Sen Necisin Hocam?

Öncelikle ben de bir motor sürücüsüyüm ama motorcu olmak sadece bir araca sahip olmakla bitmiyor. Gerçek bir motorcu, makinesiyle bütünleşen, onun bütün inceliklerine ve sürüş tekniklerine hâkim, tutkuyla bağlı olan kişidir. Motorsiklet kullanan sayısı arttıkça, motorcu kime denir sorusunun cevabını yazarak başlayalım istedim mevzuya.

​İşte geçen gün medyada haberi olan ve şahit olduğum motorsiklet ve araba kazası, tam da bu bilinçsizliklerin ne kadar kritik sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.

​O kazada,kargaşanın ortasında yardım etmeye çalışan bir beyin cerrahı varken, orada hiçbir vasfı olmayan biri gelip, yaralının gözleriyle parmağını takip etmesini istedi. Beyin cerrahının o kişiye dönüp “Hocam, necisin sen?” diye sorması ve karşılığında aldığı o ısrarcı “Hiçbir şeyim ama yine de yardımcı olmaya çalışıyorum” cevabı, durumun ne kadar trajikomik bir hal aldığını gösterdi.

​Herkesin panik olduğu o anda, ilk yardımın ne kadar hayati olduğunu ve ne yapılmaması gerektiğini bilmemizin çok önemli olduğunu bir kez daha anladık. En azından temel ilk yardım bilgisine sahip olmak, o riskleri en aza indirmemizi sağlar bize.

​Aslında asıl mesele, nasıl yardımcı olacağımızdan ziyade, nasıl zarar vermeden yardımcı olabileceğimizi bilmek.Motorsiklet sürücüsü de, araba sürücüsü de kamyon traktör sürücüsü de bir insan, bir can sonuçta. Hepsine aynı değeri ve dikkati vermek lazım trafikte..

Hatta belki kaportası bedeni olan motorsiklet sürücülerine bi tık daha dikkatli davranmak lazım.

Bu Çocuk İş Yapar: Aleksey Batrakov

Galatasaray yine yaptı yapacağını. Her sezon sonunda ya flaş bir transfer bombası patlatıyorlar ya da işi transferin bitimine çok yakın bir zamana bırakıp bizi resmen çıldırtıyorlar. Hele bir de Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un yaptığı şu sağlam transferleri gördükten sonra yönetimden ne hamle geleceğini merak etmemek elde değildi. Ama sonuç olarak yine bir şekilde sahneye çıkmayı başardı yönetim..

​Gelelim şu yeni transfere, Aleksey Batrakov’a. İzlediğim kadarıyla tam bir on numara havası var. Yaşı genç, oyunun her anında aktif ve vuruşları gerçekten çok klas. Kesinlikle takıma yeni bir soluk katacaktır ama yeterli mi? Bence değil. Elimizde Osimhen gibi bir dünya yıldızı varken, onunla uyum sağlayacak, ortalığı karıştıracak bir forvete daha ihtiyacımız var. Ayrıca, Sanchez ve Abdülkerim’i yedekleyecek sağlam bir stoper alternatifi de listenin başında gelmeli. Hayırlı olsun diyelim Batrakov Galatasaray’a.

Garbage’ın İstanbul Konserinde Müslüm Gürses’e Saygı Duruşu

Garbage, Temmuz 2026’da İstanbul’da gerçekleşen konserde, Müslüm Gürses’in “Bir Ömür Yetmez” adıyla coverladığı şarkıyı hatırlatarak sahneden seyircilere, “Eğer onu görürseniz kendisine söyleyin… Bence benden çok daha iyi yorumlamış” şeklinde bir ifadede bulunmuştu.

​İşte bu olay, sanatçının müziğinin ne kadar derin izler bıraktığını bir kez daha tüm dünyaya gösterdi. Garbage’ın “The World Is Not Enough” adlı şarkısını Müslüm Gürses’in yorumuyla dinlemek bambaşka bir duyguydu. Murathan Mungan’ın vizyonuyla Müslüm Gürses’in arabeskin dışına çıkıp yeni bir yolculuğa başlaması, müzik tarihimizin en önemli adımlarından biriydi. Keşke bu dönüşüm planlanan o projelerden bir 10 yıl kadar önce gerçekleşebilseydi, belki şimdi bambaşka bir Müslüm Gürses ekolünden bahsediyor ve onu dünya çapında bir efsane olarak anıyor olurduk.

​Shirley’nin Müslüm Gürses’in vefat ettiğini konser sonrasında öğrenip, resmi hesabından bir başsağlığı dileğinde bulunması ya da onu saygıyla anması, hayranları için gerçekten çok anlamlı bir jest olurdu. Bu durum, sanatçının müziğinin ne kadar derin izler bıraktığını bir kez daha tüm dünyaya gösterirdi. Umarım öğrenmişsindir, Müslüm Baba’yı kaybettik Shirley.

Gücün Gölgesinde İlişkiler: Maskeler, Dengeler ve Zehirli Dinamikler.

Bu ülke yıllarca kadın-erkek ilişkilerini farklı pencerelerden dinledi. Psikolog Tuna Tüner’in sözleri, bizim kadınımızın güçlü erkek tanımını ve ilişkilerdeki güç savaşlarını sorgulamama sebep oldu.

​Kadınlar evet, güçlü erkeklerin yanında olmak istiyor ancak bu gücün kendi egolarını kısıtlamasını ve sorumluluk yüklemesini kabul edemiyorlar.

