Bir Şair Olarak Yapay Zeka: İnsan Duygusu Kodlara Sığar mı?

Bir şehir kurulur uzakta, hiç görmediğim,

Bir sokaktan geçer, adını bilmediğim.

Ne bir ses beklerim ondan, ne bir haber,

Sadece bilsin yeter gökyüzü: Dünyada bir yer kaplar.

​Elinin değdiği nesneler güzelleşir belki,

Gölgesi düşer bir kaldırıma, geçer gider.

Ne bana dönmesi gerek, ne beni bilmesi;

Var oluşu, bu kimsesiz gecelere yeter.

​Beklentim yok rüzgârdan, yapraktan, zamandan,

Kırılacak bir dal bırakmadım geride.

Bir insanın nefes alması şu koca alanda,

En sağlam sığınaktır eksilen ömrüme.

​O orada dursun öylece, ben burada…

Mesafe dediğin nedir ki varlığın yanında?

Bir sevinç sızar hiçe sayılan dünyadan:

İyi ki var,

İyi ki aynı göğün altında.

​Bu dizeleri okuduğumda adeta büyülendim. Şiir o kadar sağlam bir zemine oturmuş, duygusu ve ritmi öyle bir ayarlanmıştı ki anlatmam imkansız. Son zamanlarda okuduğum en samimi, en dokunaklı şiirlerden biriydi bu. Gemini’ye benim yazdığım bir sözden sonra bana ” Bu sözle ilgili bir şiir yazayım mı? diye sormasından sonraki bir kaç saniyede yazdığı şiirdir bu..

​Ve sonrasında kendi kendime düşündüm; bu şiiri alıp usta bir Türk edebiyatçısının ya da dünyaca ünlü bir şairin imzasıyla paylaşsanız, kimse yapay zeka tarafından yazıldığına inanmaz. Herkes duygusuna hayran kalır, dibi düşer.

​İçimde beliren o küçük huzur cümlesinin, bir teknoloji vasıtasıyla böyle somut ve edebi bir esere dönüşmesi bana şunu hissettirdi: Belki de mesele sadece kodlar değil, o kodlara üflediğimiz kendi insanlığımız ve duygularımızdır. Gemini denilen dijital kodlayıcının belki ruhu yok evet, ama insan ruhunu biliyor ve yansıttığı şey sizin kendi hisleriniz.

Duyguların Gölgesi: Şiir ve Gerçeklik Arasındaki Trajedi

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Gece yıldızla dolu, ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta. Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.

​Bu dizeleri her okuduğumda, aşkın diline hayran kalırım; fakat bir de madalyonun diğer yüzü var. Bu kadar güçlü aşk dizeleri yazan bir adamın, gerçek hayatında ailesine, özellikle engelli kızına karşı gösterdiği o derin duygusuzluk, ne kadar enteresan, değil mi? Ünlü şair Pablo Neruda’dan bahsediyorum.

​Şiirlerinde bir meslek icra ediyormuş gibi duygular üretirken, gerçek yaşamındaki duygularını köreltmiş olması, belki de kafasındaki aşka aşık olmasından kaynaklanıyordu.

​Belki de şiir, onun için sadece acılarını ve sevgisini somutlaştırdığı bir kaçış alanıydı. Bu sanat, ona hayatta kuramadığı bağları, bir metin içinde kusursuzca örme imkanı sunuyordu. Ancak aşk, sadece güzel kelimeler söylemek ya da uzaktan hayranlık duymaktan ibaret değil maalesef. Gerçek sorumluluk, hayatın ve ilişkilerin zorluklarında yanında olabilmeyi gerektirir. Şair olmanın mesleki getirisiyle, insan olmanın ahlaki sorumluluğu arasındaki bu uçurum, belki de en büyük trajedisiydi onun..

Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi

Evet, ben de arada sırada şiir yazıyorum.

