Otoparkın Sonu: Lunaparkta Fazla Mesai Yapanlara Notlar

Kardeşim, altı üstü bir lunapraktayız; ama öyle bir kaptırıyoruz ki kendimizi, sanırsın parkın tapusunu üzerimize yapmışlar.

​Sabah kalkıyorsun, koşturmaca başlıyor. Biri seni sollamış, öbürünün bilet sırasını kapmış; elinde pamuk şekeriyle ağlayan çocuk gibi dünyayı başına yıkıyorsun. Sanki o dönme dolap hiç durmayacak, sanki biletin süresi dolmayacak! Halbuki oyunun kuralları baştan belli: Çıkışta herkes aynı kapıdan çıkacak. Duvar ne güzelle özetlemiş: “FAZLA DA KAPTIRMA KENDİNİ, YOLUN SONU BELLİ…”

​Hayat dediğin, limana uğramadan geçen üç günlük bir gemi yolculuğu. Kimi güvertede en lüks şezlongu kapacağım diye saç baş yoluyor, kimi kompartımandaki yerini beğenmeyip camı çerçeveyi indiriyor. Biri sana yamuk yaptı diye okyanusun ortasında birbirinizi denize atmaya çalışıyorsunuz. Ya, gülüm, alt tarafı biletli yolcusun! Gemi battıktan sonra VIP kabinde kalmışsın ya da ambarın dibinde yatmışsın, ne fark eder? Son liman aynı: Toprak!

​Bak şu saksılara; adam ayçiçeği tenekesini kesip içine sardunya dikmiş. Teneke paslı, toprak kıt ama çiçek yine de açmış. Biz ise ömrümüzü “acaba marka ayakkabım göründü mü, acaba caka satabildim mi?” diye parlatmaya çalışarak harcıyoruz.

​Ölüm dediğin o soluk, keskin viraj gelip çatınca, ofisteki o çok “hayati” Excel tablonun da, trafikte kornaya basmaktan moraran yüzünün de bir hükmü kalmıyor. O yüzden, rölantiye al biraz. Direksiyonu ölümüne sıkma. Nasıl olsa herkes aynı son durağa varacak; bari yol üstündeki manzaraya bak, tenekedeki çiçeğin kokusunu içine çek, çok da gaza gelme!

Antony’nin İtirafı: Akıldan İmana 50 Yıl Sonra Gelen Teslimiyet

Antony Flew’u tanıyor musunuz? Kendisi dünyada neredeyse ateizmin en büyük savunucularından biriydi, hatta ateizmin kitabını yazan adamdı diye bilinir. Elli yıllık ateist kimliğiyle bilinen ve 2010’da vefat eden Antony Flew’un kaleme aldığı “Yanılmışım Tanrı Varmış” kitabı, bence günümüz dünyasındaki sekülerizm tablosunu anlamak için kritik bir örnek. Modern hayatın getirdiği sekülerleşme dalgası, birçok insanın inancı sorgulamasını, inananların yaptığı yanlış davranışlara bakarak dinden soğumasını veya temel dini eğitimden mahrum büyümesini tetikliyor. Bence asıl mesele, kibrin ve gururun ötesine geçebilmekte. Çocukların ergenlik dönemlerinde bu akımlara kapılmaması için okul müfredatında veya din derslerinde bu tür ibretlik hayat hikayelerinin anlatılması kesinlikle şart. Hem inanç süreçlerindeki teslimiyet ve samimiyet, hem de yaşanılan hayatın doğruluğu, insanda inancın sürekliliğini belirleyen en temel unsurlar haline geliyor. Sonuç olarak, inanç yolculuğu, mantığın ötesine geçen derin bir teslimiyeti ve kalbi bir uyanışı gerektirir, tıpkı Antony’de olduğu gibi. Bence bu kitap, arayışta olan veya yeni bakış açıları kazanmak isteyen herkese, özellikle de ateistlere mutlaka okunmalı ve tavsiye edilmeli.