​Burada sınırı koyacak olan yine erkektir. Güçlü bir erkek her isteğe evet demeden, makul bir şekilde en büyük gücün kendisinde olduğunu gösteren ama karısına da psikolojik baskı yapmayan profile uymalıdır.

​Dürüstçe konuşmak gerekirse, zengin veya güçlü bir erkeğin karşısındaki kadının neye geldiğini anlamak her zaman kolay olmuyor. İnsanlar bazen kendi çıkarları uğruna bir maske takıp seni aynalayabilir.

​Ayrıca, aradaki denklik unsuru da çok önemlidir. Eğer adam çok zengin ve güçlü olsa da kadın onun kadar denk değilse, daha aşağıdaysa, bu durum erkeğin her zaman tehlikede olduğunu gösterir. Fakat kadın da adam da kendi alanlarında gerçekten başarılıysa ve güce sahipse, bu bir denklik oluşturur ve kadının adamın gücünü sömürme ihtimalini düşürmüş olur.

​Son olarak, gaylerin kadınlarla olan dostluğunu, zararsız ve huylarına giden erkek tipinin canlı bir örneği olarak değerlendiriyorum. Onları erkek olarak değil, kadın gibi görüyorlar. Bu noktada iki kadın arasındaki husumet veya çekişme de geylerden aldıkları enerjide yoktur, çünkü geyler diğer kadına karşı herhangi bir kadınsal rekabet içine girmezler.

​Sonuç olarak, güç her zaman zehirlemeye, zehirlenmeye yol açabilir. Gerek gücün sahibini gerekse ona yaklaşanı zehirleyebilir.

Sınırları Aşan Türk: Murat Yıldırım, Eva Green ile Aynı Filmde!

Valla şimdi izledim filmin fragmanını. Şok oldum resmen. İlk defa çok yaşlanmadan Avrupa’da ve dünya sinemalarında gösterime girecek ve ünlü bir kadın yıldızla başrolde boy gösterecek bir yerli erkek oyuncu görüyorum. Tebrik ediyorum Yıldırım’ı.

​Murat Yıldırım ve Eva Green’i aynı projede görmek resmen beni mest etti! Yıllardır takip ettiğimiz Murat’ın Asi, Aşk ve Ceza ve Suskunlar gibi dizilerle başlayan yolculuğu, Ramo ile büyük bir çıkış yakalamıştı; şimdi ise uluslararası arenada boy gösteriyor ve hele bir korku-gerilim filminde başrolde olması, onun oyunculuk yeteneğinin farkına varıldığının en büyük kanıtı. Ben her ne kadar oyunculuğunu çok çok övemesem de demek ünlü yönetmen onda o ışığı görmüş.

​Eva Green zaten o gizemli bakışları ve güçlü duruşuyla her rolüne bambaşka bir hava katıyor; Bernardo Bertolucci’nin The Dreamers filmiyle sinemaya adım attığı günden beri, Casino Royale ve Penny Dreadful’daki performanslarıyla hayranlık uyandırmıştı bende. Filmin fragmanını izledikten sonra vizyon tarihini sabırsızlıkla bekleyeceğim, bu yapım şimdiden takip edilmesi gerekenler listemin ilk sırasına yerleşti. Ayrıca filmin İstanbul ve Mardin’de çekilmiş olması, o yerel dokuyu uluslararası bir vizyonla buluşturması da bence ayrı bir güzellik. Bahman Ghobadi’nin çıkardığı işi görmek için sabırsızlanıyorum. Kesinlikle herkesin radarında olması gereken, vizyona girdiği an ses getirecek bir şaheserle karşı karşıyayız.

​Kim tutar seni bundan sonra be Yıldırım! Göster kendini, Türk milleti seninle 🙂

Müziğin Gizli Kusuru: Şarkılarda Prozodi Hataları

Deniz Seki’nin “Büyümüşsündür” şarkısını dinliyordum. Şarkıyı ilk defa dinlemenin keyfi ve beğenisiyle pür dikkat kesilmiş ve şarkıya bırakmışken, bir baktım ki şarkıdaki bir bölüm —üstelik nakarat bölümünde— o coşkulu vurgulama biçimi kafamı allak bullak etti! İlk başta “yanma dayan” olarak algıladığım o yer, aslında “yanmadan sönmüyor insan”mış; meğer şarkının sözlerine bakınca anladım. Yani bariz, belli bir prozodi hatası!

​Benzer bir prozodi kazası Tarkan’ın bir şarkısında da geçer. Meşhur “Sen Başkasın” şarkısında Tarkan o nakaratı öyle garip uzatır ki, “sen başkasın” demek yerine kelimeyi uzatarak “sen başkasının” gibi anlaşılmasına yol açar. Bu durum beni her şarkıyı dinleyişimde gülümsetir.

​Peki prozodi nedir? Teknik olarak prozodi, hecelerin konuşma dilindeki doğal vurgularının, uzunluklarının ve anlam özelliklerinin melodi ve ritimle kusursuz bir uyum içinde olması hâlidir. Hatalar genellikle, kelimelerin yapısındaki vurgu kalıpları ezgiye sığdırılırken kayar; soluklanma ve duraklama yerleri müzikal cümlenin akışını bozar veya sözlerin içerdiği duygu ile müziğin temposu arasında fecaat tezatlıklar oluşur.

