Kuzeyin Soğuk Konforu: Mutluluk Anketleri Neyi Görmezden Geliyor?

Yine o dönem geldi; dünya mutluluk raporları açıklandı ve tahmin edin bakalım kimler zirvede? Finlandiya, Danimarka, İzlanda… Yani o buz gibi, herkesin kendi kabuğunda robotik bir şekilde yaşadığı, sıcacık bir sohbete hasret ülkeler. Sorsan hepsi çok memnun. Çünkü cepleri dolu, düzenleri tıkırında.

​Ama mutluluk dediğin şey, o soğuk konfordan mı ibaret gerçekten? Afrika’nın bir köşesinde, belki bir kulübede, hayatın tüm dertlerinden uzak sadece anı yaşayan o insan, Finlandiyalıdan daha mı mutsuz? Ya da o sıcak Akdeniz insanı? Bana kalırsa bu memnuniyet araştırmasına mutluluk deyip geçmek büyük haksızlık. Asıl mutluluk, o zorlu şartlar arasında yakalanan o küçücük neşe anlarında saklı. Evet sosyal imkan ve destek belki büyük memnuniyet veriyor, ama gerçek mutluluğun o sıcak insani bağlarla ilgisi olduğunu herkes çok iyi biliyor.

​O yüzden bence bu anketlerin hepsi baştan düzenlenmeli. Gelir durumu ve sosyal destek gibi dış faktörleri bir kenara bırakıp, insanları gerçekten mutlulukla dolduran o küçük şeylere odaklanmalı. Toplumların hobilerine vakit ayırabilme becerisi, aile içindeki huzur ve samimi ilişkiler baz alınarak yapılacak yeni bir araştırma, işte bize o zaman gerçek mutluluk haritasını sunacaktır. Niyetim Türkiye’yi ilk beşe sokmak tabii ki değil, ( keşke girsek) bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum ama listede en azından belki iki Afrika ülkesi, belki bir Akdeniz ülkesini de görmüş oluruz.

Böyle Buyurdu Algoritma: Sahte Nietzsche ve Kiralık Mutluluklar

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken gözüme o meşhur görsel takıldı: Sisli bir dağ manzarası, durgun bir göl ve üzerinde devasa harflerle yazılmış bir söz: “Şu öğüdü vereyim sana: Başkasıyla gelen mutluluk başkasıyla gidecektir.” Altına da havalı bir fontla basmışlar imzayı: Nietzsche.

​Harika bir tablo, değil mi? Tam “Vay be, adamlara bak ne tespitler yapıyor” deyip hikayede paylaşmalık. Ancak küçük bir sorun var: Friedrich Nietzsche gibi hayatı boyunca bireyciliği, sancıyı ve varoluşun sert gerçeklerini savunmuş, üstelik “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te insanlığı sarsmaya çalışmış bir adama, kişisel gelişim koçu edasıyla “Şu öğüdü vereyim sana” diye cümle kurdurmak… İşte günümüz internet çağının en lezzetli ironisi bu. Nietzsche yaşasaydı ve kendisinin bıyıklı bir Motivasyon Guru’suna dönüştürüldüğünü görseydi, muhtemelen “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yerine “Böyle Buyurdu Algoritma”yı yazar, sonra da o sisli dağlardan aşağı koşarak uzaklaşırdı.

​Gelelim işin felsefi, ya da daha doğrusu “kiralık mutluluk” kısmına.

​Mutluluğu bir başkasının cebinde aramak, fırtınalı bir denizde kiralık bir can yeleğiyle yüzmeye benziyor. Yelek sizin değil; sahibi “Ben gidiyorum” dediği an, ortada ne yüzme kalıyor ne de suyun üstünde durma ihtimali. Bizler sanki kendi iç dünyamız birer çölmüş gibi, başkalarının hayatımıza birer vaha taşımasını bekliyoruz. Ama o vaha kiralık olunca, ilk rüzgarda kumların altında kalıveriyor. Kendimizi başkasının ruhuna demirleyen bir göçebe gemisi haline getiriyoruz; sonra o liman terk edilince ortada kalan biz oluyoruz.

​Sosyal medyadaki bu “sahte Nietzsche” aforizması usulca kulağımıza şunu fısıldıyor aslında: Kendi içindeki ateşi yakamayanlar, başkasının ocağında ısınmaya çalışır. Ama o ocak söndüğünde veya sahibi kapıyı kapattığında, karanlıkta donan yine kendileri olur.