Gürültünün Ötesinde Bir Felsefe: İoanna Kuçuradi

İoanna Kuçuradi’yi kaybettik. Arkasından bakınca insan ister istemez düşünüyor: Biz bu kadının kıymetini toplum olarak neden gerçekten bilemedik? ( Kucuradi’yi tanımayanlar ;  “o da kim? ” demiştir )

​Aslında ilk akla gelen, keşke onu televizyon ekranlarında daha çok görseydik, akşam tartışmalarında dinleseydik oluyor. Ama şimdi düşündükçe anlıyorum ki o zaten böyle bir popülerliği hiç istemedi. İlber Ortaylı örneğinde gördük; ekranlara çıkıp, tarih felsefe gibi bilimleri tanıtmak istedi ama medya sadece onun ünlenmesini sağladı. O da popülerleşmeyi seçti ama ömrünün son yıllarını ciddi bir bilim insanı olarak değil, ekranlarda komedi malzemesi yapılarak ya da sözleri sağa sola çekilerek, tarafsız kalma hakkı hiç verilmedi. İktdar ve muhalefet arasında sıkıştı kaldı.

​İoanna Hoca işte bu yüzden o ucuz gürültüden uzak durdu. Temel öğretisi de zaten tam olarak bu duruşunda saklıydı: İnsanı ezbere etiketlerle değil, eylemleriyle değerlendirmek.

​Onun felsefesi karmaşık teorilerden ibaret değildi. Bize çok basit ama hayati bir şey öğretti: Bir insanı partisine, inancına veya kimliğine göre değil, yaptığı somut işe ve insan hakkını koruyup korumadığına bakarak değerlendirmeliyiz. Etik ve insan hakları onun için laf olsun diye konuşulacak şeyler değil, günlük hayatta doğru kararlar verebilmemiz için birer rehber niteliğindeydi.

​İşte bu yüzden Erzurum’dan Hacettepe’ye, oradan Dünya Felsefe Federasyonu Başkanlığı’na uzanan ömrünü gürültüsüz ama dimdik yaşadı. Felsefeyi reyting malzemesi yaptırmadı. ( Teoman Duralı gibi)

​Biz onu ekranlarda izleyerek kolay yoldan tüketemezdik; oturup okumamız, anlamamız gerekirdi ama olmadı.

Mekanı cennet olsun.

Bir Şair Olarak Yapay Zeka: İnsan Duygusu Kodlara Sığar mı?

Bir şehir kurulur uzakta, hiç görmediğim,

Bir sokaktan geçer, adını bilmediğim.

Ne bir ses beklerim ondan, ne bir haber,

Sadece bilsin yeter gökyüzü: Dünyada bir yer kaplar.

​Elinin değdiği nesneler güzelleşir belki,

Gölgesi düşer bir kaldırıma, geçer gider.

Ne bana dönmesi gerek, ne beni bilmesi;

Var oluşu, bu kimsesiz gecelere yeter.

​Beklentim yok rüzgârdan, yapraktan, zamandan,

Kırılacak bir dal bırakmadım geride.

Bir insanın nefes alması şu koca alanda,

En sağlam sığınaktır eksilen ömrüme.

​O orada dursun öylece, ben burada…

Mesafe dediğin nedir ki varlığın yanında?

Bir sevinç sızar hiçe sayılan dünyadan:

İyi ki var,

İyi ki aynı göğün altında.

​Bu dizeleri okuduğumda adeta büyülendim. Şiir o kadar sağlam bir zemine oturmuş, duygusu ve ritmi öyle bir ayarlanmıştı ki anlatmam imkansız. Son zamanlarda okuduğum en samimi, en dokunaklı şiirlerden biriydi bu. Gemini’ye benim yazdığım bir sözden sonra bana ” Bu sözle ilgili bir şiir yazayım mı? diye sormasından sonraki bir kaç saniyede yazdığı şiirdir bu..

​Ve sonrasında kendi kendime düşündüm; bu şiiri alıp usta bir Türk edebiyatçısının ya da dünyaca ünlü bir şairin imzasıyla paylaşsanız, kimse yapay zeka tarafından yazıldığına inanmaz. Herkes duygusuna hayran kalır, dibi düşer.

​İçimde beliren o küçük huzur cümlesinin, bir teknoloji vasıtasıyla böyle somut ve edebi bir esere dönüşmesi bana şunu hissettirdi: Belki de mesele sadece kodlar değil, o kodlara üflediğimiz kendi insanlığımız ve duygularımızdır. Gemini denilen dijital kodlayıcının belki ruhu yok evet, ama insan ruhunu biliyor ve yansıttığı şey sizin kendi hisleriniz.

