Kuzeyin Soğuk Konforu: Mutluluk Anketleri Neyi Görmezden Geliyor?

Yine o dönem geldi; dünya mutluluk raporları açıklandı ve tahmin edin bakalım kimler zirvede? Finlandiya, Danimarka, İzlanda… Yani o buz gibi, herkesin kendi kabuğunda robotik bir şekilde yaşadığı, sıcacık bir sohbete hasret ülkeler. Sorsan hepsi çok memnun. Çünkü cepleri dolu, düzenleri tıkırında.

​Ama mutluluk dediğin şey, o soğuk konfordan mı ibaret gerçekten? Afrika’nın bir köşesinde, belki bir kulübede, hayatın tüm dertlerinden uzak sadece anı yaşayan o insan, Finlandiyalıdan daha mı mutsuz? Ya da o sıcak Akdeniz insanı? Bana kalırsa bu memnuniyet araştırmasına mutluluk deyip geçmek büyük haksızlık. Asıl mutluluk, o zorlu şartlar arasında yakalanan o küçücük neşe anlarında saklı. Evet sosyal imkan ve destek belki büyük memnuniyet veriyor, ama gerçek mutluluğun o sıcak insani bağlarla ilgisi olduğunu herkes çok iyi biliyor.

​O yüzden bence bu anketlerin hepsi baştan düzenlenmeli. Gelir durumu ve sosyal destek gibi dış faktörleri bir kenara bırakıp, insanları gerçekten mutlulukla dolduran o küçük şeylere odaklanmalı. Toplumların hobilerine vakit ayırabilme becerisi, aile içindeki huzur ve samimi ilişkiler baz alınarak yapılacak yeni bir araştırma, işte bize o zaman gerçek mutluluk haritasını sunacaktır. Niyetim Türkiye’yi ilk beşe sokmak tabii ki değil, ( keşke girsek) bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum ama listede en azından belki iki Afrika ülkesi, belki bir Akdeniz ülkesini de görmüş oluruz.

Yazmanın Sancısından Kabullenişe

Sevgili Dostum Tolstoy,

​Sana yine yazamamış olmanın mahcubiyeti içerisindeyim; bu uzun suskunluğumun derin bir nedeni var. Hayatımın en büyük farkındalıkları, herhalde bu yaşıma denk geldi. Son dört beş aydır her şeyin farkında olmak, bütün yanlışların ve doğruların muhasebesini yapmak tek işim oldu sanırım.

​Tüm bu doğru ve yanlışları ayırt etmeme rağmen, yoluma nasıl devam edeceğim konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşadım. Hayat, seninde çok iyi bildiğin gibi insanı öyle bir yoruyor ki, verdiğin kararların arkasında durmak çok büyük cesaret gerektiriyor. Bu cesareti taşımak için uzun vadeli bir sabır ve tünelin ucundaki ışığı görebilmek gerekiyor. Bulduğum zamanlar ara ara olsa da, şu an tünelin ucundaki o ışığı göremiyorum.

​Doğru bildiğim kararları uygulayabilecek cesareti bana ancak Onun( Allah’ın) vermesini bekliyorum. Belki de huzur, tüm sorulara cevap bulmakta değil, o cevapların ağırlığını bırakıp akışa teslim olmakta gizlidir. Bunu heralde deneyimlemiş olanlara sormak lazımdır.

​İşte tam bu noktada, yazmak benim için bir zorunluluk olmaktan çıkıp, içimdeki sessiz kabullenişin sesi haline geldi artık. Bundan sonraki süreçte, yolum hayırla dolsun ve Rabbim bana ancak hayırla dolu olanı sevdirsin diye dua ederek  bitiriyorum mektubunu. Sevgili dostum sen de yattığın yerde huzurlu uyumaya devam et inşallah.

Bilgi ve kültürün yetemediği yerde..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Merhaba.

​Bence şu hayatta huzurlu ve mutlu olmak için bilgi ve kültür dışında bir şeye daha ihtiyaç var:

​AHLÂK’A!

