Evler / Behçet Necatigil

İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar.
İrili ufaklı, birbirinden farklı,
Ahşap evler, kagir evler yaptılar.
Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu,
Evlerin içi devir devir değişti
Evlerin dışı pencere, duvar.

Vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde
Kalbi kara insanlar oturdu.
Gündelik korkuların çökerttiği evlerde
O fıkara insanlar oturdu.

Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi.
Kimi hayata doymuş göründü,
Bazılara zamana uydular.
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.

Evlerde saadetler sabunlar gibi köpürdü:
Eve geldi bir tane, nar gibi,
Arttı, eksilmedi.
Evleri felaketler taunlar gibi süpürdü.
Kaderden eski fırtınalar gibi,
Ardı kesilmedi.

Evlerin çoğunda dirlik düzen
Kalan bir hatıra oldu geçmişte.
Gönül almak, hatır saymak arama.
Evlatlar aileye asi işte,
Bir çığ ki kopmuş gider, üzüntüden.
Evlerde nice nice cinayetler işlendi,
Ruhu bile duymadı insanların.
Dört duvar arasında aile sırları,
Bunca çocuk, bunca erkek, bunca kadın,
Gözyaşlarıyla beslendi.

Çocuklar, büyük adam yerine evlerin kiminde:
Çocukları işe koştu kalabalık aileler.
Okul çağının kadersiz yavruları,
Ufacık avuçlardan akşamları akan ter,
Tuz yerine geçti evlerin yemeğinde.

İnananların kaderi besbelli evlere bağlı,
Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar,
Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı.
Bazıları özlediler daha yüksek hayatı,
Çırpındılar daha üste çıkmaya
Evler bırakmadı.

Yeni yeni tüterken ocakların dumanı
Kadın en büyük kuvvet erkeğin işinde
Erkekleri kaçtı, kadınları kaçtı
Evler dilsiz şikayet kaçmışların peşinde.

Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı,
Kulübeler, evler, hanlar, apartmanlar
Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
Ama size hiçbir hisse ayrılmadı
Duvar dipleri, yangın yerleri halkı,
Külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar.

Büyük ev ablukada / Turgut Uyar

(Ekmek vardı tereyağı vardi utanılacak bir şey yoktu
bir şey daha yoktu ama kavrayamıyordum.)

İşte böyle olmak en iyisidir olmakların
bir küçük çocuğu tuttum otobüsten indirdim

(İndirmiştim
yok olan önemli bir şeydi Allah kahretsin.)

Tüm kavgasız tüm duruk tüm başıboş,
üç sayı kötü bir sayı iyi şiir dinledim,
çıkıp okudular durup dinledim.
Bitmeseydi daha dinlerdim kötü mötü.
Saat kaç diye sordular birisi beş yani dedi.

(Ha kavgada ha aşkta
bu gök bomboş ha kavgada ha aşkta)

Göge baktIm yerli yerinde,
haydutlar dalavereciler yerli yerinde
vurguncular hayınlar vurdumduymazlar öyle.
İyi dedim içim rahatladı
düzen bozulmamış dedim sevindim,
tenhaca bir bölgede şehre girdim.

(Ben herkese varım
başka türlü olmuyor inanmayın.)

Bakın bu şehri ben kurdum ben büyüttüm ama sevemedim.
(Ekmek vardı tereyağı vardı söylemiştim önemlidir,
utanılacak bir şey yoktu, kime anlatmalıyım.)

Ben sevemezsem sevmek kimselerin elinden gelemez.
Bizi tutkulara çağırdı otobüse, sosise, buzdolabına,
telefona, sinemalara, radyolara, bir sürü kancık sevdalara,
sürü sürü mutsuz alışkanlıklara,
yalana dolana, itliklere, keten elbiselere.

(Sonra karısı öldü o çocuğun
yalnızdı güçsüzdü herkesler gibiydi,
kirlendi kötülendi sarhoşladı pis karılara dadandı.
Anladık onu ölenden başkası kurtaramaz,
ölen de kurtarmamıştı.)