​Belki de bu görseldeki tek doğru şey arkadaki o sisli dağ manzarasıydı. Çünkü mutluluğu sürekli dışarıda, başkalarının vadilerinde aradıkça, kendi zirvemizi görmek hiçbir zaman mümkün olmuyor. Kendinize ait olmayan bir mutluluğu sırtlanmak yerine, varsın kendi yalnızlığınızın bıyıklı filozofları olun. En azından valizini toplayıp gidecek bir “başkası” olmaz.

Mutsuzluk/ Epiktetos

“At şarkı söyleyemediği zaman mutsuz mudur? Hayır, ama koşamazsa mutsuz olur. Köpek uçamadığı zaman mutsuz mudur? Hayır, koku alamazsa mutsuz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı zaman mutsuz mudur? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama insan, saflığı, iyiliği, vefayı ve adalet duygusunu, ruhundaki tanrısal değerleri yitirdiği zaman mutsuzdur…”

Mutluluk,ufak tefek şeylerin bir araya gelmesi/ Cengiz Aytmatov

“Yeri gelmişken, benim anladığım gerçek mutluluğun da bir rastlantı sonucu olmadığını, yaz yağmuru gibi birden bire başımıza düşmediğini söylemeliyim. Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, Çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.”

Cengiz Aytmatov – Toprak Ana

Saf ve katıksız…

 

Fotoğrafta indirimli bir ürün yok. Güzel bir araba ya da ev yok. Dolar ya da euro yok. Güzel fizikli bir adam ya da kadın yok. Renkli gözlü, çok şirin bir bebek de yok. Ama saf ve katıksız mutluluk var. Üstelik bir sürü uzuv eksikken… Yarımken tam olmak bu olmalı.

​Peki, diyelim ki fotoğraftaki bu baba ve çocuğu ayrı ayrı, asık suratla otursalardı ne düşünürdünüz? Acıma duygusu mu? Onları bu hâle getirenlere öfke mi? Yoksa en fazla iki saniye fotoğrafa bakıp nötr bir ruh hâliyle ekranı kapatmak mı? Cevap elbette herkeste farklı olur. Ancak hangi duyguya sahip olursanız olun; dünyada sizi bu fotoğraftaki mutluluğa ulaştıracak hiçbir obje veya eşya yok, bunu bilin istedim.

MUTLULUK aslında dört kimyasaldan ibaret..

Mutluluk..

Son dönemlerde herkes bunun peşinde. Sürekli bir mutluluk arayışı yüzünden insanlar, sürekli koşturuyor. Mutluluğu getirecek olan nedir?

Para mı?

İyi de sürekli güzel para kazanacak olanlar dünyada çok az insana nasip olacak birşey

Aşk mı?

Eee? Napacağız sürekli aşık olacak kişiler mi bulacağız? Bu da imkansız elbette.

Çocuk mu sevsek sürekli?

Bu mantıkta yanlış. Mutlu olmak için her an her yerde bir çocuk bulmamız lazım.

Evcil hayvan peki?

Bir kedi ya da köpekle bir ömür mutluluk.. Komik.

Mutluluk gerçekten aranarak bulunacak bir şey değil. Karşınıza çıkan olaylar ve hikayelerde bulursunuz onu. Mesela uzun zamandır sesini duymadığınız bir arkadaşınızın sizi arayıp, hâl hatır sorduğunu düşünün. İşte bu bir mutluluk..

Ya da marketten cips aldınız, paketin içinden bedava çıktı. Alın işte mutluluk.

Bir başka örnek: Bir arkadaşınız bir film tavsiye etti. Oturdunuz izlediniz. Bayıldınız filme. Bu da bir mutluluk.

Uç bir örnek vereyim şimdi de : Yolda yürüyorsunuz. Birden tuvaletinizin geldiğini düşünün. Baktınız bulunduğunuz yerde hiç tuvalet yok. Deli gibi bakinmaya başladınız etrafa. Yok işte! Yok! Umutlar tükeniyor.. Sonra işte o an! Biraz ileride bir kafe gördünüz. Koşturmaya başladınız. Kullanmak için izin istediniz ve girdiniz içeri. O anı bir düşünün 🙂 Nasıl keyifli bir mutluluk.