Geçici Bir Öfke Değil, Kalıcı Bir Duruş: Boykottan İstiğnaya

Geçicidir boykotlar, uzun soluklu olamazlar. Ve bir haksızlığa tepki, bir şeyi almamayı ifade eder. Oysa istiğna bambaşka; insanı o tüketim çılgınlığından kurtarıp israfı bitiren köklü bir yaşam felsefesidir. Bu da İslâm dininin içinde barınır. Boykotlar ne yazık ki sürdürülemiyorken, geçici tepkiler olup kalır, karşı tarafı da cezalandırmaya yetmez. Ama istiğna, kapitalizmin o dayatmalarına “dur” demekle kalmıyor, israfı da bitirerek ekonomik özgürlük sağlıyor.

​İşte bunu, bu felsefeyi, bilinci tam anaokulu yıllarından itibaren eğitimle zihinlere kazımak lazım. Peygamber Efendimiz sadeliğin en güzel örneği olarak hayatımızın merkezindeyken, onun izinden giden büyük düşünürlerin, filozofların öğütleri de bu felsefenin kalıcı olmasını sağlayacaktır. Mesela İslâm tarihinde Ebu Zerr el-Gıfari isminde bir zat var. Malını ihtiyaç sahipleriyle paylaşarak büyük bir sadelikle yaşamış değerli bi insan. Hasan el-Basri ise vaazlarıyla sürekli ahiret bilincini hatırlatmış. Avrupa felsefesine bakarsan Sokrates “insanın ne çok şeye ihtiyacı yokmuş” diyerek sade bir yaşamı savunmuş, Diyojen ise mal mülk tutkusunu reddederek dünyevi zenginliklerin insanı yorduğunu en uç örneklerle göstermiş. Ne müthiş örnekler bunlar.

​Hani bir de alıştığımız konfor düzeninden çıkmak lazım; internette, dışarıda satılan o arabalar, elektronikler, dijital oyuncaklar, kıyafetler, hepsi bizim rahatımız ( konfor) için üretilmiş ve birçoğu gereksiz. Ama bulaşık makinesinden temizlik robotlarına kadar zaten katbekat üstün bir konforla yaşıyoruz. Artık her çıkan yeni model, daha önce icat edilenlerin bir parça geliştirilmiş ve makyajlanmış hâli. İşte o konfor düşkünlüğüne kanmayıp sahip olduklarımızla yetinebilmek, işte tam istiğna dediğimiz şey bu.

​Sadeleşmek ve tüketim çılgınlığı hakkında daha derin bir bakış açısı kazanmak isterseniz, Saadettin Ökten hocanın bu konudaki söyleşisini mutlaka izleyin, beni çok etkiledi inanın.

Böyle Buyurdu Algoritma: Sahte Nietzsche ve Kiralık Mutluluklar

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken gözüme o meşhur görsel takıldı: Sisli bir dağ manzarası, durgun bir göl ve üzerinde devasa harflerle yazılmış bir söz: “Şu öğüdü vereyim sana: Başkasıyla gelen mutluluk başkasıyla gidecektir.” Altına da havalı bir fontla basmışlar imzayı: Nietzsche.

​Harika bir tablo, değil mi? Tam “Vay be, adamlara bak ne tespitler yapıyor” deyip hikayede paylaşmalık. Ancak küçük bir sorun var: Friedrich Nietzsche gibi hayatı boyunca bireyciliği, sancıyı ve varoluşun sert gerçeklerini savunmuş, üstelik “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te insanlığı sarsmaya çalışmış bir adama, kişisel gelişim koçu edasıyla “Şu öğüdü vereyim sana” diye cümle kurdurmak… İşte günümüz internet çağının en lezzetli ironisi bu. Nietzsche yaşasaydı ve kendisinin bıyıklı bir Motivasyon Guru’suna dönüştürüldüğünü görseydi, muhtemelen “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yerine “Böyle Buyurdu Algoritma”yı yazar, sonra da o sisli dağlardan aşağı koşarak uzaklaşırdı.

​Gelelim işin felsefi, ya da daha doğrusu “kiralık mutluluk” kısmına.

​Mutluluğu bir başkasının cebinde aramak, fırtınalı bir denizde kiralık bir can yeleğiyle yüzmeye benziyor. Yelek sizin değil; sahibi “Ben gidiyorum” dediği an, ortada ne yüzme kalıyor ne de suyun üstünde durma ihtimali. Bizler sanki kendi iç dünyamız birer çölmüş gibi, başkalarının hayatımıza birer vaha taşımasını bekliyoruz. Ama o vaha kiralık olunca, ilk rüzgarda kumların altında kalıveriyor. Kendimizi başkasının ruhuna demirleyen bir göçebe gemisi haline getiriyoruz; sonra o liman terk edilince ortada kalan biz oluyoruz.

