sabırla anlatmalı? Ne yazık ki, sosyal medyada sürekli bir savunucu kalkanı giymiş sözde entelektüeller, bu ayrımı yapmadan doğrudan suçlu ilan etmeyi tercih ediyor. Hâlbuki asıl mesele, hakikati yargısız infazla değil, anlayışla ve sevgiyle yansıtabilmektir.

​Bu entelektüel Müslüman arkadaşlar, eğer bu ayrımı yaparlarsa, iki kutup arasında kalan ve hakikati arayan geniş bir kitleye hitap etmiş olurlar. Kitlelerini yanlarına almak istiyorlarsa, bu arafta kalmış insanların kafasındaki soru işaretlerini giderecek doğru yolu anlatmaları gerekir. Seküler kesim kendi yolunda bildiğini yapıyorsa, Müslümanlar buna uyarak aynı hataya düşmemeli; aksine, araftaki objektif arayışları hakikat tarafına çekebilmelidir. Bu noktada, dindar entelektüeller aslında kendi duruşlarını sorgulamalıdır.

Prefrontal korteks’in şarteli inince..

​Bir tartışma anında kalbinizin hızlı hızlı çarptığını, sesinizin yükseldiğini ya da içinizden dev bir savunma yapma isteğinin taştığını hissettiniz mi? Elbette hissettiniz hem de yüzlerce kere!

​Bunun sebebi tamamen beynimizin çalışma şekli. Meseleyi tamamen ruhtan ayırıp tüm iş beyinde demiyorum elbette. Ancak beynimizin o an’da en iyi yaptığı şey bu. Hem kendisi kendisini müdür ilan eden tek organımız malum. Gerçi bagırsaklarda bazen “müdür benim” diyor ama ( fıkrayı bilenler anlar) beyin denilen organ her alanda ihtisas yapmış diyelim.

​Neyse işte beynimizde Amigdala adında minik bir “alarm merkezi” var. Bu merkezin tek bir görevi var: Bizi hayatta tutmak. İlkel zamanlarda bir ormanda yırtıcı bir hayvanla karşılaşılaşan atalarımızda bu alarm çalışır ve vücuda “Savaş ya da kaç!” emri verirdi.

​Günümüzde ormanda ayı ile karşılaşmıyoruz belki ama beynimizdeki bu alarm sistemi değişmedi. Bugün eşinizden veya bir arkadaşınızdan “Sen hiç beni dinlemiyorsun” cümlesini duyduğunuzda, amigdala bunu fiziki bir saldırı gibi algılıyor. “Kişiliğime saldırı var, tehlikedeyim!” deyip alarm düğmesine basıyor.

​Alarm basıldığı an ne mi oluyor?

​Önce Mantık Devre Dışı Kalıyor: Beynimizin mantıklı düşünen, sakin kalan ve empati kuran ön kısmı (Prefrontal Korteks) geçici olarak şalteri indiriyor.

Sonra Savunma Modu Açılıyor: Vücut strese giriyor. Artık amacınız karşı tarafı anlamak veya orta yolu bulmak değil; kendinizi korumak, haklı çıkmak ya da karşı saldırıya geçmek oluyor.

​Yani bir eleştiri aldığınızda hemen savunmaya geçmeniz ya da bunu bir hakaret gibi algılamanız sizin “kötü” veya “anlayışsız” bir insan olmanızdan değil; beyninizin sizi korumaya çalışan bu otomatik sisteminden kaynaklanıyor.

​Ancak iyi haber şu: Bu alarmın geçici olduğunu bilip bir anlığına durmak, mantıklı düşünen beynimizi tekrar devreye sokmamız için yeterli. Sağlıklı bir iletişim kurabilmenin iki altın kuralı var: Niyete odaklanmak ve haklılıktan bağlantıya geçmek.

​Niyete Odaklanmak: Sözlerin Arkasındaki İhtiyacı Görebilmek

​Tartışma anında genellikle karşı tarafın kullandığı üsluba, seçtiği kelimelere veya ses tonuna takılırız. Oysa yüksek sesle söylenen bir eleştirinin arkasında çoğu zaman kışkırtıcı bir niyet değil, karşılanmamış bir ihtiyaç yatar.