Son olarak çok basit bir örnek vereyim. Artık eskimeye başlamış bir tişörtünüz var. O kadar seviyorsunuz ki sürekli giyiyorsunuz bu yüzden. Bir gün arkadaşlarınızla bir kafede otururken. Guruptan bir arkadaşınızın yakın bir arkadaşı, sizin masaya geliyor. Bir zaman sonra sohbet arasında tişörtünüze bayıldığını söylüyor. Nasıl mutlu olursunuz değil mi?

İşte mutluluk böyle kolay yakalanan bir şey 🙂 Yani mutluluğu siz görürseniz yakalarsınız. Yoksa mutluluk bağıra bağıra gelmez çoğu zaman.

Bir de bu Mutluluk denilen şeyin kimyasal boyutu var. Sonuçta mutluluğu bulan beyin. Fakat onuda düzgün beslemeniz gerekiyor ki, sizin mutlu olabileceğiniz şeyleri size göstersin.

Peki nedir o kimyasallar. Bir çoğunu duymuşsunuzdur mutlaka..

Mesela DOPAMİN:

Ödül avcısıdır, aradığını bulmanın keyfini verir.

Duygusal tepkiler ve eylemlerin kontrolünde önemli rol oynar. Günde 30 dakikalık egzersizlerle, dopamin eksikliğinin yol açabileceği hastalıklardan korunabilirsiniz.

Bir diğeri OKSİTOSİN:

Sosyal bağlar kurar.

Aşk, sadakat, sevgi, bağlılık ve mutluluk gibi olumlu duyguların temel kaynaklarındandır.

Sağlıklı beslenme, yoga, meditasyon, müzik dinleme gibi aktivitelerle artırılabilir.

Sonra şey var bir de SEROTONİN:

Saygı görmek ister.

İştah, uyku, hafıza, cinsel arzular bu hormondan etkilenir.

Beynimizde dengeli miktarda serotoninin salgılanması, dış dünya ile daha sıkı bağlar kurmamıza yardımcı olur.

Son olarak ENDORFİN:

Fiziksel acıyı görmezden gelen coşkudur.

Ağrıların iyileşmesini sağlar.

Endorfin hormonunun salgılanmasını sağlayan yiyeceklerin başında dondurma, çilek, muz, çikolata ve üzüm geliyor.

İşte böyle.. mutluluğu yaşamak için sürekli aktivite aramaya gerek yok. Sadece beyninizin ihtiyaçlarını görün kâfi..

Ama bir şeyi atladım. O da neden mutlu olmak istediğinizi bilmeniz konusu..

Gerçekten neden mutlu olmak istiyorsunuz?

Kendiniz için mi sadece?

Yoksa çevrenizde sizi sevenlerle ortak bir keyif yaşamak için mi?

Eğer cevabınız ikincisi ise emin olun mutlu olmak için daha çok sebep bulursunuz 🙂

 

Bilgi ve kültürün yetemediği yerde..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Merhaba.

​Bence şu hayatta huzurlu ve mutlu olmak için bilgi ve kültür dışında bir şeye daha ihtiyaç var:

​AHLÂK’A!

​Beni hayatta çok yoran şeylerden biri de bilgi ve kültür yönünden kendini geliştirmiş insanların kurnaz, kalbi sürekli fesatlığa çalışan ve ikiyüzlü olanların amellerine şahit olmaktı. Hele hele yaşları ilerlemiş olanları daha bir sinir bozucuydu…

​Böyle insanlar tanıdığımda “Böylesine karakter fakiri olmalarının bir sebebi olmalı mutlaka.” diye düşünüyordum ister istemez. Mutsuz bir çocukluk mu, yoksa çok şımartılmış bir çocuk olmaları mı onları bu hâle getirmişti?

​İşin güzel yanlarından biri de böyle insanların doğruluk ve dürüstlük adına her türlü erdemi bilip, hatta çevresindeki insanlara tavsiye ederken tam ters mantıkta doğruyu kendi hayatlarında yaşayamamalarıydı. Kendini, çevresine hep iyi bir vatandaş olarak tanıttığını zanneden bu tipler, aslında az bir yaşanmışlık sonrası ne denli zayıf bir karakter olduklarını hemen ortalığa saçiveriyorlardı fark etmeden. Başkasının dedikodusunu ballandıra ballandıra anlatan bu tipler, iki gün sonra sizin dedikodunuzu başkasına yapmayacağının garantisini veremezdi size hiçbir zaman. Rabbim, menfaat peşinde koşan bu tipleri her daim benden uzak tutsun inşallah.