​Beni hayatta çok yoran şeylerden biri de bilgi ve kültür yönünden kendini geliştirmiş insanların kurnaz, kalbi sürekli fesatlığa çalışan ve ikiyüzlü olanların amellerine şahit olmaktı. Hele hele yaşları ilerlemiş olanları daha bir sinir bozucuydu…

​Böyle insanlar tanıdığımda “Böylesine karakter fakiri olmalarının bir sebebi olmalı mutlaka.” diye düşünüyordum ister istemez. Mutsuz bir çocukluk mu, yoksa çok şımartılmış bir çocuk olmaları mı onları bu hâle getirmişti?

​İşin güzel yanlarından biri de böyle insanların doğruluk ve dürüstlük adına her türlü erdemi bilip, hatta çevresindeki insanlara tavsiye ederken tam ters mantıkta doğruyu kendi hayatlarında yaşayamamalarıydı. Kendini, çevresine hep iyi bir vatandaş olarak tanıttığını zanneden bu tipler, aslında az bir yaşanmışlık sonrası ne denli zayıf bir karakter olduklarını hemen ortalığa saçiveriyorlardı fark etmeden. Başkasının dedikodusunu ballandıra ballandıra anlatan bu tipler, iki gün sonra sizin dedikodunuzu başkasına yapmayacağının garantisini veremezdi size hiçbir zaman. Rabbim, menfaat peşinde koşan bu tipleri her daim benden uzak tutsun inşallah.

​Sağlıcakla kal…

​Tevfik Sadi

Mutluluk,süreklilik ve keyfi bir kişilik vefatı üzerine..

 

Sürekli mutlu olmaya çalışmak bir gaye mi?

​Hedef mi?

​Yoksa bir mecburiyet mi?

​Dua ederken ya da içinde bulunduğumuz dost meclislerindeki sohbetlerinizde öncelikli olan ilk cümle, sağlık temennisidir. Akabinde huzur ve yetecek kadar para isteyen bir insanın, dünyadan bekledikleri sıralamasında mutluluk denilen anlık sevinçten hiçbir şekilde bahsetmezken dünyayı sürekli mutlu olunacak bir yer olarak nitelemesi ne ilginçtir!

​Bu bir çatışma hali…

​Bu, insanın kendisiyle bir sürtüşmesidir.

​Sürekli mutluluk hayali ne saçma bir hastalıktır!

​Tüm beklentileri kendi yaşam arzumuza göre şekillendirmeye, dünyayı böyle dizayn etmeye çalışmak; zamanı koca bir küre hâlinde boşa harcamak değil de nedir?

​Bireyselliğimizde boğulduğumuz bu yüzyıl, kanser hastalığından bile beter bir süreçtir.

​Kişiliğin, onurun, empatinin ve vicdanın ölmesi; fakat buna rağmen herkes gibi olma, herkes gibi yaşama hevesiyle içi boş, yapay mutluluklara tutunma çabası insanı yaşarken öldüren tek hastalıktır. İşte bu yüzden kanserden de tehlikelidir. Kanser bedeninizi ele geçirmeye çalışır; siz yaşamak için savaşır ve pes etmeden bu süreyi uzatmaya çalışırsınız. Fakat “kişilik boğulması” dediğimiz bu hastalık, hiç fark ettirmeden sarar ruhunuzu. Yakalandığınızı anlamazsınız. İşte bu yüzden mücadele edecek en ufak bir gayret dahi bulamazsınız.

​Bu hastalığa toplumsal olarak toptan yakalanmış olmamız da tüm belirtileri gizleyen ana nedendir.

​Başkalarının eşya sevgisi, içinden çıkılmaz garip aşk serüvenleri, sınırsız özgürlük ütopyaları zamanla sizin de hayat gayenize ve amaçlarınıza dönüşür. Bu hastalık, dünyaya gelme sebebinizi her daim mutlu olma gereksiniminize bağlar.

​”Doğru” kavramını kendinize göre şekillendirip tüm yanlışları aklarsınız artık şuursuzca.

​Görecelilik denilen farklılıkları baş tacı edersiniz; çünkü göreceliklerin ruhunda ayrışma ve muhalefet barınır. “Elalem ne der?”, “Allah ne der?”, “Vicdan ne der?” gibi tüm sorgulamaları kapatırsınız zihninizde.

​”En kıymetli benim bu hayatta,” cümlesi hayat parolanız olur. Halbuki bu parola sizi hiçbir yere taşımaz; elinizde kalan, yalnızca muğlak bir mutluluk planlamasıdır. Faydası sadece anlıktır. Geri kalan tüm insanlık, doğa, çevre ve dünya; zihniyetinizde sadece size hizmet edecek araçlara dönüşür.