Bak ben seni nereden kurtaracağım şaşacaksın.
Şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi?
Bu yapıları on iki kat yapmak bizim aklımızdı,
biz kurduk istersek umursamayız ya.

(Abluka burada başlıyor çünkü.)

Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim,
sen beraber yatacağımız yatakları hazırla,
sen onu yap yeter bak göreceksin.

Bağlanmayacaksın / Can Yücel

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden…
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Uy Havar / Ahmet Arif

Yangınlar,
Kahpe fakları,
Korku cığları
Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
Pusatsız, duldasız, üryan
Bir cana bir de başa
Seher vaktı leylım – leylım
Cellat nişangâhlar aynasındasın.
Oy sevmişem ben seni

Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu!
He canım
Çicekdağı kıtlık, kıran,
Gül açmaz, çağla dökmez.
Vurur çakmaktaşı kayalarıyla
Küfrünü, Medetsiz, Munzur.
Şahmurat suyu kan akar
Ve ben şairim.

Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi.
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim,
Ne kinsiz bir rüzgar
Mısra dökeyim.
Oy sevmişem ben seni

Ve sen daha demincek,
Yıllar da geçse demincek,
Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm,
Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,
Yaran derine gitmiş,
Fitil tutmaz, bilirim.
Ama hesap dağlarladır,
Umut dağlarla.

Düşün, uzay çağında bir ayağımız,
Ham çarık, kil çorapta olsa da biri
Düşün, olasılık, atom fiziği
Ve bizi biz eden amansız sevda,
Atıp bir kıyıya iki zamanı
Yarının çocukları, gülleri için,
Koymuş postasını,
Görmüş restini.
He canım,
Sen getir üstünü.

Uy havar!
Muhammed, İsa aşkına,
Yattığın ranza aşkına,
Deeey, dağları un eder Ferhad’ın gürzü!
Benim de boş yanım hançer yalımı
Ve zulamda kan – ter içinde, asi,
He desem, koparacak dizginlerini
Yediveren gül kardeşi bir arzu
Oy sevmişem ben seni.

Charles Baudelaire, İnsan ve deniz

Hür adam, denizi seveceksin daima!

Deniz aynandır senin; ruhunu seyredersin.

Onun sonu gelmeyen coşkun dalgalarında

Kalbinde bir uçurumdur, onun gibi derin…

***

Benzerinin koynuna dalmak en büyük zevkin;

Gözlerin, kollarınla sarılırsın ona sen.

Ve kalbin bir an dertlerini unutmak için

Kuvvet alır o vahşi ve yırtıcı seslerden.

***

İkiniz de karanlık görünmek istersiniz;

İnsan; ölçen olmadı daha derinliğini!

Bilen yok koynundaki servetleri ey deniz!

Saklayın sırrınızı günahlarınız gibi.

***

Ama asırlar asrı işte böyle durmadan

Aranızda bitmeyen, insafsız bir savaş var.

Öyle hoşlanırsınız ölümden ve vurmadan;

Ey ayrılmaz kardeşler, ey sonsuz kavgacılar!

BAUDELAIRE 

Durduk yere şiir yazdım.

Bi şiir yazasım geliyor bu aralar sormayın. İçten içe, derinden derine. Belki korona belki buhranlı dünya veriyor bana ilhamı,bunca ölüm haberi arasında.

Belki de tüm dünya ile aynı hisleri paylaşan milyarların sinerjisi vurmuştur gönlüme bilemedim.

Ama yazdırdı bir şeyler işte..

Bakın neler yazdırmış içim dışıma.

 

ÇÜNKÜ ARTIK ZAMANI GELİYOR

Çünkü artık zamanı geliyor sıradanlığın,düz cümlelerin ve de kendi derdini yalnız kendine anlatabilmenin.
Gecenin en beyaz noktasına odaklanıyor sönmüş gözleri,bekleyişlerin.
Tavanda beliren ışık, o beyazın değil
Bekleyişlerinden de yorulmuyor artık insan.
Bir pazar öğlesinde, pazartesi olmak istiyor yürekler..