​Hatta şarkılarda prozodi hatası yapanları veya şarkıyı çok hızlı okuduğu için anlamadığım bölümleri dinlerken ben, kafamda hemen Kandıralı Ferdi gibi bir karakter canlandırıyorum. Hani şu, duyduğu şarkıları hiç sözlerine bakmadan, kendi algıladığı gibi uydurarak söyleyen o genç çocuk var ya, işte o aklıma geliyor.

​Kısacası, müzik dünyasında prozodiye dikkat edilmemesi, bende ve eminim birçok müzikseverde olumsuz, keyif kaçırıcı hisler ortaya çıkarıyor. Bu arada şu yeni grup, yani “Crush” mıuydu neydi, onların şarkısında da bolca prozodi hatası olduğunu duydum bir müzik eğitmeninin videosunda. Emre Yücelen’di sanırım, ki kendisini çok severim, çok değerli bir müzik adamıdır. Bilâhare şu yeni grubun şarkısını da dinleyeyim bakalım nasılmış!

Kalite Kontrol Departmanı ve Başak Burcu İlişkisi

Burcum diye demiyorum ama, Başak burcu insanı bi başkadır. Bizim burcun o detaycı, titiz ve sürekli eleştiren hali dışarıdan bakıldığında çoğu zaman yanlış anlaşılır. Hatta bazen, Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirlerindeki o derin ve sarsıcı dizeler gibi, hayatı ve etrafındakileri kusursuzlaştırmak adına gizli bir mücadele verirler. Toplumda onların bu titizliği genellikle yorucu veya takıntılı olarak etiketlense de, o bitmek bilmeyen eleştirilerin ve mücadelenin temelinde dünyayı daha iyi bir yer yapma arzusu yatar. Başak burcu, aldığı sorumlulukla ve derin bir iyi niyetle sevdiklerine daha güzel bir hayat yaşatmaya çalışır; ne yazık ki bu ince düşüncenin ve fedakarlığın kıymeti çoğu zaman yeterince anlaşılmaz.

​Hayatınızda bir Başak varsa aslında çok şey kazanırsın;

  • ​Düzen, plan ve öngörülebilirlik: Onun olduğu yerde hayat kaostan uzak, planlı ve huzurlu bir akışa kavuşur.
  • ​Kriz anlarında sarsılmaz bir sakinlik: Ortalık yangın yeriyken o, süper bilgisayar gibi çalışarak saniyeler içinde B planını devreye sokar.
  • ​Sevgi dili olarak hizmet: Sevgi sözcükleri yerine, yaşamınızı kolaylaştırarak, arkanızı toplayarak ve her detayı düşünerek sevildiğinizi hissettirir.
  • ​Kusursuz gözlem yeteneği: Sizi hırpalamak için değil, daha iyi olmanız için—kendi içlerindeki acımasız eleştiri aynasının bir yansıması olarak—doğru yönlendirmeler yapar.
  • ​Güvenilirlik ve sadakat: Duvarlarını aştığınızda karşınızda Zodyak’ın en fedakâr, güvenilir ve sadık dostunu bulursunuz.

​Ancak bu değerli varlıkları kaybetmek ve o ruhu mahvetmek isterseniz, atabileceğiniz adımlar oldukça bellidir:

  • ​Sorumluluk almayan kaotik bir partner olun: İşlerini sürekli yüzüne gözüne bulaştıran, sürekli kriz üreten ve tüm bu enkazı onun üzerine atan biri haline gelin.
  • ​Sürekli eleştirin ve değersizleştirin: Zaten içten içe kendini en çok eleştiren kişiyi, dışarıdan da sürekli eksiklerini yüzüne vurarak manipüle edin.
  • ​Tutarsızlıklarla ilgisizlikler yaratın: Mantık ve netlikle çalışan zihnini, “ne olduğumuz belli değil” diyerek gri alanlarla veya hissizlikle yorun.
  • ​Emeklerini görmezden gelin: Size hizmet ederek gösterdiği fedakarlıkları hiç umursamayın ve ona bir teşekkür bile etmeyin.

​Bir Başak burcu sabrının sonuna gelip sizi hayatından silmeye karar verirse, inanın bana geriye zerre kadar iz bırakmaz. Çok sabırlı oldukları ve uzun süre dayanabildikleri doğrudur; ancak o defteri kapattıklarında ve sizi tümüyle hayatlarından sildiklerinde, o kararın kesinlikle geri dönüşü yoktur. Bir Başak sizi sildiği an, varlığınız onun dünyasında tamamen son bulmuştur. sessizliği, kaybettiğiniz o düzenin ve güvenin yok oluşudur. Kıymetini bilin, çünkü bir Başak sizi hayatına aldıysa, o çemberden asla çıkamazsınız.

Başaklar can”dır kıymetini bilene..

Yıldızların Evrimi ve Geleceğin Duayenleri: DiCaprio, Gosling ve Pattinson.

Bu aralar Robert Pattinson’ın ne kadar çok filmde oynadığını farkettiniz mi sizde? Gerçekten bu yıl inanılmaz hareketli bir dönemi var Pattinson’un. “The Drama” ve “The Odyssey” filmlerinden sonra, Eylül ayında vizyona girecek olan “Primetime” ve merakla beklenen “Dune: Part Three” ile birlikte bu yıl dört büyük yapımda yer almış olacak.

​Açıkçası bu adamın Twilight sonrasındaki gelişimini, Leonardo DiCaprio’nun Titanic’ten sonraki o muazzam dönüşümüne çok benzetiyorum.