​Sağlıcakla kal…

​Tevfik Sadi

Mutluluğu iki şey baskılar.. / Arthur Schopenhauer

Akıllı adam her şeyden evvel ıstıraptan ve tacizden [harici sıkıntıdan] azâde olmak için çabalayacak, sessizliği ve boş vakti, dolayısıyla mümkün olan en az sayıda beklenmedik ve tehlikeli karşılaşma ile birlikte sakin, mütevazı bir hayatı arayacaktır; ve böylelikle sözüm ona hemcinsleriyle çok az bir ortak tecrübeyi paylaştıktan sonra, münzeviyane bir hayatı tercih edecektir, hatta eğer büyük bir ruha sahipse büsbütün yalnızlığı seçecektir. Çünkü bir insan ne kadar kendi kendisine yeterse, başka insanlara o denli daha az gereksinim duyacaktır?haddizatında başka insanlar da ona o kadar az tahammül edebilecektir. Yüksek bir zihin düzeyinin bir insanı toplum dışına itebilmesinin nedeni budur. Doğrudur, eğer zihnin niteliği nicelikle telafi edilebilseydi, bu insanların büyük dünyasında bile yaşama zahmetine değerdi; fakat şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez

Mutluluk,süreklilik ve keyfi bir kişilik vefatı üzerine..

 

Sürekli mutlu olmaya çalışmak bir gaye mi?

​Hedef mi?

​Yoksa bir mecburiyet mi?

​Dua ederken ya da içinde bulunduğumuz dost meclislerindeki sohbetlerinizde öncelikli olan ilk cümle, sağlık temennisidir. Akabinde huzur ve yetecek kadar para isteyen bir insanın, dünyadan bekledikleri sıralamasında mutluluk denilen anlık sevinçten hiçbir şekilde bahsetmezken dünyayı sürekli mutlu olunacak bir yer olarak nitelemesi ne ilginçtir!

​Bu bir çatışma hali…

​Bu, insanın kendisiyle bir sürtüşmesidir.

​Sürekli mutluluk hayali ne saçma bir hastalıktır!

​Tüm beklentileri kendi yaşam arzumuza göre şekillendirmeye, dünyayı böyle dizayn etmeye çalışmak; zamanı koca bir küre hâlinde boşa harcamak değil de nedir?

​Bireyselliğimizde boğulduğumuz bu yüzyıl, kanser hastalığından bile beter bir süreçtir.

​Kişiliğin, onurun, empatinin ve vicdanın ölmesi; fakat buna rağmen herkes gibi olma, herkes gibi yaşama hevesiyle içi boş, yapay mutluluklara tutunma çabası insanı yaşarken öldüren tek hastalıktır. İşte bu yüzden kanserden de tehlikelidir. Kanser bedeninizi ele geçirmeye çalışır; siz yaşamak için savaşır ve pes etmeden bu süreyi uzatmaya çalışırsınız. Fakat “kişilik boğulması” dediğimiz bu hastalık, hiç fark ettirmeden sarar ruhunuzu. Yakalandığınızı anlamazsınız. İşte bu yüzden mücadele edecek en ufak bir gayret dahi bulamazsınız.

​Bu hastalığa toplumsal olarak toptan yakalanmış olmamız da tüm belirtileri gizleyen ana nedendir.

​Başkalarının eşya sevgisi, içinden çıkılmaz garip aşk serüvenleri, sınırsız özgürlük ütopyaları zamanla sizin de hayat gayenize ve amaçlarınıza dönüşür. Bu hastalık, dünyaya gelme sebebinizi her daim mutlu olma gereksiniminize bağlar.

​”Doğru” kavramını kendinize göre şekillendirip tüm yanlışları aklarsınız artık şuursuzca.

​Görecelilik denilen farklılıkları baş tacı edersiniz; çünkü göreceliklerin ruhunda ayrışma ve muhalefet barınır. “Elalem ne der?”, “Allah ne der?”, “Vicdan ne der?” gibi tüm sorgulamaları kapatırsınız zihninizde.