Durmayalım / Mehmet Akif Ersoy / Sadeleştirilmiş metin

Sa’dî (1) diyor ki: “Bir gece biz kervan ile

Ağır ağır gitmekte iken yolumuz düştü bir çöle.

Hızla geçmek için o korkutucu ıssız çölü,

Bütün yolcular istirahatı feda ederek,

Gitmektelerdi. Bir aralık bende yürümeye güç

Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık uykuya yenik.

Avare bir yolcuyu bekler mi kafile?

Çaresiz yola devam edecek varıncaya dek konak yerine.

Bir de uyandım ki başucuma dikilmiş bir deveci şunları

söylemekte:”Kalk ey zavallı yolcu,uzaklaştı kervan!

Uykum benim de yok değil ama bu çöl,

İstirahat yeri olur mu ki bin türlü korku var?

Varmak istediği yere varır durmayıp giden;

Yoktur kurtuluş ümidi bu çöller geçilmeden.

Yazık ki yolda böyle düşen uyku derdine,

Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!”

Gerçi olayın kendisi önemsizdir, bunda haklısın, ancak düşün:

İnsaflı ol,bundan başka hikmet dolu bir prensip var mı bugün?

Varmak istersen -diyor Sa’di- eğer maksada,

Tuttuğun yollar hiç bitmeyecek gibi olsa da;

Yola devam et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!

Azim sahibi insan için neymiş uzak, neymiş yakın?

Hangi güçlüktür ki gayrete gelince kolaylaşmasın?

Hangi korkunç şey var ki insandan korkmasın?

İbret al gayret sahiplerinin bakıp eserlerine:

Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken azmine.

Sakinleştirip uyuşturan bir ses değil bu zaman zaman

coşan gürültüler:Akın akın yürümekte geleceğe bütün insanlar.

Bereketli insanlık nehrinin âhengine uymayan insanın,

Bir enginde kaybolup gitmemesi mümkün mü?

Amaçladığın yere varmazsın uyanmazsan eğer…

Var mı bak, yollarda hiç uyanık olanlardan eser?

İşte gelecek, en son varıp rahata kavuşacağın ,yer demektir;

Kervan kavimler,çöl geçmiş, tembellik de yoldaki engeldir.

Durma, geçmiş bir korkulu dikenliktir;

Git ki, gelecek korkusuzdur, hem ne kutsal topraktır!

Çok sıkıntılara katlanmak gerekir,doğrudur…

Başıboş bir yolcuyu yollar ilk bakışta korkutur;

Korku, ama yine de azmi kuvvetlendirmek icab eder:

Kurtulursun, yükünü bağlayıp da ilerlemişsen eğer.

Çünkü düşmüşsün Allah’ın takdiriyle hayat çölüne,

Gitmekten başka çare yok onun ta en son noktasına.

Madem ki düşmemek elinden gelmemiş ilkin senin,

Ölmeden olsun mu, ey miskin, bu çöller mezarın?

İntihar etmek değilse yolda durmak, gitmemek,

Gökyüzünden refref (2) indirsin demektir bir melek!

” Leyse li’1-insâni illâ mâ seâ” (3)derken Huda;

Anlamam hiç miskinlikten sen ne beklersin daha?

Davran artık kervanın arkasından durma,koş!

Mahv olursun bir dakikan geçse hattâ böyle boş.

İlerleyenler de yorgun, belki senden kuvvetsiz!

Belki değil, elbette öyledir!Sen ne etmiştin hayâl?

Bir temâşâ yeri olan yaratılmışlar dünyası şöyle

bir gözdengeçirilse,Bulunmaz faaliyetten uzak bir zerre.

Gökteki ve yerdeki bütün varlıklar için Kurtuluş yok sürekli

çalışmaktan, ilerlemekten bugün.

Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı?

Dur! Yaratılmışlar da bir şey mi? Boş durmuyor Yaradan bile:

Bak tecellî ediyor türlü türlü bin hadise ile.