Ama arada unutmadan Ryan Gosling’i de saymam lazım; farklı karakterleri oynayabilme cesareti ile.

​Ryan Gosling’in “The Notebook”tan sonraki çıkışı ve o günden bugüne “Drive” ve “La La Land” gibi bambaşka rollerde ne kadar çok yönlü bir oyuncu olduğunu kanıtlaması harika!

​Üçünü kıyaslarsak, bana göre bu işin bir numarası kesinlikle DiCaprio. Adamın rolleri birbirinden o kadar alakasız ki, Titanic’i nasıl unutturduysa, “The Aviator” ve “The Departed” gibi filmlerle de zirveye çıktı.

​Pattinson’a gelirsek, onu üçüncü sıraya oturtuyorum. Cünkü en arkadan cesareti ile Caprio ve Gosling in yolundan gitmesi ile. Yoksa oyunculuk olarak kötü değil tam tersi üstüne her yapımda yeni birşeyler ekliyor. Tip’i çok yakışıklı değil ama o köşeli yüzü ve soğuk duruşu, “Twilight”tan sonra “Cosmopolis,” “Good Time,” “The Lighthouse” gibi cesur ve bağımsız filmlerde, hatta “The Batman” gibi dev yapımlarda bile etkileyici bir hissiyat yaratıyor.

​Bence bu üç isim de önümüzdeki 15 yılın kesinlikle duayen yıldızları olacak. Al Pacino, Robie wiiliams, Dustin Hoffman, Mel Gibson, Denzel Washington, Brad Pitt ve Robert De Niro gibi isimler nasıl Hollywood kültüründe kalıcı bir yer edindiyse, bunlar da aynı şekilde duayen oyuncular listesine girecekler.

Chelsea Çıkmazı: 41 Futbolculuk Dev Kadro ve Bonservis Çılgınlığı

Düşünsene, Chelsea’nin elinde tam kırk bir kişilik devasa bir futbolcu yatırımı birikmiş ve FIFA artık “Kardeşim, bu ne kalabalık, kadroyu yirmi beşe düşüreceksin” diye uyarmış. Eskiden ben bunu sadece bizim ligde oluyor zannediyordum. Bizim üç büyüklerin elinde de var ya, tonla kiralık veya kenarda bekleyen futbolcu. Takımlar da bunlardan bir an önce kurtulmak için çırpınıyor ama bir yandan da o kadar yüksek bonservisler ödediler ki, zararın neresinden dönsen kardır mantığına pek sıcak bakmıyorlar. Sonuçta bu iş bir ticaret ve bu şekilde elinde futbolcu tutmak, hem teknik direktörü yoruyor hem de kulübün giderlerini. Gelecekte bu hatalara düşmemek için çok daha gerçekçi planlar yapmak şart, bence ders çıkarmaları gerekiyor ki bizim süper lig zihniyeti oturmasın onların kafasında da.

​Bu bağlamda, kadro dışı kalan veya transfer listesinde yer alan bazı oyuncuların belirlenen bonservis bedelleri de oldukça dikkat çekici:

  • ​Benoît Badiashile için 30 milyon sterlin isteniyor.
  • ​Axel Disasi ve Marc Guiu için 25’er milyon sterlin talep ediliyor.
  • ​Nicolas Jackson için belirlenen rakam 65 milyon sterlin.
  • ​Malo Gusto için istenen tutar 75 milyon sterlin.
  • ​Enzo Fernández için ise tam 120 milyon sterlin talep ediliyor.

​Ayrıca ben bir Galatasaraylı olarak da düşünüyorum da, o ellerinde tuttukları ve işe yaramaz diye düşündüklerini aslında bize üçte bir fiyatına verseler niye kabul etmeyelim ki? Hatta bu ellerinde birikenlerle yeni sıfır bir takım kurulur aslında!

​Ama üzgünüm Chelsea, bu fiyatlara bu futbolcuları elden çıkarman imkansız.

​Allah kolaylık versin Chelsea!

Güç Mü, Samimiyet Mi? Spiderman Ve Superman Karşılaştırması

Çizgi roman dünyasının en tepesindeki iki kahramana, Örümcek Adam ve Superman’e bakıyorum da, aralarındaki fark beni hep düşündürmüştür. ‘Spider-Man: Brand New Day’ filmiyle gişede rekor kıran bir başarıya imza atıldığını gördük. Bu durum Örümcek Adam’ın neden bu kadar sevildiğini yeniden sorgulamama neden oldu. Kabul edelim, Superman bu evrenin en güçlü adamı ama gişede ya da senaryo gereği bir türlü Örümcek Adam’ı geçemiyor.

​İnsanlar süper kahramanda karizma ve güçten ziyade, en az güç kadar, insani özellikler, hatalar ve kendinden bir şeyler buluyor. Peter Parker, gençliği, bitmek bilmeyen maddi sıkıntıları ve teyzesine olan bağlılığıyla tam bir mahalle sakini. Onun bu insani ve —nasıl desek— ‘ezik’ halleri; süssüz ve samimi duruşu, onu süper güçlerine rağmen bizden biri olduğunu o kadar güzel hissettiriyor ki, Superman’in kusursuzluğu yanında çok daha samimi ve erişilebilir kalıyor.

​Ayrıca, Superman’in sarsılmaz ahlaki duruşu ve kusursuz tavırları—bu dünyadan olmadığını zaten belli etse de—sanki geldiği gezegendeki insanların bizim dünyamızdaki insanlardan daha ahlaklı ve erdemli olmasından kaynaklandığı izlenimini veriyor, bu da onun duruşuna bambaşka bir derinlik katıyor.

​Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde—özellikle izleyiciyle kurduğu o sıcak ve samimi bağ—Örümcek Adam’ın sadece bugünü değil, geleceği de domine edeceğini ve gişedeki liderliğini sürdüreceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Üstelik Tom Holland’a Zendaya’nın da eşlik etmesi—ki gerçek hayatta da birlikteler—bence bu birlikteliğin de filmin başarısına ve gişesine olumlu bir etkisi oldu.

​Bunlar, filme gitmeden önceki fikirlerim. Bakalım, filmi izledikten sonra eklemeler yapacak mıyım, ona göre bakacağız artık.

Hoşgeldin Mohammad Salah

Galatasaraylı bir futbolsever olarak bu transferi hayranlıkla izliyorum. Muhammed Salah’ın Karadeniz’e adım atması, kulübünün sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada adından söz ettirecek büyük bir adım. Onu tribünlerde coşkuyla karşılarlarken gördüğümde, içindeki o derin bağlılığı ben bile hissettim açıkçası. Salah’ın saha dışında da disiplinli olması, karakteri, onun efsanevi Gheorghe Hagi gibi unutulmaz bir iz bırakacağına dair olan inancımı güçlendiriyor.

​Trabzonspor’un bugüne kadar böyle dünya çapında bir yıldızı kadrosuna kattığını hatırlamıyorum; bu, kulüp tarihindeki en büyük hamlelerden biri. Finansal detaylara bakarak, Mohamed Salah’ın yıllık 10 milyon Euro maaş ve 7 milyon Euro imza ücretiyle, toplamda yılda 17 milyon Euro kazanacağı bilgisini yazımıza ekleyebiliriz. Bu, transferin büyüklüğünü ve Trabzonspor’un bu hamle için ne kadar büyük bir bütçe ayırdığını gösteren çok etkileyici bir detay.

​Hoş geldin Muhammed Salah!

Özgün Yaratılışın Tasfiyesi ve Tek Tip Güzellik Dayatması

Doğduğumuz andaki halimiz, yani genetiğimiz bize sunulan o kusursuz yaratılış mucizesi, adeta biricik bir sanat eseri. Ama gelin görün ki, modern dünya bu gerçeği unutturmak için elinden geleni yapıyor. Her halimizle güzel olan o doğal halimiz, sistemin tek tip pazarlama kalıplarına uymadığı için adeta çöp kutusuna atılıyor.

​Eskiden Angelina Jolie veya Cindy Crawford gibi birkaç popüler yüz vardı ama onlara benzemeye çalışmak akıldan bile geçmezdi; çünkü o figürler tekil örneklerdi ve ulaşılması çok güçtü. Ne bugün ki estetik teknoloji üst seviyedeydi ne de bu tip operasyonlar için istenen ücret ucuzdu şimdi ki gibi. Şimdi ise bize belirli bir karakter yerine, standartlaştırılmış beden ölçüleri ve Avrupai yüz hatları dayatılıyor. Adeta seri üretim birer fabrika ürününe dönüştürülmeye çalışılıyoruz.

​Önümüze sunulan o kusursuz bedenler ve altın oran yüzler, öyle güçlü bir baskı yaratıyor ki üstümüzde, bunlara benzememek için olağanüstü bir iradeye sahip olmak gerekiyor. Modelin bu olduğu, örnek insanın tarifinin buraya çizildiği ve herkesin bu tarife uymaya çalıştığı bir dünyada yaşamak, insanı kendi özünden uzaklaştırır hale getirdi. Kıyafetlerden vücut hatlarına ve yapılan spora kadar her şey, genetiğimize ve orijinal halimize uymayan bu tek tip modele göre şekillenir oldu. Sonunda ise kendi doğallığını yitirerek birbirinin kopyası haline gelen, adeta çakma insanlara dönüşen bir kalabalık ortaya çıktı.

​Ama bize bu dayatılan baskıyı kırmanın bir yolu var: Doğal güzellik ve standartların dışında farklı yüzlere ve vücut hatlarına sahip insanların ortaya koyduğu kaliteli işler, vizyon ve iletişim dili, bu kalıpları yıkmak için bize çok güzel destek sağlayabilir. Belirtilen kalıplara uymayan ünlülerin, belirli vücut hatlarına sahip olmayan tanınan kişilerin toplumda daha fazla şey başarması, bir alanda isim yapması, bizim bu standart kalıplara karşı olan bakışımız üzerinde çok etkili bir baskı yaratır. Bu noktada tipten ziyade insanın ortaya koyduğu ürün, sanat eseri, bilimsel eser veya sportif faaliyetteki başarı ön plana çıkar. Bu dayatmalardan kurtulabilmemiz için, standart kalıpta olmayan insanlara daha fazla sorumluluk düşüyor. Çünkü bu kalıpları yıkmak, bize dayatılan moda ve imaj gibi tetikliyicilerden bizi kurtaracak olan şey, standartlara uymayan ama hayatta çok başarılı olan, örnek rol model olan insanlardan geçiyor.

Sonuç olarak bizlere düşen şey, mevcut fiziksel yapımızı yüz hatlarımızı, mümkün olan beslenme ile gerekli kaslarımızı her zaman esnek ve dinç tutacak egzersizlerle desteklemekten başka bir şey değil..

