Embodied Cognition; Önce sözünü doğrult

Hayatta en çok zorlandığımız ama bir o kadar da sık duyduğumuz o cümle: “İnsan bazen değişmek ister…” Peki, bu değişim masum bir istekten öte, somut bir adıma nasıl dönüşür? Günlerdir kafamı kurcalayan bu soruyu, paylaştığım üç farklı metin ve dünya felsefesinin derin izleriyle harmanlayarak kendi penceremden masaya yatırmak istedim.

​Gelin, kelimelerin bizzat bedenimizde ve ruhumuzda nasıl birer devrim yarattığına birlikte bakalım.

 Dilin ve Bedenin Hafızası: Sözü Doğrultmak

​İlk durakta modern bilimin ve kadim bilgeliğin kesiştiği o büyüleyici noktaya varıyoruz. Bugün modern bilim, “embodied cognition” yani bedenselleşmiş zihin kavramıyla şunu söylüyor: Fiziksel duruşumuz hormonlarımızı doğrudan değiştiriyor; seçtiğimiz kelimeler ise beynimizin ödül merkezini yeniden şekillendiriyor.

​İşin en çarpıcı tarafı şu ki; Kur’an bunu asırlar önce çok net bir ilkeyle özetlemişti: Önce sözünü doğrult, gerisi Allah’tan.

​Burada Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin insanın kendini yaratma (üstyapı ve irade) sürecindeki “büyük öğle” kavramı kulaklarımda çınlıyor. Nietzsche, insanın kendi kaderini tayin etmesinde söylemin ve iradenin gücüne dikkat çeker. Benzer şekilde, varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre “İnsan önce var olur, ardından kendini tanımlar” der. Yani “Yapamıyorum” demek, o anki eylemsizliğimizi kalıcılaştırır. Oysa “Deniyorum” veya “Hep böyleyim” yerine “Değişiyorum” demek, varoluşumuza yeni bir yön vermenin ilk adımıdır. Dilimiz, zihnimizin mimarıdır.

 Kalp ile Dil Arasındaki O İnce Çizgi

​İkinci olarak Hasan-ı Basrî’nin şu sarsıcı tespitiyle yüzleşiyoruz:

“Müminin dili kalbinin arkasındadır, konuşmadan önce kalbine danışır. Münafıkın dili ise kalbinin önündedir, aklına geleni söyler…”

 

​Ve ardından gelen hadis-i şerif uyarıyor: “Dilini doğrultmayanının kalbi, kalbini doğrultmayanının imanı istikamet bulmaz.”

​Bu noktada Stoacı filozof Epiktetos‘un ve antik çağ düşünürlerinin bilgeliği imdadımıza yetişiyor. Stoacılık, içsel dünya ile dış dünyanın uyumunu savunur. Konuşmadan önce durup iç sesimizi dinlemek, modern çağın o gürültülü ve reaktif dünyasında adeta ruhsal bir zırhtır. İngiliz filozof John Locke zihni boş bir levhaya (tabula rasa) benzetir; ben ise dilimizi ve kalbimizi sürekli şekillenen birer tuval olarak görüyorum. Kalp ve dil arasındaki mesafe ne kadar kapalıysa, samimiyet o kadar baki kalıyor.

​ Sahtekârlık mı, Yoksa Öncü Birlikler mi?: Tekellüf ve İsfahânî

​Gelelim en kritik eşiğe: “Ama hissetmediğim bir şeyi yapmak riyâ değil mi?”

​İsfahânî bu soruya adeta su serpen şu açıklamayı yapıyor:

“Her güzel huy, önce nefse ağır gelen bir taklit olarak başlar. Israr ettikçe, o taklit senin ikinci fıtratın olur. Yani zorlanarak gülümsemek sahtekârlık değil kalbin henüz yetişemediği yere, bedenin öncü göndermesidir.”

 

​Riyâ insanlara iyi görünmek içindir; tekellüf ise nefsi terbiye etmek için gösterilen bilinçli bir zorlamadır. Bu felsefi yaklaşım, Fransız filozof Blaise Pascal‘ın ezber bozan önerisini hatırlatıyor: “Diz çökün, dua edin, inanç kendiliğinden gelecektir.” Pascal burada tam olarak İsfahânî’nin dediğini savunur; beden önden gider, ruh onu takip eder.

​Aristoteles de Nikomakhos’a Etik adlı eserinde erdemin bir alışkanlık olduğunu söyler: “Adil işler yaparak adil, ölçülü işler yaparak ölçülü oluruz.” İçimizden gelmese bile doğru olanı yapma ısrarımız, bir ikiyüzlülük değil; kalbimizin o yüksek mertebeye ulaşması için atılmış cesur birer öncü adımdır.

​Son Söz Niyetine

​Özetle; değişim sihirli bir şekilde bir gecede gelmiyor. O; duruşumuzla, kelimelerimizle, nefsimize yaptığımız o bilinçli zorlamalarla ve kalbimizin önüne geçen dilimizi terbiye etmemizle örülüyor.

​Bugün kendinize küçük bir hediye verin ve cümlelerinizi değiştirmeyle başlayın. Bedeniniz ruhunuza öncülük etsin, bırakın gerisi kendiliğinden gelsin.

Görmezden gelmek / Nietzsche

‘Varlıklarda neyin zorunlu olduğunu güzelce görmek için git gide daha çok öğrenmeki istiyorum.

Sonrasında ben de varlıkları güzel yapanlardan biri olmalıyım.

Çirkin olana karşı savaş açmak istemiyorum.

Suçlamak istemiyorum.

Suçlayanları bile suçlamak istemiyorum.

Görmezden gelmek tek olumsuzlamam olmalı . ”

–Nietzsche