Ey, bütün dünya ve dünyadakiler ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah’tan utan!

*”(1) Sa ‘dî: 1213-1292 yıllan arasında yaşamış, Bostan ve Gülistan adlı şaheserleriyle tanınmış ve Mehmet Akif in kendisinden çok etkilendiğini

ifade ettiği İranlı şair Şeyh Sa ‘dî-i Şirâzt.”*

  • (2)Refref: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mi’râc

gecesinde üzerine oturup gittiği yeşil

yaygı veya manevî bir binek.

  • (3)Necm Sûresi 39. âyet. Meali:

“insan ancak çalıştığına erişir. “

Panter, Rainer Maria Rilke

Panter

O daimi parmaklıklardan öyle bıktı ki,
hiçbir şey barındıramıyordu bakışı.
Sanki binlerce parmaklık vardı.
Ve parmaklıkların ötesinde dünya yoktu.

Güçlü esnek adımların atılımıyla
küçücük çemberler çizmesi,
büyük bir istencin felçli gibi durduğu
merkezin etrafında kudret dansı gibiydi.

Yalnızca bazen gözbebeklerinin perdeleri
kalkardı sessizce. Gergin tutuk kaslar arasından
akan bir görüntü girerdi içeri,
dalardı yüreğine ve yiter giderdi.

Rainer Maria Rilke
(1875-1927)

Belki bir sürü çok şeyler, Osman Erim

Hep birşeyler saklar onun gözleri.

Gözden düşen değil, gönüle yerleşen birşeyler.

Bir kara sevda saklar belki..

Belki de ulu orta, baş bas bağıracak bir yalnızlıktır sakladığı.

Hep birşeyler saklar onun gözleri

Bir sürü çok şeyler..

Belki kaçmasın diye bir çocuğun balonu gökyüzüne.

Allah’ın bildiğini kullarından saklama maharetiyle,

hep birşeyler saklar onun gözleri.

Her yerde aranan nicedir kayıp bir kalbi saklar belki.

Yine belki dünya kadar özlemi gizler kem gözlerden. 

Belki de bir kahve falında gördüğü 3 vakte kadarları..

Yolun sonuna cevaben / Osman Erim

Hissetmediğin gönüllere el de gitsin

Bir gecenin içine düşmüş gibi yalnızsa gövden,

Bastığın yer değil de  bir boşluksa hepden

Elden her gelene “eyvallah” deyiver gitsin.

****

Suyun yolunu bulması gibi ömür

Vardığı yere saplanıp kalışı gibi ölüm

Her sona, bir bahane bulmuşsa dünyalık ruhun madem

Vuslatın gôlgesine bir “veda” ediver gitsin.

***

 

Kime yanarsa kanadın harlayıp her dem

Uçmaktan gayrısına gülmezse kerhen

Bir sese, bin can veremezse içten

Ölüme bir selâm çakıver gitsin

05.01.2020

 

Üç köpük, İbrahim Tenekeci

”efendime vermek için
yirmi yedimden gül aldım
yirmi yetimden gül

bir bilseniz efendim
için için ateşe verdim içimdeki beni
ah beni
hangi vadiler istedi de gitmedim
kıskandım da ne oldu, hayattan kendimi.

ah efendim, sorar durur can;
nasıl bir sondur bu,
kaçtıkça yakınlaşan
kaçtıkça yakınlaşan…

derdimi anlattım efendim
derdimi anlattım, sözü yormadan
oturup dua ettim, yalvardım;
akıl git başımdan.

İki dağ / Osman Erim

Birbirine kavuşamayan iki karlı dağız biz.

Birer  küçük bulut bulup, aramızı koymuşuz inanıp.

Küçük tepeleri dost bilmişiz gölgelerimize bakmadan.

Bulutun gölgesinde türlü nasipler aramış karlı iki dağız biz.. 