​”En kıymetli benim bu hayatta,” cümlesi hayat parolanız olur. Halbuki bu parola sizi hiçbir yere taşımaz; elinizde kalan, yalnızca muğlak bir mutluluk planlamasıdır. Faydası sadece anlıktır. Geri kalan tüm insanlık, doğa, çevre ve dünya; zihniyetinizde sadece size hizmet edecek araçlara dönüşür.

​”Mutsuz yaşayamam artık,” gibi melankolik bir felsefe geliştirirsiniz. Sizin etrafınızda dönmeyen her şey değersizdir ve derhal değiştirilmelidir.

​Oysa mutluluk, bu dünyada bir amaç değil, bir araçtır. Huzur ve sağlıktan beslenir; kaynağı ancak bu ikisidir. Çünkü sağlıksız ve huzursuz bir yaşamda kim anlık mutluluklarla ayakta kalabilir?

​Eşyalar, elbiseler, arabalar, evler, moda, imaj, teknoloji ve tatiller; bu sürekli mutluluk arayışınızda sizi sizden alıp geriye sadece bedensel bir insan posası bırakır.

​Oysa mutluluk, kendinden sıyrılabilmektir. Başkaları vesilesiyle gelen memnuniyetlerdir. Sende olanın başkalarında da var olabilmesidir; yoksa başkasının olanı elde etme arzusu değil…

​Mutlu olmak için yer ve zaman kollamayın artık. Çünkü mutluluk plansızdır, doğaçlamadır. Hesap kitap tanımaz.

Memnuniyet, mutluluk mudur?

Sevdiğim bir arkadaşla geçenlerde oturuyoruz ona ait olan işletmede. Memleket meseleleri, tarih ve kültür ile ilgili konuşur, olaylara vakalara genel anlamda bir sorgulama şeklinde yaklaşırız bu arkadaşla girdiğimiz harareti yüksek tartışmalarda. Bu konuşmalar ve diyaloglar esnasında, cümle içinde kullandığımız bazı kelime ve anlamların derinine spontane olarak inmeye çalışırız.

İşte en son yaptığımız sohbette, irdelediğimiz iki başlıkla ilgili zıt yönlü ortaya çıkan fikir ayrılıklarına bağlı ulaştığım sonuçları paylaşmak istedim sizle.

Bu başlıklar : Memnuniyet ve Mutluluk..

Günlük hayatın içinde bazen birbirinin yerine kullandığımız iki kelime bunlar. Yani nemnuniyetle mutluluk kavramlarını ortak noktada içselleştirip, aynı potada eritiyoruz. İşte arkadaşımın fikri de bu manada vücut buluyor. Mutluysan memnunsundur’cu tez’e sıkı sıkıya yapışmış 🙂

Bense bu iki başlığın aynı paralelikte fakat ulaştırdığı sonuçta, muhteviyatlarının birbirlerinden ayrıldığı yönunde bir iddia’ya, bir fikre sahip çıkıyorum. Bu fikri savunmamın en temel sebebi, ikisinin de farklı anlarda ve farklı beklentilerde ortaya çıkıyor olmasından kaynaklı.

Meselâ önce mutluluğu irdeleyelim. Mutluluk genel olarak, bir hayal kurma ya da beklenti veyahut menfaatimize gelişen ani bir olay da doğar. Mutluluğun süresi genel olarak kesintisiz ve uzun uzun bir istikrar hali göstermez insanda.

Yani çevremizde sürekli mutlu bir insan görme ihtimalimiz neredeyse sıfırdır. Meselâ para temel olarak bir mutluluk kaynağıdır. Ve bu para dediğimiz kağıt, bizim arzu ve tatmin ismini verdiğimiz duygularımızı besler. Fakat bu para sebebiyle sürekli mutlu olmakta imkansızdır. Çünkü sürekli elde tutulan kazanç, yaşanılan tatmini de sıradan bir hale getirir. Uzun zamandır beğendiğiniz, fakat rakamsal değerinin yüksek olması sebebiyle alamadığınız bir saat olduğunu düşünün. Yani sahip olma arzunuz size o saati aldırmak istiyor. Saatin fiyatı ise maaşınızın belki de 10 katı. Ne yaparsınız? Elbette sahip olma planları yaparsınız. Kredi çekmek, arkadaştan bir miktar borç almak, aile bireylerini yoklamak gibi bir sürü eylem içinde bulunursunuz.