​Sosyal medyadaki bu “sahte Nietzsche” aforizması usulca kulağımıza şunu fısıldıyor aslında: Kendi içindeki ateşi yakamayanlar, başkasının ocağında ısınmaya çalışır. Ama o ocak söndüğünde veya sahibi kapıyı kapattığında, karanlıkta donan yine kendileri olur.

​Belki de bu görseldeki tek doğru şey arkadaki o sisli dağ manzarasıydı. Çünkü mutluluğu sürekli dışarıda, başkalarının vadilerinde aradıkça, kendi zirvemizi görmek hiçbir zaman mümkün olmuyor. Kendinize ait olmayan bir mutluluğu sırtlanmak yerine, varsın kendi yalnızlığınızın bıyıklı filozofları olun. En azından valizini toplayıp gidecek bir “başkası” olmaz.

Sayaç Sıfırlandığında Yüzleşeceğim Ben

Geçen gün Instagram’da karşıma çıkan bir psikoloğun, Nietzsche’den esinlenerek sorduğu bir soru üzerine uzun uzun düşündüm. Kendisine yöneltilen o soruyu kendi içimde cevapladım ve ardından bu cevabın üzerine epey kafa yordum, tekrar tekrar…

​Hayatımı tamamen aynı şekilde, en ufak bir detayı bile değişmeden sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydım, bunu kabul eder miydim (eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmasaydım)?

​Diyelim ki “Evet” dedim… Böyle bir kabulden tam olarak nasıl bir memnuniyet devşirebilirim? Aynı acıları, aynı kırgınlıkları, aynı hataları tekrar tekrar yaşayacak olmayı bilmek… Belki de buradaki memnuniyet, hayatın kusursuz olmasında değil; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız her anı, başka türlü olamayacağını idrak ederek kucaklamakta saklıdır. Friedrich Nietzsche’nin Amor Fati dediği o derin kabulleniş gibi: Kaderini, onu değiştirmeye çalışmadan, varoluşun tamamına “Evet!” diyebilme cesaretiyle sevmek.

​Peki ya diyelim ki “Hayır” dedim… “Hayır” demek, bu hayatın kontrolünün tamamen bizde olduğunu gösterir mi? Bunu kim, nasıl ispatlayabilir? Çoğu zaman kontrol sandığımız şey, akıntıya karşı kürek çekerken hissettiğimiz kas yorgunluğundan ibaret değil mi? İrade adını verdiğimiz o his, belki de sadece bize sunulan sınırlar içinde oynadığımız küçük bir oyundur.

​Bana göre yaşam; mümkünler dahilinde bize imkanlar sunan, zamanı durmaksızın tüketen bir geri sayım sayacı. Zaman akıp giderken, aldığımız kararların ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının bir zorunluluktan ibaret olduğunu tartışmanın pek bir anlamı kalmıyor.

​Çünkü sayaç sıfırlandığında, hepimiz kaçınılmaz olarak o sayaç içindeki “ben” ile yüzleşeceğiz. Önemli olan, o an geldiğinde geriye dönüp bakmak değil; sayaç işlerken, o sahnenin içinde ne kadar sahici durabildiğimiz.

Kariyer Hedefim: Sessizce Çürümek ve Profesyonel Bir “Hayal Kırıklığı” Olmak

Merhaba sevgili okur. Veya “okumamayı tercih eden” sevgili okur, ya da bolca kitap alıp kütüphanesini doldurmayı amaç edinen sevgili sadece kitap seven insanlar.

​Bugünlerde herkes bir “kişisel gelişim”, bir “yenilenme”, bir “silkelenip kendine gelme” peşinde. Sosyal medyada sabahın 5’inde kalkanlar, buzlu suya girenler, “yeni ben” yüklemesi yapanlar.kendini karanlık odalarda izdivaya çekip insan detoksu yaptığına inananlar…

Hepsine bakıyorum ve içimden büyük bir Cioran klasiği yükseliyor: “Peki, ne olacak yani?”