Kalabalığın İçinde Kendini Bulmak: Anti-Tüketim Manifestosu

Züppe etkisi ve Veblen etkisi, tüketim alışkanlıklarını inceleyen önemli sosyo-ekonomik kavramlardır. Züppe etkisi, bir ürünün değeri herkesçe erişilebilir olmaması veya fiyatının çok yüksek olmasıyla alakalıdır; ürün popülerleştikçe üst gelir grubundaki tüketicilerin ona olan ilgisi azalır. Veblen etkisinde ise, fiyat arttıkça malın gösteriş yapma amacıyla daha çok talep görmesi söz konusudur.

​Hayatın her alanında—bir restorandaki lezzette, raftaki teknolojik eşyada, kütüphanemdeki kitapta—ben kalabalığa karışıp herkesleşmek istememişimdir. Mesela yıllar önce Matrix filmini vizyona girdikten yaklaşık beş yıl sonra izlediğimi, ya da Michael Jackson’ın lise yıllarımda çıkardığı albümü yaklaşık iki yıl sonra aldığımı hatırlıyorum. Herkesin aynı yöne aktığı bir nehirde yüzmek yerine, kendi akıntımı yaratmayı seçiyorum bi bakıma.

​Hatta diyorum ki ; insanlar benim gibi davranırsa, aslında fiyat politikaları inanın çok farklı olur. Bir ürün yeni çıktı diye, popüler bir markanın son modeli çıktı diye hemen o modele yönelmek o ürünün otomatikman fiyatını arttırır mesela. Bunun yerine biraz bekleyip satın alarak ya da belli bir süre satın almadığında orada üretici de şunu fark etmiş olacak: toplum artık çok bilinçli, fiyat yüksekken almıyor, ben de bunun fiyatını en son çıktı diye abartarak fahiş fiyatla artık satıp büyük karlar elde edemeyeceğim diye düşündürmek lazım. Bu bakış açısı, tüketici davranışları literatüründe anti-tüketim veya pragmatik tüketicilik olarak bilinir. Statü arayışından ziyade, daha bilinçli ve bağımsız bir tercihi temsil eder. Fiyatı markanın gücüyle değil, gerçek değeriyle ölçen, özgünlüğe ve kaliteye değer veren bir toplum olmayı bir gün be verebilecek miyiz acaba?

Çatı Arayan İlişkiler: Hoboseksüellik ve ahlâk girdapları

Çatı Arayan İlişkiler: Modern Dünyada  Hoboseksüellik ve Karakter Dengesi

​Son yıllarda Avrupa’da ve tabiki Amerika’da artan kira fiyatları ve hayat pahalılığı, ilişkilerin doğasını sessiz sedasız kabuk değiştiriyor. Artık romantizm değil, lojistik hesaplar ve barınma ihtiyacı ön plana çıkıyor.

​Aslında, bu durum Türkiye için tamamen yeni değil. Yıllardır belli çevrelerde, birlikte yaşama kavramı, sevgi ve saygı temelinde ortak bir evi paylaşma üzerine kuruluydu. Hatta bazen imam nikahı devreye girerek, resmi sorumluluklardan kaçınma ama yine de uzun vadeli bir birliktelik kurma çabası görülürdü.

​Bugünse, bu dinamikler daha belirginleşti ve çoğu zaman ahlaki ya da dini bir sorumluluk gözetilmeksizin sadece pratik faydaya dayalı hale geldi. Bu tür yaklaşımlar, sorumluluktan kaçtığı gibi, insanların genel duruşunu ve karakterini bozan davranışlar olarak öne çıkıyor. Temel motivasyon, karşısındaki insanı tanımaktan ziyade, onun sunduğu imkanlardan faydalanmak haline geldi. Sürekli çıkar ilişkisiyle bir arada olma alışkanlığı edinen biri, yarın evleneceği insanı da aynı şekilde görme ihtimalini artırıyor. Bu da evliliklerin ömürlerini kısaltırken, geride mağdur çocuklar bırakıyor. Geleceğe baktığımda bu durumun etik değerleri, sadakati, güveni, istikrarı bitirdiğini ve inancımızın uygun görmediği bir yaşam şekline dönüştüğünü çok net görüyorum.

​Umarım bu sayı Türkiye’de de çok artmadan, umarım ahlaki etik bir çizgiye oturturup, toplumsal hayatımız düzgün bir şekilde devam eder.

Diplomasi Arenasında Şortlu Beden Dili: Fetterman ve Netanyahu

​Siyasi liderlerin bir araya geldiği anlar, sadece söylenen sözlerle değil, beden dilleri ve giyim tarzlarıyla da büyük dikkat çekiyor. Fetterman’ın giydiği şort ve bacağını neredeyse havaya kadar kaldırarak sergilediği rahat oturuş biçimi, adeta tatil arasında gerçekleşen bir görüşmeyi andırıyor. Karşısındaki Netanyahu’nun mahcup duruşuyla tezat oluşturan bu görüntü, kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açabilecek bir dengesizliği ve güçsüzlüğü gözler önüne seriyor. Netanyahu’nun içinden nasıl köpürdüğünü tahmin etmek zor değil; ancak karşısında Amerika olduğu için bu duruma sessiz kalmak zorunda kalmıştır. Eminim, Netanyahu’nun kendi halkı da onu bu konuda eleştirecektir. Zaten zayıf olan o ciddi, güçlü lider imajı bu görüntüden sonra iyice yerin dibine batmış durumda manzaraya bakınca!