Bu eylemlerden biri size bu saate sahip olma şansını verdiğinde ve gidip saate sahip olduğunuzda mutlu olursunuz. Fakat saat sayesinde kendinizi mutlu etmeniz, çok kısa bir süre içinde kendini azaltmaya başlayacaktır. Sahip olmak mutluluk verir. Fakat saatin ödeme taksitleri çok uzun ve sizin geçiminize olumsuz etki ederse, huzurunuz kaçar ve mutluluğunuz, yaptığınız her taksit ödemesiyle değerini yitirir.

Memnuniyet ise geneli kapsayan bir duygudur. Memnun olmak bir çeşit sevinçtir evet fakat mutluluk gibi ani gelişimler, hayal kurmalar ve beklenti içinde yaşamalardan beslenmez. Memnuniyet bazen tek bir olay hakkında bazen de hayatımızın içinde ki bir çok farklı konuya ilişkin ortalama bir değerlemedir. Meselâ bir kişiyle flört edersiniz. O flörtözü ikna etmek ve onunla geçirdiğiniz hoş vakitler sizi mutlu eder. Fakat o flört ettiğiniz kişinin aşırı kıskanç olması, sizi memnun etmez. Hatta bilakis, memnuniyetsiz bir ilişki sizin mutlu oluşunuzu da zaman içinde köreltir.

Bir başka örnek hasta olduğumuzda yakınımızda ki insanların bizimle normalden fazla ilgilenmesi bizim için bir mutluluk ifade eder. Fakat siz, bu hastalık ve ilgi karşısında elde ettiğiniz mutluluğu, geçirdiğiniz hastalığın ağırlığı ve acısı ile kaybedersiniz. İşte bu süreçte ulaştığınız sonuç memnuniyetsizliktir. Memnun olmak ya da olmak kişinin büyük resime bakmasıyla ortaya çıkar.

Yine bir örnek daha vereyim fakat bu son olsun. Bir futbol takımı düşünün.Bulunduğu ligde zirveye oynuyor. Ligin sonu yaklaştıkça, takım yoğun stres ve baskı altında olduğundan iyi futboldan ziyade, yalnızca skor tabelasına dönük bir oyun tarzında mücadele ediyor. Oynanan futboldan memnun kalmayan Teknik direktör, eğer maçı kazandırmayı başarabildirmişse takıma, şöyle bir cümle kuruyor maç sonu basın toplantısında: “Oynanan futbol çok kötüydü. Fakat skordan ve 3 puandan çok memnunum”

İşte mutluluk ve memnuniyet arasında ki en net farklılıklar bunlar. Ortaya koyduğum bu tesbitlerden sonra, sürekli aşk, para ve eğlence ile mutlu olmaya çalışanların aslında, hayatlarının büyük bölümünde memnuniyetsiz yaşadıklarını, aynada kendilerine baktıklarında gördüklerini hep yetersizlik olarak adlandıkdırdıklarını düşünüyorum.

Kendine barışık olmayan ya da kendiyle sürekli savaşan bir birey’in en kolay yoldan elde etmek istediği şeylerin başında, sürekli mutlu olma isteği olması da pek normal bir durum..

Bizdeki Çerofobi değil, adab-ı muaşeret kuralı gibi bir şey..

Hani dost meclisinde, bir komedi filminde, ya da gergin olduğumuz dönemlerde normalden fazla güldüğümüz anlar olur. İşte o an fazla gülme eylemi biterken şöyle deriz:  “Allah’ım çok güldüm, sen ağlatma” ya da bir başka şekli de şöyledir bu durumu anlatan. “Çok güldüm kesin başıma bir iş gelecek”

Bu iki cümle bizim millet için çok yerleşik iki cümledir. Ne bilimsel bir araştırma sonucudur. Ne din de bununla ilgili bir ayet vardır.

Fakat kainat efendimizin bir hadisi var bu konu ile ilgili. Hz. Peygamber şöyle der : “Benim gördüklerime şahit olsaydınız çok ağlar az gülerdiniz” tabi tavsiye mahiyetinde ki sözü, Mirac hadisesinden kaynaklı söylediği aşikar.

İşte yukarıdaki bu söz, peygamberden sonra ki kuşaklara bir ahlak ya da edeb-i muaşeret kuralı olarak yansımış olabilir. Yani toplum içinde çok gülen bir insandan rahatsız olabilecek başka insanlar olabilir.