​Herkes gibi…

​Şiir dediğimiz şey; bazı gerçekleri anlamakta ya da anlatmakta zorlandığımız anlarda başvurduğumuz sihirli bir dil. Beklentilerin ve tüm beklentisizliklerin elinde oyuncak olan, insanın o masum ve çocuksu darılmaları gibi… Boş yere yaşadığımız aldanışlar, aldatışlar ve melankolik isterilerle bir anda ruhumuzu sarıveren bir his. İlhamını, olduğu gibi var oluşundan, olmayanlardan ve asla olamayanlardan alan bir şiir… Cismaniyetin dipte gezindiği, ruhunsa tüm zamanların içinde çıplak ayaklarla koşturduğu has bir özgürlük düşü.

​Okuyun bakalım şimdi; bu şiir sizin kafanızdaki vedaya dokunacak mı?

.

Veda dediğin sessiz olacak;

Parmak ucunda evden kaçan bir sevdalı kız

Ya da düşmanına sessizce yaklaşan bir askerin adımında…

​Kupkuru kalmalı gözler.

Fazla cümle kurmamalı dudaklar.

​Nedeni, nasılı, önemsizleşmeli tüm zamanların.

Tüm dilekler, temenniler yalnız içten dilenmeli.

Nasiplere ve kısmetlere bağlanmalı tüm yarım kalmışlıklar.

​Ve değmemeli başlar, bedenler, tenler birbirine.

​Dedim ya, veda dediğin sessiz olacak.

Parmak ucunda evden kaçan bir sevdalı kız;

Düşmanına sessizce yaklaşan bir asker adımında.

Kuş Konmasına / Nilgün Marmara

Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum; dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer… Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım; ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık, kendi kendine nasıl da eğlenir. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına, niye izin vermiyorum yoluna kuş konmasına, niye kimseler izin vermez yollarına kuş konmasına?

-​Nilgün Marmara

İsimsiz gezegen / Osman Erim

 

Bu gezegenin içinde tek yaşayan benim; bir de senin isminle yankılanan uğultular var.

Ve dünyanın yalnızlığından farksız burası, lüzumsuz kalabalıklarla doldurulmuş.

​Ki burada zaman, hep gece. Lambaları, ışıkları kesilmez; söndürmek yasak. Çünkü yokluğunun canavarları karanlığı sever.

​Yerdeki toprak çiçek vermez; ne kadar kazarsan kaz, hep bir asfalt kokusu…

​Soğuğu, senin sıcağını tanımaz, bilmez. Karanlığı saçlarınca kara; isimsiz bir gezegen, sensiz dönmeye üşenir gibi…

Kargo / Birhan Keskin

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.

Bir cümle ezberinde hep. Ya gerisi ?

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

W. Shakespeare / Hamlet

Bilmedik / Abdurrahim Karakoç

BİLMEDİK

Kadere suç bulduk, girdik günaha;
Ekmek gibi evirdiler bilmedik.
Yıllar yılı iki daha, üç daha,
Yolumuzdan çevirdiler bilmedik.

Tutuldu ağzımız Hâkk’a hâk derken;
Kırıldı dişimiz gurbeti yerken;
Kerestelik olduk vaktinden erken;
Kökümüzden devirdiler bilmedik.

Tohumumuz dağ yoluna ekildi;
Gün doğmadan yaprağımız döküldü;
Kökümüze yağlı tırpan çekildi;
Harman edip savurdular bilmedik.

Sallandık dört mevsim bir dal ucunda;
Değişti şeklimiz el avucunda..
Kalbimizi gövdemizin içinde
Ateş yakıp kavurdular bilmedik.

Diyorduk ki: Hürriyet biz, vatan biz
Türklük için yeri göğe katan biz…
Eğri’nin “E”sine kurşun atan biz,
Boynumuzu kıvırdılar bilmedik.