​”Mutsuz yaşayamam artık,” gibi melankolik bir felsefe geliştirirsiniz. Sizin etrafınızda dönmeyen her şey değersizdir ve derhal değiştirilmelidir.

​Oysa mutluluk, bu dünyada bir amaç değil, bir araçtır. Huzur ve sağlıktan beslenir; kaynağı ancak bu ikisidir. Çünkü sağlıksız ve huzursuz bir yaşamda kim anlık mutluluklarla ayakta kalabilir?

​Eşyalar, elbiseler, arabalar, evler, moda, imaj, teknoloji ve tatiller; bu sürekli mutluluk arayışınızda sizi sizden alıp geriye sadece bedensel bir insan posası bırakır.

​Oysa mutluluk, kendinden sıyrılabilmektir. Başkaları vesilesiyle gelen memnuniyetlerdir. Sende olanın başkalarında da var olabilmesidir; yoksa başkasının olanı elde etme arzusu değil…

​Mutlu olmak için yer ve zaman kollamayın artık. Çünkü mutluluk plansızdır, doğaçlamadır. Hesap kitap tanımaz.

Türk işi IKIGAI nasıl yapılır?

Dünyanın en prensipli, en dsiplinli ve en huzurlu milleti kim desem, aklınıza hemen uzakdoğu ülkeleri gelir kesin..

Yani bunlarda ya çin’li ya da japondur dersiniz. Aynen öyle bu insanların fıtratında çalışmak, çalışmaktan mutlu olmak ve de düzen doğuştan gelen bir erdem sanki. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Çinlilerin meşhur atası Konfiçyus’un bir sözü geldi simdi aklıma. “Uyumak için kolum( üstüne başını koyuyormuş) yemek içinse pirincim var daha ne isterim?” diyor zatı muhterem. Gerçekten öyle insan dünyada ne kadar az beklentiyle yaşarsa o kadar huzurlu oluyor. Çinlilerde aza kanaat eden ve mütevaziliği elden bırakmayan bir millet.

Ve bu yaşam biçimlerinin bir adı var elbet. Bu felsefenin adı da “IKIGAI.” Yalnız IKIGAI, Çinlilerin değil Japonların yaşam tarzının adı.

Japonya’da Okinawada yaşayan bir halk var. Dünyanın en yaşlı ihtiyarları burada. Ortalama 100 sene ömürleri var.

“IKIGAI” iki sözcüğün birleşmesinden oluşuyor. “IKI” hayat, “GAI” hedef, amaç ve gaye anlamına geliyor. Yani ikigai bir hedefe, gaye ya da arzuya hiçbir zorlama olmadan içten ve kendiliğinden bağlılık hissetme duygusu.Bu insanlar sabah uyandığınızda ‘İyi ki yaşıyorum’, ‘İyi ki hayattayım’ demeyi düstur edinerek yaşıyorlar.

Tabi biz bu insanlar gibi bir ortamda stresten uzak yaşayamıyoruz ama bizimde kendimize göre bir ikigaimiz olmalı. Bunu felsefeye geçmek için önce bir takım sorulara bir takım elestirel cevaplar bulmalıyız..

Meselâ bu hayatta beni en çok mutlu edecek şey nedir ve gerçekten ben ne yapmak istiyorum? diye bir soru sorun kendinize. Sonra ben neyi seviyorum ve enerjimi neler yükseltiyor diye sorun. Devamında benim yetenekli olduğum alanlar ne diye sorun. Ve de sevdiklerinizin kıymetini ne kadar bilip ne kadar bilmediginizi sorun. ( İnanın kıymet bilmiyoruz )

Hepimiz dünyada hep mutlu olmak, huzurlu olmak gibi bir amaç güderken bunu temin etme yolunun genelde para olduğunu sanıyoruz. Fakat bu yanlış. Çünkü para bir araç ve hep bir araç olarak kalacak. Kendimizle barışıklığımız ise bizi şu hayatta en mutlu edecek şey. Çünkü bunun için yalnızca sağlığa ve kimsenin eline bakmayacak kadar paramızın olmasına ihtiyaç var.

Şimdi düşünün bakalım siz kendi ıkıgaı’nızı nasıl oluşturabilirsiniz?