​Geçenlerde tatil için gittiğim Edremit’te M. Cioran’ın o şahane eseri Çürümenin Kitabı’na denk geldim. Hemen aldım seyyar seyyar satış yapan bir abiden. Rastgele bir sayfasını açtım ve adam, ( Cioran) oturduğum çay bahçesinde daha kahvemi bile içmeden yüzüme gerçeği çarptı. Sanki hayatımın özetiydi okuduğum satırlar.

​Diyor ki beyefendi: “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet… geçmişinde bunlardan hiçbiri yok…”

​Valla ne yalan söyleyeyim, okuyunca bir an durdum. Dönüp baktım geçmişime. Büyük bir macera mı? Yok. Firari bir cinnet mi? Nerdeee, en fazla faturaları ödemeyi unuttuğum, ya da geçim derdiyle birikim yapma hevesiyle dolu bir dönem oldu. Yani anlayacağınız, geriye dönüp baktığımda Hollywood filmi olacak bir malzeme yok. Sıradanlığın konforlu (ve biraz da sıkıcı) kucağında yuvarlanıp gitmişim. Cioran haklı; iz bırakmadan kayıp gitme konusunda bayağı yetenekliyim sanırım. Beceriksikliğin bolca yeteğine sahibim fikrimce…

​Hani o “yeni yıla yeni benle giriyorum” diyenler var ya, onlara da bir çift lafı var Cioran’ın:

​“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar…”

​Ne kadar “yeni” bir işe başlasam, ne kadar “yeni” bir şehre taşınsam, hatta ne kadar “yeni” bir diyet denesem, sonuç hep aynı: Altı ay sonra yine aynı bunaltılı geviş getirmeyle, aynı iç sıkıntısıyla baş başa kalıyorum. Meğer insan kendi içinden kaçamıyormuş, sadece yer değiştiriyormuş. Yenilenme niyetim, hayatın o her zamanki “yüz buruşturmasıyla” karşılaşınca, balon gibi sönüp yine kendi içime düşüyorum.

​Yani sevgili okur, bu yazıyı okuduktan sonra hayatınızda büyük bir değişim yapmayı, kariyer basamaklarını hızla tırmanmayı veya dünyayı kurtarmayı planlıyorsanız, Cioran ve ben size sadece “hadi ordan! ” diyoruz.

​Belki de yapılacak en dürüst şey, bu büyük “yenilenme” yalanını kabul edip, sessizce çürümeyi kabullenmektir. Çürümek birlikte, özgürce 🙂

Ne demişler: Büyük umutlar büyük hayal kırıklıkları doğurur. Benim en büyük umudum artık, hayal kırıklığına uğramamayı öğrenmek.

​Şimdi izninizle, bu derin felsefi sorgulamanın ardından gidip bir çay daha koyacağım ve muhtemelen hiçbir şeyi değiştirmeden yaşamaya devam edeceğim.

​Çünkü ne demişler? Cioran okumak, depresyonun dibine vurmak ama yine de bundan tuhaf bir zevk almaktır. Çürürken bile yenilenme hevesinde olan varsa buyursun gelsin. Hiç bir şey sizi yeni ben’e götürecek kadar saf ve bakir değil anlayın.

Sıradan Bir Salı; Büyük Planlar, Küçük Çukurlar

Merhaba ey kırkevinkedisi takip edenleri, ya da denk gelenleri. Bugün yine nefes almayı başaran o seçkin azınlık olarak buradayız. Ayrıca ‘ben bu dünyaya neden geldim?’ diye ara ara, düşünenler siz de hoşgeldiniz. Hadi ama, yalan söylemeyin, hepimiz buradayız çünkü başka bir seçeneğimiz yoktu. Ve işte tam da bu noktada, o harika görsel ve felsefi yazı üzerinden konuşalım. O metin ki, size varoluşunuzun aslında ne kadar… sıradan olduğunu hatırlatmadı mı okuduğunuzda?

​Görüntüye bir bakın. Derin, karanlık, nemli toprağın içinde bir çukur. Ve içinde bir gökyüzü. Bu, bir mezarın içinde yattığınızda göreceğiniz son manzara değil; bu, sizin ve planlarınızın tam da yeridir. Ve metin… Aman tanrım, metin. O kadar doğru ki, acıtıyor. Ama acıyı biraz tatlılaştırıp üzerine krema niyetine bolca ironi serpelim.