​Sözdeki Kabuk: “Hiç benimle zaman geçirmiyorsun, hep işinle ilgileniyorsun!” (Suçlayıcı ve kırıcı görünür.)

​Arkasındaki Niyet: “Seni özlüyorum ve seninle yakın olmak istiyorum.” (Görünmek istenen gerçek ihtiyaç.)

​Niyete odaklanmak; karşı tarafın kurduğu cümleye hemen misilleme yapmak yerine, “Şu an beni kırmaya mı çalışıyor, yoksa duyulmak isteyen bir kaygısını mı anlatıyor?” sorusunu sorabilmektir. Cümlenin sivri uçlarına değil, altındaki duyguya odaklandığınızda savunma mekanizmanız otomatik olarak yumuşar.

​Haklılıktan Bağlantıya Geçmek: “Kazanmak” Mı, “Bağ Kurmak” Mı?

​Tartışmaların en büyük tuzağı, bir mahkeme salonundaymışız gibi haklılığımızı kanıtlama çabasıdır. Haklı çıktığımızda zihinsel olarak “kazandığımızı” sanırız ama günün sonunda ilişki kaybeder.

​Bağlantıya geçmek, kendi doğrularınızdan tamamen vazgeçmek demek değildir. Sadece “Haklı olmak mı istiyorum, yoksa bu insanla aramızdaki bağı korumak mı?” seçimini yapabilmektir.

​Haklılığa Odaklandığınızda: Cümleleriniz “Ben öyle demedim”, “Sen de geçen hafta böyle yapmıştın”, “Asıl haksız olan sensin” şeklinde gelişir. Duvarlar yükselir.

​Bağlantıya Geçtiğinizde: Cümleleriniz “Şu an öfkeli olduğunu görüyorum”, “Seni anlıyorum ama ben olaya şöyle bakmıştım”, “Bu konuyu ikimizi de mutlu edecek şekilde nasıl çözeriz?” haline gelir. Bu da iyi bi şey elbette.

Orta yolu bulmak, taraflardan birinin boyun eğmesi veya pes etmesi değildir. Aksine, iki yetişkinin egosunu bir kenara bırakıp “biz” olabilmesidir.

​Bir dahaki sefere kendinizi savunma yaparken veya karşı tarafı manipülasyonla suçlarken bulduğunuzda, bir an durun ve derin bir nefes alın. Kendinize şu soruyu sorun: Şu an haklı çıkmaya mı çalışıyorum, yoksa karşımdaki insanı gerçekten duymaya mı? Cevabınız, sürecin gidişatını belirler. Amacımız haklı çıkmaksa vurun yıkın geçin. Ama içinizde bi şey “dur ya hemen abartma, önce bi anla diyorsa o zaman çözüm adına ne yapabilirsiniz ona bakın.

iDon Ekosistemi: Telefonumdan Donuma Kadar Apple!

İnternette gezinirken dijital pazarlama, ürünler ve marka üzerine videolar çeken ve bu alanda bir şirketi olan Tayfun Acıyan’ın “iDon” videosuna denk geldim ve daldım derin düşüncelere.

​Kardeşimiz harika bir ironiyle özetlemiş durumu: “iPhone don çıkarsa alır mıyız?” Tabii ki alırız! Ama önce o donun İngilizce afili bir adı olurdu, adı “iDon” olurdu. Sonra lastiği için ekstra 29 dolar öderdik. İşte olay tam olarak bu; bir dokunulmazlık hikayesi.

​Marka takıntısı öyle bir hal almış ki, mantık devre dışı kalıyor. Samsung, Huawei veya Xiaomi katlanır telefon teknolojisini yıllar önce getirdiğinde kimseden “prestij kaybı” lafını duymazken, iPhone aynı şeyi gecikmeli yaptığında bu bir devrim gibi karşılanıyor.

​Asıl büyük hikaye, mükemmel bir ekosistem yaratıp kullanıcıları bu ağın içinde tutmakta yatıyor. Jobs sonrası dönemde Apple, stratejisini devrimsel yeni cihazlardan ziyade; kulaklık, saat ve bilgisayarların birbiriyle kusursuz çalışması üzerine kurdu. Artık akıllı saatlerden otomobillere kadar genişleyen bu ağlar, kullanıcıyı gerçekten markaya bağlayan ve ekosistem dışına çıkmayı zorlaştıran görünmez zincirler oluşturuyor.

