Böyle Buyurdu Algoritma: Sahte Nietzsche ve Kiralık Mutluluklar

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken gözüme o meşhur görsel takıldı: Sisli bir dağ manzarası, durgun bir göl ve üzerinde devasa harflerle yazılmış bir söz: “Şu öğüdü vereyim sana: Başkasıyla gelen mutluluk başkasıyla gidecektir.” Altına da havalı bir fontla basmışlar imzayı: Nietzsche.

​Harika bir tablo, değil mi? Tam “Vay be, adamlara bak ne tespitler yapıyor” deyip hikayede paylaşmalık. Ancak küçük bir sorun var: Friedrich Nietzsche gibi hayatı boyunca bireyciliği, sancıyı ve varoluşun sert gerçeklerini savunmuş, üstelik “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te insanlığı sarsmaya çalışmış bir adama, kişisel gelişim koçu edasıyla “Şu öğüdü vereyim sana” diye cümle kurdurmak… İşte günümüz internet çağının en lezzetli ironisi bu. Nietzsche yaşasaydı ve kendisinin bıyıklı bir Motivasyon Guru’suna dönüştürüldüğünü görseydi, muhtemelen “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yerine “Böyle Buyurdu Algoritma”yı yazar, sonra da o sisli dağlardan aşağı koşarak uzaklaşırdı.

​Gelelim işin felsefi, ya da daha doğrusu “kiralık mutluluk” kısmına.

​Mutluluğu bir başkasının cebinde aramak, fırtınalı bir denizde kiralık bir can yeleğiyle yüzmeye benziyor. Yelek sizin değil; sahibi “Ben gidiyorum” dediği an, ortada ne yüzme kalıyor ne de suyun üstünde durma ihtimali. Bizler sanki kendi iç dünyamız birer çölmüş gibi, başkalarının hayatımıza birer vaha taşımasını bekliyoruz. Ama o vaha kiralık olunca, ilk rüzgarda kumların altında kalıveriyor. Kendimizi başkasının ruhuna demirleyen bir göçebe gemisi haline getiriyoruz; sonra o liman terk edilince ortada kalan biz oluyoruz.

​Sosyal medyadaki bu “sahte Nietzsche” aforizması usulca kulağımıza şunu fısıldıyor aslında: Kendi içindeki ateşi yakamayanlar, başkasının ocağında ısınmaya çalışır. Ama o ocak söndüğünde veya sahibi kapıyı kapattığında, karanlıkta donan yine kendileri olur.

​Belki de bu görseldeki tek doğru şey arkadaki o sisli dağ manzarasıydı. Çünkü mutluluğu sürekli dışarıda, başkalarının vadilerinde aradıkça, kendi zirvemizi görmek hiçbir zaman mümkün olmuyor. Kendinize ait olmayan bir mutluluğu sırtlanmak yerine, varsın kendi yalnızlığınızın bıyıklı filozofları olun. En azından valizini toplayıp gidecek bir “başkası” olmaz.

Chelsea Çıkmazı: 41 Futbolculuk Dev Kadro ve Bonservis Çılgınlığı

Düşünsene, Chelsea’nin elinde tam kırk bir kişilik devasa bir futbolcu yatırımı birikmiş ve FIFA artık “Kardeşim, bu ne kalabalık, kadroyu yirmi beşe düşüreceksin” diye uyarmış. Eskiden ben bunu sadece bizim ligde oluyor zannediyordum. Bizim üç büyüklerin elinde de var ya, tonla kiralık veya kenarda bekleyen futbolcu. Takımlar da bunlardan bir an önce kurtulmak için çırpınıyor ama bir yandan da o kadar yüksek bonservisler ödediler ki, zararın neresinden dönsen kardır mantığına pek sıcak bakmıyorlar. Sonuçta bu iş bir ticaret ve bu şekilde elinde futbolcu tutmak, hem teknik direktörü yoruyor hem de kulübün giderlerini. Gelecekte bu hatalara düşmemek için çok daha gerçekçi planlar yapmak şart, bence ders çıkarmaları gerekiyor ki bizim süper lig zihniyeti oturmasın onların kafasında da.

​Bu bağlamda, kadro dışı kalan veya transfer listesinde yer alan bazı oyuncuların belirlenen bonservis bedelleri de oldukça dikkat çekici:

  • ​Benoît Badiashile için 30 milyon sterlin isteniyor.
  • ​Axel Disasi ve Marc Guiu için 25’er milyon sterlin talep ediliyor.
  • ​Nicolas Jackson için belirlenen rakam 65 milyon sterlin.
  • ​Malo Gusto için istenen tutar 75 milyon sterlin.
  • ​Enzo Fernández için ise tam 120 milyon sterlin talep ediliyor.

​Ayrıca ben bir Galatasaraylı olarak da düşünüyorum da, o ellerinde tuttukları ve işe yaramaz diye düşündüklerini aslında bize üçte bir fiyatına verseler niye kabul etmeyelim ki? Hatta bu ellerinde birikenlerle yeni sıfır bir takım kurulur aslında!

​Ama üzgünüm Chelsea, bu fiyatlara bu futbolcuları elden çıkarman imkansız.

​Allah kolaylık versin Chelsea!

Fesleğenler de sinekleri kovamıyor artık..

 

Doğru ve yanlışın ayrımını artık vicdanların değil, kârların ve kazançların belirlediği bir dünyanın çocuklarıyız biz.

​Dünya ve yeryüzünün artık bambaşka şeyler olduğu, fakat herkesin yeryüzünde yaşadığı farklı dünyalarında yalnızca öğrenmenin ve öğrenebilmenin hevesindeki çocuklarız biz.

​İçimizdeki çocuk bizimle büyürken, bu gerçeği kabullenemeyenler de istemeyerek de olsa giderek çocuklaşırken, “Çocuk aslında neydi?” sorusuna cevap arayan çocuklarız biz.

​Savaşlarımız, barışlarımızdan kıymetliydi. Çoğu barış ise sahteydi. Barış diyen her dilin yaptığı, kendine benzemeyeni kışkışlamaktı. Umut hep yalan yere aranıyordu. Gerçek ise yapayalnızdı ve o gerçek insanı arıyordu. İşte o gerçekle tanışan talihlileriz biz.

​Sahi bu arada, “insan” neydi?

​Dünya’ya atılmış olan mı?

​Yoksa belli amaçlar için gönderilmiş olan mı?

​İşte bu noktada “Gönderilmiştir” diyenlerin, mükafatını verecek olanın kim olduğunu, kendi adının ne olduğunu bilenler kadar emin kullarız biz.

​Ve son olarak;

​Bizler her daim “Biz kimiz?” sorusunu soranlarız.

​”Biz kimiz?” sorusunu kırmızı çizgisi ilan edenleriz.

​Merhaba, Osman Erim.