Ne gelene gelme, ne gidene dur demişiz 

 

-Osman Erim

Bir gece / Mehmet Akif Ersoy

Ondört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî’î:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, ma’mure-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Hilvan, 11 Rebîülevvel 1347
(28 Ağustos 1928)

Etme / Tuncay Kurtiz

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için…
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.

Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan.
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer;
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.

Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi,
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize,
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.

Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle.
Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı.
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

Yasak Sevişmek, Attila İlhan

 

öteki kapımdan gel bunu açamazsın
eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel

pancurların gerisinde kararıyorum
içime belalar doğuyor sonbahar doğuyor
telefonda sesini tanıyamıyorum
yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
hem tetik bulun ardında biri olmasın

artık hiç kimse beni yaşamıyor
aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
korkularım oldum bittim kimsesizdiler
yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
bir revolver romanımı tamamlıyor
oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
üzerime kilitleyip mühürlediler
hem tetik bulun ardında biri olmasın

Karamelâ, Haydar Ergülen

Yanık şekerim sert, hayatsa daha berbat,
ikisinin de aynı kağıttan çıktığını unuturdum
unutmasına da, ben tuttum birini sevdim,
hayatı nasıl sevdiysem onu da öyle sevdim:
Tarçın Kokulu Kız, Carmen, Ay Carmela…
O nane likörüne bayılırdı ama, ben onu
sıcacık bir kahvenin dumanına benzettim,
o da beni birine benzetmiş olmalı ki, tuttu
aşk derdine düştü, şimdiyse terketme sevdasında!
Aşk dünyaya bizden önce gelmiş de erkenden
açmış gibi dükkanını, onun kokusuyla tanıdım
aktarları, acı sözlerini aşkın tuzu biberi saydım,
onun huylarıyla karşılaştım eski tuhafiyelerde:
Aynalı Pasaj, Bonmarşe ve Altın Düğme…
Biri birine uymayan binbir huy, binbir çeşit,
bir dükkana rastladım duvar taş, kapı kilit,
ne tatlı sözlerim açabildi ne iyi huylu şiirim,
karamela dükkanı olduğunu en sonunda öğrendim!
Şimdi yanık şekerim sert, hayat ondan da dert,
ben zaten tiryakiyim, ayrılık aşktan da berbat!

Ah karamela şekerim, aşk tatlı da insanlar berbat!

Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi

Evet arada şiirde yazıyorum ben.
Herkes gibi..
Bazı gerçekleri anlamakta ya da anlatmakta zorlandığımız anlarda yazdığımız,sihirli dil bu şiir dediğimiz şey.
Beklentilerin ve tüm beklentisizliklerin elinde oyuncak olan,insanın masum çocuksu darılgınlıkları gibi.
Fuzuli yere yaşadığımız aldanış,aldatış ve melankoli isteriklikleri ile bir an da ruhumuzu sarıveren.
İlhamını,olduğu gibi oluşunu,olmayandan ve olamayanlardan alan şiir…
Cismaniyetin dipte gezdiği,ruhunsa,tüm zamanların içinde çıplak ayaklarla koşturduğu bir has özgürlük düş’ü.
Okuyun bakayım şimdi.
Sizin kafanızda ki vedaya, dokunacak mı bu şiir?
Veda dediğin sessiz olacak.
Parmakları ucunda evden 
kaçan bir sevdalı kız.
Düşmanına sessizce
yaklaşan bir asker kararlılığında.
Kupkuru kalmalı gözler.
Fazla cümle kurmamalı
dudaklar.
Nedeni, nasılı
önemsizleşmeli tüm zamanların.
İyi dilekler temenniler,yalnız içten dilenmeli.
Nasiplere ve kısmetlere bağlanmalı
tüm yarım kalmışlıklar.
Ve değmemeli başlar,
bedenler, tenler birbirine.
Dedim ya veda dediğin
sessiz olacak.
Parmakları ucunda 
evden kaçan bir sevdalı kız.
Düşmanına sessizce
yaklaşan bir asker kararlılığında…

Sana, bana,ülkemin güzel insanlarına dair / Erdem Bayazıt

Telgrafın tellerini kurşunlamalı’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.