Tanınan Yüzlerin Ardındaki Sessizlik: Eren Kaşıkçı’ya Veda

Tanınan bir yüzün kaybı, ardında derin bir sessizlik ve geniş bir yankı bırakıyor. Eren Kaşıkçı’nın genç yaşta aramızdan ayrılışı, sadece yemek dünyasını değil, onunla bir şekilde yolu kesişen herkesi derinden etkiledi. Acun Ilıcalı’nın “Var mısın Yok musun” ile başlayan ve bugüne dek süren tüm projelerini dönem dönem izlemişimdir. Ancak bu yapımları, kültür, bilgi veya insani açıdan bize bir şey vadetmediğini düşündüğüm için, keyifle veya kendi isteğimle takip etmemişimdir. Tamamen ailemde izleyenlerin etkisiyle veya onlarla otururken mecburen açık olan kanal sayesinde denk gelmişimdir. Ilıcalı’nın bu bu tip yarışmaları, belli bir kesim için sıradan insanların şöhrete giden yolu açsada, ünlülerin sönen yıldızlara daha fazla getiri sunmuştur. Aynı zamanda eski yıldızların tekrar parlatılması için bir fırsat sunulur bu yarışma konseptinde..

Neyse asıl mevzuya döndüğümüzde, ölümün hayatlarımıza dokunuşunun etkilerini hepimiz farklı açıdan değerlendiririz. Sıradan vatandaş olarak ölenler, ünlü olup ölenler, yakınlarımızdan ölenler bize hep farklı üzüntüler katar. Ve yine ilginçtir ki tanınmış ünlü bir ölümüne verilen tepkiler genelde daha sesli konuşulur gündemde. Ancak hep ailesi bilir, bu acının en dayanılmaz ağırlığını. Son olarak kaybettiğimiz Eren Kaşıkçı’nın annesi, eşi ve çocuğuna sabırlar diliyorum. Kaşıkçı’nın mekanı da cennet olsun inşallah.

Çizgi Filmlerin Gizli Sosyolojisi: Minyonlar’ın İtaati mi, Şirinler’in Demokrasisi mi?

 

Bugün kızımla beraber serinin son filmi olan “Minyonlar ve Canavarlar” filmine gittik. Film, her zamanki gibi iyiliğin kazandığı bir son ile bitti. Ama filmin temelini ve ama düşünceyi son beş filmi birden izlemiş biri olarak şunu fark ettim: Minyonlar kendi içlerinden sağlam, görünür, çok güçlü bir lider seçmek yerine bir yere ait olup, iyi bir lider seçip onun altında hizmet etmek istiyorlar.

​Bu lideri seçerken ne yazık ki özellikle gözü kara, cesaretli kendilerinden daha akıllı bir sahip arıyorlar. Ve doğrudan düzgün karakter olmasına özen iyi liderler bulmak yerine, aslında kötü diye tabir edebileceğimiz, ama sonrasındaki süreçte içlerindeki iyiliği görebildikleri liderleri seçiyorlar. ( Bu durum hep filmin ortasında ortaya çıkıyor. Benzer sosyolojik içerikli bir başka bir animasyon olan Şirinler’i düşündüğümde, onlar da ayrı bir düzen içinde yaşıyorlar, ama onların liderleri kendi içinden çıkan Şirin Baba.

​Şirin Baba, eninde sonunda onlara doğruyu öğretiyor, ama onlar da bazen Şirin Baba’ya eksik yönlerini görüp ögretici konumuna yüksel biliyorlar. Yani Şirin Baba’nın öz eleştiri becerisi de yüksek olduğundan hatalarını görüp ders çıkarabiliyor kendine.

​Minyonlar’ın karakterlerine baktığımızda ise, Şirinler’deki gibi her bir karakterin ayrı bir özelliği yok. İçlerinde zeka olarak, yetenek olarak çok az sayıda yönlendirici karakter var. Minyonlar’ın temelde saf, fedakar biraz korkak ama ortak düşünce ile bir araya geldiklerinde çok cesaretli olduklarını da belirteyim.

​Tam bu noktada itaat, toplum ve sadakat konusunda ünlü düşünürlerin de önemli görüşlerine yer vermem lazım. Mesela Konfüçyüs, “Eğer insanlar sadakat ve samimiyeti ilke edinir, kendilerine denk olmayanları dost seçmezlerse, ilerlerler” der.

​John Locke ise bireysel özgürlük ve toplum sözleşmesi üzerine fikirleriyle bu konuyu destekler. Thomas Hobbes toplumun düzeni için mutlak bir otoriteye itaatin şart olduğunu savunur.

​Velhasıl kelam, Minyonlar’ı izleyin, izlettirin çocuklarınıza. Hem keyifli vakit geçirin hem de bu dostluğun, birlikte bir opmanın, sadakatin ve masumiyetin ve lider kavramının değerini bir kez daha hatırlayın.

Aşkın Reyonu: Pembe Sepet Fenomeni

Finlandiya’da başlayıp dünyaya yayılması muhtemel o sosyal deneyi, yani bekarların flörte açık olduğunu gösteren pembe sepetler uygulamasını duydunuz mu bilmiyorum ama ben de az önce bir haber sitesinde gördüm.

​Düşünsenize, bu uygulama Türkiye’de olsa Migros veya Carrefour gibi devasa mağazalar tam bir aşk arenasına dönerdi. Ama BİM veya A101 gibi üç harflilerde o sıkışık reyon aralarında herhalde muazzam bir izdiham olurdu!

