Duvarlardaki Sessiz Çığlık: Peki Sen Şükredenlerden Misin?

“Sonra o da bana sordu; Peki sen şükredenlerden misin?”

​Aslında ne kadar sade, değil mi? Ama bir o kadar da ağır bir soru. Hayatın koşturmacası içinde, günlük telaşların ve bitmek bilmeyen dertlerin arasında kendimize sormayı en çok unuttuğumuz soru belki de bu.

​Hayat bize hep eksiklerimizi gösterir. Daha iyi bir iş, daha konforlu bir ev, daha hızlı bir araba ya da sadece yarının kaygısı… Gözümüz hep “olmayanlarda” takılı kalır. Elimizde olanların, nefes alabiliyor olmanın, sevdiklerimizin varlığının ya da sadece başımızı sokacak bir çatının altındayken içtiğimiz bir bardak sıcak çayın konforunu kaç kez fark ederiz? Çoğu zaman varlığın kadrini, ancak onu kaybettiğimizde anlarız. İşte duvardaki o yazı, tam da bu körleştiğimiz anlarda yüzümüze sert ama şefkatli bir tokat gibi çarpar.

​Asıl şükür, işler belalardan sıyrıldığımız zaman söylediğimiz şükür değil. Her şey iyi giderken, her şey rutinken, normalken söylediğimiz şükür. Çünkü bir belanın defni ya da bir kaza sonrasında atlattığımız her badirede zaten şükrediyoruz. Ama önemli olan, o normal zamanda önemsemediğimiz, rutin anlarda şükrü her zaman görev edinmek.

​Şükretmek, sadece her şey güllük gülistanlıkken “Çok şükür” demek değildir bence. Asıl şükür, fırtınaların ortasında savrulurken bile “Hâlâ umudum var, hâlâ ayaktayım” diyebilmektir. Hayatın getirdiği yükler omuzlarımızı ezdiğinde, bardağın boş tarafına bakmaktan vazgeçip doluya ya da hiç değilse damlalara odaklanabilme becerisidir.

​Aynı zamanda şükretmek bize Allah’tan ümit kesilmeyeceğini de gösterir. Çünkü inanan bir insan hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmez.

​O yüzden, bugün bu yazıyı okurken ya da biri sana bi an sorarsa, küçük bir mola ver ve kendine aynı soruyu sor:

​Gerçekten şükredenlerden misin?

​Belki de her şeyi akışına bırakıp, sahip olduğumuz küçük güzelliklere “İyi ki varlar” deme vaktimiz gelmiştir. Kim bilir?

Antony’nin İtirafı: Akıldan İmana 50 Yıl Sonra Gelen Teslimiyet

Antony Flew’u tanıyor musunuz? Kendisi dünyada neredeyse ateizmin en büyük savunucularından biriydi, hatta ateizmin kitabını yazan adamdı diye bilinir. Elli yıllık ateist kimliğiyle bilinen ve 2010’da vefat eden Antony Flew’un kaleme aldığı “Yanılmışım Tanrı Varmış” kitabı, bence günümüz dünyasındaki sekülerizm tablosunu anlamak için kritik bir örnek. Modern hayatın getirdiği sekülerleşme dalgası, birçok insanın inancı sorgulamasını, inananların yaptığı yanlış davranışlara bakarak dinden soğumasını veya temel dini eğitimden mahrum büyümesini tetikliyor. Bence asıl mesele, kibrin ve gururun ötesine geçebilmekte. Çocukların ergenlik dönemlerinde bu akımlara kapılmaması için okul müfredatında veya din derslerinde bu tür ibretlik hayat hikayelerinin anlatılması kesinlikle şart. Hem inanç süreçlerindeki teslimiyet ve samimiyet, hem de yaşanılan hayatın doğruluğu, insanda inancın sürekliliğini belirleyen en temel unsurlar haline geliyor. Sonuç olarak, inanç yolculuğu, mantığın ötesine geçen derin bir teslimiyeti ve kalbi bir uyanışı gerektirir, tıpkı Antony’de olduğu gibi. Bence bu kitap, arayışta olan veya yeni bakış açıları kazanmak isteyen herkese, özellikle de ateistlere mutlaka okunmalı ve tavsiye edilmeli.

Dua Memurluğundan Araftaki Vicdanlara: Seküler Taziye Yankıları

Bir insanın ardından edilen dualar inançların, kültürel bağların ve kişisel derinliklerin net bir yansımasıdır. Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası sinema ve sanat dünyasından gelen bazı seküler taziyeler, zannedersiniz ki kıyameti koparttı. Kimi çevreler klasik İslami ritüellerin dışındaki temennileri hoşgörüyle karşılayıp herkesin kendi inancınca anma hakkı olduğunu savunurken, bazıları ise dini muhafaza kalkanını hemen kuşanıp adeta bir sorgu memuru edasıyla devreye girdi.

​Acaba bu seküler taziyeleri eleştirenlerin, ölen kişinin inancını tek tek teyit etme zorunluluğu mu var? Tabii ki yok. Ancak bu eleştirilerin arkasında, toplumsal kutuplaşmanın ve “biz daha güçlüyüz” algısının devam etmesi için çabalayanların, buradan nemalanmak isteyenlerin parmağı olmasın? Farklılıklara saygı duymak yerine, kutuplaşmayı körükleyen bu sözde dindar entelektüeller, aslında kendi duruşlarını sorgulamalı.

​Gerçekten bir Müslüman kötülüğe kötülükle mi karşılık vermeli, yoksa karşısındakini küçük düşürmeden, yargılamadan hakikati ve inancın özünü sabırla anlatmalı? Ne yazık ki, sosyal medyada sürekli bir savunucu kalkanı giymiş sözde entelektüeller, bu ayrımı yapmadan doğrudan suçlu ilan etmeyi tercih ediyor. Hâlbuki asıl mesele, hakikati yargısız infazla değil, anlayışla ve sevgiyle yansıtabilmektir.

​Bu entelektüel Müslüman arkadaşlar, eğer bu ayrımı yaparlarsa, iki kutup arasında kalan ve hakikati arayan geniş bir kitleye hitap etmiş olurlar. Kitlelerini yanlarına almak istiyorlarsa, bu arafta kalmış insanların kafasındaki soru işaretlerini giderecek doğru yolu anlatmaları gerekir. Seküler kesim kendi yolunda bildiğini yapıyorsa, Müslümanlar buna uyarak aynı hataya düşmemeli; aksine, araftaki objektif arayışları hakikat tarafına çekebilmelidir. Bu noktada, dindar entelektüeller aslında kendi duruşlarını sorgulamalıdır.