İşte bilim insanları da bu konu hakkında artık nasıl deneyler ve gözlemler yaptılarsa, bu davranışa, yani başıma bir iş gelir gülmeyeyim” düşüncesine bir isim takmayı başarmışlar. Verilen isim de Çerofobi.

Çok fazla mutlu olan bir insanın, başına bir bela geleceğini düşünüp, mutluluğunu bastırma ya da eksiltme hali.

Fakat bu Çerofobi, bizim toplumumuzun düşüncesinden biraz daha farklı sanki. Çünkü biz de eğlence ve kahkahanın sonunda akla gelerek söylenir bu söz.

Avrupada ki şekli ise mutluluğu ve keyfi azaltan, ya da başlamadan bitiren bir davranış modeli.

Çerofobi’yi bilmem ama bizde yaşanılan durumu, dini bir ritüel’den doğmuş akabinde de bir edebi bir kuralın sonucu olarak, kişinin bir başkasından görerek öğrendiği bir esnetilmiş bir adab-ı muaşeret kuralı diye tanımıyorum ben..

Güzel bir otokontrol davranışıdır insan adına. Kendi denetimini ayakta ve dinç tutar diye de ekleyip bitireyim mevzuyu..

 

 

Türk işi IKIGAI nasıl yapılır?

Dünyanın en prensipli, en dsiplinli ve en huzurlu milleti kim desem, aklınıza hemen uzakdoğu ülkeleri gelir kesin..

Yani bunlarda ya çin’li ya da japondur dersiniz. Aynen öyle bu insanların fıtratında çalışmak, çalışmaktan mutlu olmak ve de düzen doğuştan gelen bir erdem sanki. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Çinlilerin meşhur atası Konfiçyus’un bir sözü geldi simdi aklıma. “Uyumak için kolum( üstüne başını koyuyormuş) yemek içinse pirincim var daha ne isterim?” diyor zatı muhterem. Gerçekten öyle insan dünyada ne kadar az beklentiyle yaşarsa o kadar huzurlu oluyor. Çinlilerde aza kanaat eden ve mütevaziliği elden bırakmayan bir millet.

Ve bu yaşam biçimlerinin bir adı var elbet. Bu felsefenin adı da “IKIGAI.” Yalnız IKIGAI, Çinlilerin değil Japonların yaşam tarzının adı.

Japonya’da Okinawada yaşayan bir halk var. Dünyanın en yaşlı ihtiyarları burada. Ortalama 100 sene ömürleri var.

“IKIGAI” iki sözcüğün birleşmesinden oluşuyor. “IKI” hayat, “GAI” hedef, amaç ve gaye anlamına geliyor. Yani ikigai bir hedefe, gaye ya da arzuya hiçbir zorlama olmadan içten ve kendiliğinden bağlılık hissetme duygusu.Bu insanlar sabah uyandığınızda ‘İyi ki yaşıyorum’, ‘İyi ki hayattayım’ demeyi düstur edinerek yaşıyorlar.

Tabi biz bu insanlar gibi bir ortamda stresten uzak yaşayamıyoruz ama bizimde kendimize göre bir ikigaimiz olmalı. Bunu felsefeye geçmek için önce bir takım sorulara bir takım elestirel cevaplar bulmalıyız..

Meselâ bu hayatta beni en çok mutlu edecek şey nedir ve gerçekten ben ne yapmak istiyorum? diye bir soru sorun kendinize. Sonra ben neyi seviyorum ve enerjimi neler yükseltiyor diye sorun. Devamında benim yetenekli olduğum alanlar ne diye sorun. Ve de sevdiklerinizin kıymetini ne kadar bilip ne kadar bilmediginizi sorun. ( İnanın kıymet bilmiyoruz )

Hepimiz dünyada hep mutlu olmak, huzurlu olmak gibi bir amaç güderken bunu temin etme yolunun genelde para olduğunu sanıyoruz. Fakat bu yanlış. Çünkü para bir araç ve hep bir araç olarak kalacak. Kendimizle barışıklığımız ise bizi şu hayatta en mutlu edecek şey. Çünkü bunun için yalnızca sağlığa ve kimsenin eline bakmayacak kadar paramızın olmasına ihtiyaç var.

Şimdi düşünün bakalım siz kendi ıkıgaı’nızı nasıl oluşturabilirsiniz?