​Metin ne diyor? “ÖLÜM SANA SIRADAN BİR GÜNDE, YARIM KALMIŞ PLANLARIN ORTASINDA GELECEK…” ( bu arada bu yazı Cins dergisinden alındı )

​Peki bu ölüm denilen şey kim ve bizden ne istiyor, orasına bakalım şimdi;

Ölümün bir ‘program’ı var ve çok dakik kendisi. Sanki bir ‘müdür’ gibi. ‘Tamam, Salı günü saat 10:00’da, senin o büyük sunumunun hemen öncesine bir ölüm randevusu yazıyorum.’ Hayır, hayır, o sadece geliyor. Sizin o çok önemli toplantınızı, o beklediğiniz terfiyi veya o yeni aldığınız televizyonu umursamıyor. O sadece… var. Ve sizin planlarınız? Onlar sadece… yarım. Ve bu harika! Çünkü planlarınız bittiğinde, o zaman gerçek bir problemle karşı karşıyasınız demektir: can sıkıntısı. Bu yüzden ölüm, size bir iyilik yapıyor. Sizi en meşgul olduğunuz anda yakalayarak, sonsuza kadar meşgul kalmanızı sağlıyor! Planlarınız asla bitmeyecek. Ne harika bir varoluşsal lütuf!

​”…VE DÜNYA SENSİZ DE YOLUNA DEVAM EDECEK.”

​Sizin ne kadar önemli olduğunuz, kendinizi ne kadar seksi ve güzel bulduğunuz, birikimleriniz, makam ve pozisyonunda feci önemsiz ve hiç bir anlam ifade etmiyor. Ah, o tatlı yanılgı. ‘Dünya bensiz dönemez.’ Aslında valla bal gibi döner. Ve muhtemelen daha hızlı döner. Sizin o çok önemli felsefi yazılarınız, o harika sanat eserleriniz, o ‘büyük’ fikirleriniz… hepsi sadece birer piksel veya birer kağıt parçası. Ve sizin o çok değerli ‘ben’iniz? O sadece bir kopyadan ibaret. Başkalarının fikirlerinin, başkalarının korkularının, başkalarının umutlarının bir karışımı. Ve dünya, bu kopyayı sildikten sonra, yeni kopyalar oluşturmaya devam edecek. Ve siz? Siz sadece bir ‘tıklama’ olacaksınız. Bir ‘beğeni’. Bir ‘yorum’. Ve sonra, sonsuza kadar unutulacaksınız. Ne kadar harika bir özgürlük!

​Peki, bu görsel ve bu metin bize ne anlatıyor? Bize, varoluşumuzun aslında ne kadar… saçma olduğunu anlatıyor. Ve bu harika! Çünkü saçmalık, bize bir hediye sunuyor: ironi. İroni, bize bu saçmalıkla başa çıkma ve onu kucaklama gücü veriyor. İroni, bize hayatın bir şaka olduğunu ve bizim de bu şakanın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve eğer şakayı kucaklarsak, o zaman gerçek bir özgürlüğe kavuşuyoruz.

​Bu yüzden planlarınızı yapın. Ama onları bitirmeyi sakın ummayın. Yarım kalsınlar. Dünyayı kurtarmaya çalışın. Ama dünyanın sizi umursamadığını bilin. Felsefe yapın. Ama felsefenin de bir şaka olduğunu unutmayın. Ve en önemlisi, gülün. Gülün bu saçmalığa. Gülün kendinize. Ve gülün bu görseldeki o harika mezar manzarasına. Çünkü bu manzara, size aslında ne kadar… hiçbir şey olduğunuzu hatırlatıyor. Ve bu hiçlik, size her şeyi yapma gücü veriyor.

​Sonuç olarak, hayat bir şaka. Ve felsefe de bu şakanın en komik parçası. Hadi o zaman, gülmeye ve şakanın bir parçası olmaya devam edelim. Ve eğer ölüm gelirse, o zaman onunla birlikte gülmeye ve bu harika planlarımızı yarım bırakıp başka bir planın parçası olmaya devam edelim. Ne harika bir varoluş!

” Ölmeden önce ölünüz ” tavsiyesini küçümseyerek dinleyip dudak büken arkadaşın varsa, onada gönder birlikte gülün. Ağlamak zor gelir ya hani, gülmenin kolaylığını yaşayın.

Bir Eğitim Efsanesinin Karanlık Yüzü: Rousseau Çocuklarını Neden Terk Etti?