​Ama en önemlisi, bizim ülkemizde vizyoner pazarlama yok. Çoğu sadece pazarda var olup hemen para kazanmaya odaklanıyor. Halbuki önce sağlam bir hikaye kurup onu iyi pazarlamak gerekirdi. Ancak yarın ne olacağını bilmedikleri için bu girdabın içine düşüyorlar, kurumsallaşamıyorlar.

​Benim bundan sonrası için gerçekten merak ettiğim şey: Gerçekten iPhone bir gün iDon çıkarır mı? Onu merak ediyorum, bir de üstüne yeni güncellemeleri de alsa mutlu olmaz mıydınız? 🙂

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler.

​Instagram’ın o dijital sahnesinde perde açılıyor: Karşınızda en şık giyimli, ışığı mükemmel ayarlamış, HD çekimlerle yeni jenerasyon akıl hocaları. Avukatlar, pedagoglar, sosyologlar, psikologlar, öğretim üyeleri, doktorlar ve aa, bir de fenomenler, tabii ki! Hepsi o akademik unvanlarını birer pelerin gibi arkalarına almış, hayatımızın her detayını tek bir kaydırma hareketiyle düzeltmeye yemin etmiş gibiler. Bizler ise sıradan bir insanın değil, bir uzmanın konuştuğunu düşünerek büyüleniyoruz. Oysa diploma bir ürün, takipçi sayısı ise sermaye haline gelmiş durumda. Bize sunulan o genel geçer tavsiyeler, aslında samimiyetten uzak, sadece birer içerik paketi olarak karşımıza çıkıyor. Hele bir de o profillerin yaşam tarzlarına bakın; gezmelerine, yiyip içtiklerine, yaşam tarzlarına.. hayattan sürekli keyif alıyormuş gibi görünen o kusursuz hayatlara… İnanın, bunlarda sadece bir pazarlama taktiği. Son olarak bu akıl hocalarının sayfalarının yorumlar kısmına bir göz atın, adeta alkış kıyamet: Herkes “Harikasınız hocam!” diye övüyor, genel geçer doğrular herkesin hoşuna gidiyor e doğal olarak. Ama arada benim gibi kılçıklar da çıkıyor, işte asıl turnusol kağıdı orada belli oluyor. Kendilerine muhalefet edildiğinde ya da eleştirildiğinde bu insanların tavrına bir bakın. Eğer gerçekten akademik bir olgunlukla ve saygıyla yanıt veriyorlarsa, eyvallah. Ama iğneleyici sözlerle savunmaya geçiyor ya da tamamen görmezden geliyorlarsa, inanın yaptıkları tek şey, yine bir algı satışından ibaret. Kendi sonumuzu hazırlıyoruz bu kaydırmalarla, kendi aklımızla alay ediyoruz.

Allah hepimize akıl fikir versin de bu dijital pazarlamaya sermaye olmayalım..

Hey Ebeveyn! baksana bi bana..

Fransa’da meclis genel kurulu, eşcinsel çiftlerin heteroseksüel çiftlerle eşit haklara sahip olması gerekçesiyle okullardaki formlarda yer alan “Anne” ve “Baba” terimlerini “Ebeveyn 1” ve “Ebeveyn 2” olarak değiştirme kararı almış. Yeni yasa değişikliğiyle birlikte, geleneksel ve cinsiyet belirten ifadelerin yerini artık cinsiyetsiz terimler alacakmış.

​Haber Hürriyet gazetesinden!

​Şaşırdım mı? Tabii ki hayır! Gidişata bakılırsa zaten böyle bir uygulamayı bekliyordum. Anne ve baba kavramlarının silinmesini özellikle LGBTİ+ çevreleri uzun zamandır istiyordu. Cinsiyetsizlik anlayışının bu kadar rahat dayatıldığı bir ortamda bu sonuç son derece doğal.