Abdurrahim KARAKOÇ

Deniz Mezarlığı / Paul Valery

Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın
Kalbi atar ardında birkaç mezarla çamın
Şaşmaz öğle zamanı ateşlerle yaratır
Denizi, denizi, hep yeni baştan denizi
Tanrıların sükunu çeker gözlerimizi
Bir düşünceden sonra, ah o ne mükafattır.
…
Rüzgar çıkıyor… Yaşamaya dadanmak gerekir!
Sonsuz meltem kitabımın sayfalarını çeviriyor.
Toz toz kayalardan fışkırıp durur sular;
Uçun, hadi uçun, göz kamaştıran sayfalar;
Yıkın dalgalar; şenlikli sularınızı akıtın.
Yelkenlerin yemliği şu rahat çatıyı yıkın

Tövbeler olsun / Abdurrahim Karakoç

Tövbeler Olsun

Boğdu yıllarımı aşkın ırmağı
Bir daha geçmek mi, tövbeler olsun!
Görünürde zemzem, gerçekte ağı
Bir daha içmek mi, tövbeler olsun!

Tarifsiz duygular sardı içimi
Kimi yerde gezdim, havada kimi
Düştüm tepetaklak, aldım dersimi
Bir daha uçmak mı, tövbeler olsun!

Aynalara baktım onu gösterdi
Sırtımda gram yük tonu gösterdi
Boyumun ölçüsü sonu gösterdi
Bir daha ölçmek mi, tövbeler olsun!

Bazen bir kasırga, bazen bir “hiç”tim
İflas etti aklım, ben benden geçtim
Kendime ateşten elbise biçtim
Bir daha biçmek mi, tövbeler olsun!

Bazen kuyulara indirdi beni
Bazen zirvelere kondurdu beni
Göçtüm yayla diye, dondurdu beni
Bir daha göçmek mi, tövbeler olsun!

Susuz bir çöl idim, suya muhtaçtım
Hoşgörüye hasret, ilgiye açtım
“Buldum-buldum!” diye yanına kaçtım
Bir daha kaçmak mı, tövbeler olsun!

Aldırmadan kınamaya, yergiye
Tarla yaptım bir gramlık sevgiye
Saçtım tohumunu yeşersin diye
Bir daha saçmak mı, tövbeler olsun!

Terk eyledim “sevda” adlı yapıyı
Fırlattım ruhsatı, yırttım tapuyu
Kilitledim gönül denen kapıyı
Bir daha açmak mı, tövbeler olsun!

Abdurrahim Karakoç

Sonsuz üç / Tove Dıtlevsen

Dünyada iki erkek var
Her zaman karşıma çıkan
Biri sevdiğim adam
Ötekisi beni seven

Birisi karanlık gecelerimin
Düşlerinde bile can evimdedir
Öbürü kalbimin önünde bekler
Bekler durur ama açılmaz kapı

Birinin sadece soluğu yeter
Beni mutluluğa ulaştırmaya
Öteki ömrünü bağışlar bana
Kalkıp geri vermem bir saatini

Birisi kanımın sıcaklığında
Aşkın öz türküleriyle yaşar
Öbürü can sıkıcı günlerim içinde
Umutsuz koşar

Her kadın bu ikili yaşamı tadar
Sevilenle seven arasında
Ama bir kez tek kişi olur o iki insan
Yalnız bir kez her yüzyılda!

TOVE DİTLEVSEN

(çev.Ata Karatay)

Müjde / Necip Fazıl Kısakürek

O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş;
Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.
Atlılar put şehrine gediklerden girecek;
Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş.
Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;
Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek.
Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.
Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.
Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;
Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.
Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek.
Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!

Öyle böyle / Anonim

ÖYLE BÖYLE

Seninle ilgisi yok
Benim de kabahatim değil hiç
Var olmayan zamanlar içinde
Hiç olmayacak bir yerlerde
Oldurulamayacak bir denklemde
Öyle başıboş salınırken
Ümitsizlikten mi artık
Can sıkıntısından belki
Içip dağıtmayı özledigimizden ya da
Canımıza tak ettiğinden mi ,
Muhtemel kafamıza esmiş o gün
Aynı anda aşık olasımız tutmuştur
El altında da yok kendi dengi , öyle denk gelmişizdir işte
Kendi kendimize konuştuklarımızı katlayıp kağıttan kelebekler yapmış
Birbirimize kondurmuşuzdur
Kanatları evirip çevirirken , biraz meraktan çokça telaştan
Öyle yaralı ve hoyrattır ya zaten insan
İstemeden kırıp buruşturmuşuzdur.
Bir aylık ömür nasıl olur , olsa olsa böyle olmuştur .