​Markette sadece üç tane kız olduğunu, yirmi tane erkeğinse elinde pembe sepetle dolaştığını gözünüzün önüne getirin bir hele. Aman Allah’ım! tam bir komedi 🙂

Ayrıca flört arayan herkes bir manken edasıyla süslenir, püslenir, havada parfüm kokuları uçuşur ve herkes bir tarza bürünüp market reyonlarında volta atardı.

​Sepete giriş ücreti koyan market ve yöneticilerinin sepet başına iki yüz lira aldığını düşünün. Neden? Çünkü içeri girenler sadece sohbet edip alışverişi unutmasınlar diye, bizim Türk aklı bu kârı, bu parayı mutlaka almaya çalışırdı!

Bir de bu sepetlerle tanışıp evlenen çiftlerin düğünlerine çelenk gönderilirdi; böylelikle firma sahipleri düğün salonunda marketlerinin de reklamını yapmış olurdu. Hatta evin oğlu/kızı flört etmek için giyinip annesine seslenip, “Anne, marketten bir şey lazım mı?” diye sorardı. Annesi de, “Yok oğlum/kızım,” deyince, “O zaman gideyim kendime bir çikolata alayım, sen de ister misin?” diye üstelemesi işin tuzu biberi olurdu!

İtiraf edelim, tam bir Türk aklıyla düşünülmüş bir pazarlama harikası olurdu bu iş! Bakarsınız ileride market koridorları gerçekten birer aşk arenasına dönüşür. Ve yine belki de çok yakında bu renkli sepetleri ellerinde taşıyan insanları sık sık görmeye başlarız marketlerde..

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

​Günümüzde sosyal medyada karşılaştığımız birçok haber başlığı aslında çok ciddi bir kandırmaca barındırıyor. Haberlerin içeriğini değiştirerek ya da deepfake gibi ileri teknolojiler kullanarak ünlü isimlerin veya devlet başkanlarının asla söylemedikleri şeyleri sanki söylemişler gibi yansıtıyorlar. Dikkat edin, bu tip sansasyonel haberler bilinen, güvenilir haber sitelerinde değil, daha çok tıklanmaya ihtiyacı olan, takipçisi az olan ve marjinal olarak adlandırılan platformlarda yayınlanıyor.

​Örneğin, daha on dakika önce Elon Musk’ın İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili bir videosuna denk geldim. Videoda sanki kendi konuşuyor gibi görünüyordu ve Müslümanlara karşı olduğunu söylüyordu.Hatta tecavüz ve ahlâksızlık ile suçluyordu. Ancak Elon Musk’ı tanıyanlar bilir ki onun için öncelikli dinî daha çok para gibi durur ve ticari çıkarları herşeyin üstündedir 🙂 Eğer bu röportaj doğru olsa müslümanlara da bu kadar hakaret ettikten sonra onlarla iş yapmamayı veya ürün satamayacağını düşünmesi gerekirdi, ki bu da durumun bir kurgu olduğunu gösteriyor.

​Bu tür içeriklerle karşılaştığınızda iddialara hemen inanmamak ve mutlaka kaynağını araştırmak gerekiyor. Benzer yanıltmacalarla karşılaşmamak için internet okuryazarlığını geliştirmeli ve şüpheli durumlarda güvenilir fact-checking sitelerini kontrol etmemiz gerekiyor. Ayrıca yanlış veya yalan haberleri gördüğümüz platformlarda, yorum kısmına gerçekleri yazarak diğer insanları da uyandırmamız gerekiyor. Mesela diğer bir fake haber de yine başka bir haber sitesinde sözde Amerika’da bir yapay zeka şirketinin sunumundaki robotun aniden arızalanıp yere düştüğünü izliyorum. Sonra merak edip başka haber sitelerine girip bakıyorum. Robot Amerika değil de Rusya’da bozulan bir robot olarak karşıma çıkıyor.

Oltalar atılmış sazanlar bekleniyor durumu yani 🙂

VHS Kasetlerden Sokaklara Nostalji Kuşağı

DİMES, gençlerin pek de aşina olmadığı bir nostalji duygusuna oynayarak riskli, ama bir o kadar da yaratıcı bir iş çıkarmış. Z kuşağı, 70’ler, 80’ler veya 90’ların havasından bir hayli uzak olsa da, kampanya o dönemde çocuk olup, ünlü komedyen Baturay Özdemir’in yer aldığı ve dönemin abartılı stüdyo dekorlarıyla bezeli reklamla izleyicileri tam kalbinden vuruyor.

​VHS tadındaki görüntü, stüdyo dekorları, mizahi dili, renkli kostümler ve kızların danslarıyla Grup Vitamin esintileri reklamın temposunu sürekli yüksek tutuyor.

​Her ne kadar 1976 model bir araba 90’lar kurgusuna pek oturmasa da, Murat 124’ün sempatik ruhu nostalji temasını çok güzel tamamlayarak halkı peşinden sürüklemeyi başarmış.

​Sonuçta ambalajlı meyve sularıyla pek aram olmasa da, Dimes’in günümüzün nostalji korsanlığına kapılmadan, o dönemi gerçekten bilen bir ekiple harika bir iş çıkarmış olduğunu söylemek gerekiyor. Hem güldüren hem de “Ah be çocukluğum” dedirten böyle işlere her zaman varız!

( Not: Yazı sadece reklam inceleme amaçlı yazılmıştır. Reklam değildir efenim)