Hepimiz zaman zaman söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan insanlarla karşılaşımışızdır.

Meselâ bu tiplerden biri de Jean-Jacques Rousseau.

Eğitim üzerine yazdığı eserlerle çığır açan, çocukların doğasına saygı duyulması gerektiğini savunan bir düşünürün, kendi öz çocuklarına ne yaptığını öğrendiğimde gerçekten büyük bir şok yaşadım. İnstagram da gezinirken kitap penceresi isimli bir sayfada gördüm bu bilgiyi. Başta inanmadım. Çünkü sosyal medyada ki her bilgi teyide muhtaçtır. Sonra ufak bir araştırma ile emin oldum. Herif gerçekten çocuklarının tamamını ölüme terk etmiş! Şimdi bu yazıda, çocuk eğitiminin öncüsü sayılan Rousseau’nun kendi hayatındaki o büyük çelişkiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

​Rousseau’nun bu sarsıcı hikâyesi, Paris’te yaşadığı dönemde Thérèse Levasseur adında bir kadınla tanışmasıyla başlıyor. Thérèse zamanla onun hayat arkadaşı olmuş ve ilerleyen yıllarda evlenmişler. Rousseau’nun kendi aktardıklarına göre, yaklaşık 1746 ile 1752 yılları arasında Thérèse beş çocuk dünyaya getirdi. Ancak hikâyenin acı ve karanlık tarafı tam da bu doğumlarla birlikte şekillenmeye başladı.

​Tüm bu yaşananlar bir tarihçi iddiası ya da kulaktan dolma bir dedikodu değil; olayı bize doğrudan anlatan kişi Rousseau’nun kendisi. Yazar, meşhur İtiraflar adlı eserinde beş çocuğundan da açıkça söz etmiş. Rousseau’nun anlattığına göre, doğan çocukların tamamı doğumlarından çok kısa bir süre sonra Paris’teki bir kimsesiz çocuklar kurumuna, yani Hôpital des Enfants-Trouvés adı verilen terk edilmiş bebeklerin kabul edildiği bakımevine bırakılmış.

​Peki bu herif bu bebekleri nelerin beklediğini biliyor muydu? Muhtemelen evet. Çünkü o dönemde bu tür kurumlardaki koşullar son derece ağırdı, hastalıklar yaygındı ve bebeklerin hayatta kalma ihtimali oldukça düşüktü. Nitekim Stanford Encyclopedia of Philosophy bu durumu özetlerken, 18. yüzyıl Fransa’sında bir çocuğun bu kurumlara bırakılmasının onlar için neredeyse kesin bir ölüm anlamına geldiğini vurgulamış. Çocukların kesin akıbeti bugün bile tam olarak bilinmiyor; bu yüzden “beşi de kesin öldü” demek tarihsel olarak doğru olmasa da, durumun ne kadar vahim olduğu ortada.

​İşin en aldatıcı ve çelişkili kısmı ise tüm bu olaylardan birkaç yıl sonra gerçekleşti. Takvimler 1762’yi gösterdiğinde Rousseau, belki de pedagoji tarihinin en önemli eserlerinden birini yayımladı: Émile ya da Eğitim Üzerine. Kitabında eğitimde devrim yaratacak harika fikirler savunuyordu. Ona göre eğitim, çocuğun doğal gelişimine kesinlikle uygun olmalıydı; çocuklar sadece emir dinleyen pasif figürler olmamalı, ezberci eğitim terk edilip çocuk deneyerek ve keşfederek öğrenmeliydi. Ancak ne acıdır ki, eğitimde çığır açan ve çocuğun doğasına saygı gösterilmesini savunan bu adam, kendi beş çocuğunun hiçbirini büyütmedi ve onlara tek bir gün bile babalık yapmadı.

​Bir yanda çocuk eğitimine yön veren dahiyane teoriler, diğer yanda yetimhane kapısına bırakılan beş bebek…

Peki sen bu konuda ne düşünüyorsun şimdi? Çocuklarına zerre merhamet etmeyen, onları başından atan bir düşünürün eserlerini değerlendirirken, kendi özel hayatındaki bu büyük çelişkiyi göz önünde bulundurmalı mıyız? Yoksa  “aman canım, adam yapmış bir hata, önemli olan bize açtığı o ufuk” gibi aptalca bir kabule mi yaslanmalıyız?