Sokakta / Oruç Aruoba

Buradayım:
Yüzyıl oldu.

Önümden geçen yol
tıkandı
çevremdeki bahçeler
daraldı
içimde yaşan insanlar
azaldı:
Yalnızlaştım.

Buradayım:
Yüzyıl önce başladım
beklemeye.

Yavaş geçip gitme zamanı:
Dumanlar
isler, puslar
yağmurlar
sıcaklar, soğuklar
rüzgarlar
kemirdi her yanımı.

Tahtalarım birer birer çürüdü
boyalarım
parça parça döküldü
payandalarım
teker teker çöktü:
Yüzyıl oldu.

Yüzyıl önce:
Pırıl pırıl, yemyeşil
bahçem
bembeyaz, tertemiz
duvarlarım
cıvıl cıvıl, şen
odalarım
buradaydım.

Yaşıyordum –
yaşıyordu insanlarım.

Yüzyıl oldu:
Karanlık küf rengi
çevrem
kararmış, yıkık dökük
duvarlarım
kasvetli, kir-pas içinde
odalarım
buradayım.

Yaşamıyorum –
yaşamıyor insanlarım.

Buradayım.
Yüzyıl oldu.
Bekliyorum.

Yalnızım
burada.

Bekliyorum –
ilk çocuğun attığı
ilk taştan beri
bekliyorum.

Ne zaman gelecekler –
baltalarla, balyozlarla, keserlerle –

Yalnızım
burada
bekliyorum.

Ne zaman
gelecekler?

Matilde’ye sone / Pablo Neruda

 

 

Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman,

çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat.

Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,

ateş de pay alır kendine soğuktan.

Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni,

sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak

bir yolculuğa yeniden başlamak için:

bu yüzden şimdilik sevmiyorum seni.

Sanki ellerindeymiş gibi mutluluğun

ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları

hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni.

Sevgimin iki canı var seni sevmeye.

Bu yüzden sevmezken seviyorum seni

ve bu yüzden severken seviyorum seni.

En azından üç dil bileceksin.. ,Bedri Rahmi Eyüboğlu

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Ana avrat dümdüz gideceksin

En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin

En azından üç dil

Birisi ana dilin

Elin ayağın kadar senin

Ana sütü gibi tatlı

Ana sütü gibi bedava

Nenniler küfürler masallar da caba,

Ötekiler yedi kat yabancı

Her kelime aslan ağzında

Her kelimeyi bir dişinle tırnağınla

Kök sökercesine söküp çıkartacaksın

Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek

Her kelimede bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Canımın içi demesini

Canım ağzıma geldi demesini

Kırmızı gülün alı var demesini

Nerden ince ise ordan kopsun demesini

Atın ölümü arpadan olsun demesini

Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini

İnsanın insanı sömürmesi

Rezilliğin dik alası demesini

Ne demesini be

Gümbür gümbür gümbürdemesini bileceksin

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde ana avrat dümdüz gideceksin

En azından üç dil

Çünkü sen ne tarih ne coğrafya

Ne şu ne busun

Oğlum Memiş

Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Nerdesin ? / Ahmet Kutsi Tecer

Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar:-Nerdesin? 

Arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder, Bu ses rüzgârlara karışır gider.

Gün olur peşimden yürür beraber, Ansızın haykırır bana:-Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden, Varlığımı yalnız ona verdim ben.

Elverir ki bir gün bana, derinden, Ta derinden, bir gün bana “Gel” desin.

Ahmet Kutsi TECER