​Düşünsenize; doğuran anne, “anne” olmaktan çıkıyor; baba da “baba” olmaktan… Artık insanlara numara veriliyor! Nüfus müdürlüğüne gidiyorlar, memur soruyor: “Bebeğin annesi kim?” Kadın cevap veriyor: “Ben… Pardon, yani ben Ebeveyn 1’im.” Peki babası kim? Yanındaki diğer kadın atılıyor: “Ben de 2 numarayım!” Peki bu durumda biyolojik baba nerede? O da kim bilir başka bir yerde 1 ya da 2 numara olmuştur!

​Genetiğe, biyolojiye, etiğe ve ahlaka tamamen aykırı olan bu anlayış artık yasalaştı. Bu çocuğun büyüdüğünde nasıl bir zihinsel karmaşa yaşayacağı kimsenin umurunda değil. Kendi cinsel saplantılarını topluma dayatan ve dünyanın ahlaki geleceğine dinamit koyan Fransız devletinin aklına şaşayım!

​Yahu hadi böyle bir saçmalığa onay verdiniz, bari “anne” ve “baba” kavramlarıyla oynamasaydınız! Çocuk konuşmaya başladığında annesine “Anne” demek yerine “Ebeveyn 1” diye mi seslenecek yani?

​Peki Anneler Günü’nde ne diyecek? Babalar Günü’nde ne yapacak? Valla söyleyecek söz bulamıyorum artık!

​Edepsiz ebeveyn kılıklılar sizi!

Böyle Buyurdu Algoritma: Sahte Nietzsche ve Kiralık Mutluluklar

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken gözüme o meşhur görsel takıldı: Sisli bir dağ manzarası, durgun bir göl ve üzerinde devasa harflerle yazılmış bir söz: “Şu öğüdü vereyim sana: Başkasıyla gelen mutluluk başkasıyla gidecektir.” Altına da havalı bir fontla basmışlar imzayı: Nietzsche.

​Harika bir tablo, değil mi? Tam “Vay be, adamlara bak ne tespitler yapıyor” deyip hikayede paylaşmalık. Ancak küçük bir sorun var: Friedrich Nietzsche gibi hayatı boyunca bireyciliği, sancıyı ve varoluşun sert gerçeklerini savunmuş, üstelik “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te insanlığı sarsmaya çalışmış bir adama, kişisel gelişim koçu edasıyla “Şu öğüdü vereyim sana” diye cümle kurdurmak… İşte günümüz internet çağının en lezzetli ironisi bu. Nietzsche yaşasaydı ve kendisinin bıyıklı bir Motivasyon Guru’suna dönüştürüldüğünü görseydi, muhtemelen “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yerine “Böyle Buyurdu Algoritma”yı yazar, sonra da o sisli dağlardan aşağı koşarak uzaklaşırdı.

​Gelelim işin felsefi, ya da daha doğrusu “kiralık mutluluk” kısmına.

​Mutluluğu bir başkasının cebinde aramak, fırtınalı bir denizde kiralık bir can yeleğiyle yüzmeye benziyor. Yelek sizin değil; sahibi “Ben gidiyorum” dediği an, ortada ne yüzme kalıyor ne de suyun üstünde durma ihtimali. Bizler sanki kendi iç dünyamız birer çölmüş gibi, başkalarının hayatımıza birer vaha taşımasını bekliyoruz. Ama o vaha kiralık olunca, ilk rüzgarda kumların altında kalıveriyor. Kendimizi başkasının ruhuna demirleyen bir göçebe gemisi haline getiriyoruz; sonra o liman terk edilince ortada kalan biz oluyoruz.

​Sosyal medyadaki bu “sahte Nietzsche” aforizması usulca kulağımıza şunu fısıldıyor aslında: Kendi içindeki ateşi yakamayanlar, başkasının ocağında ısınmaya çalışır. Ama o ocak söndüğünde veya sahibi kapıyı kapattığında, karanlıkta donan yine kendileri olur.

​Belki de bu görseldeki tek doğru şey arkadaki o sisli dağ manzarasıydı. Çünkü mutluluğu sürekli dışarıda, başkalarının vadilerinde aradıkça, kendi zirvemizi görmek hiçbir zaman mümkün olmuyor. Kendinize ait olmayan bir mutluluğu sırtlanmak yerine, varsın kendi yalnızlığınızın bıyıklı filozofları olun. En azından valizini toplayıp gidecek bir “başkası” olmaz.