Hadise ve “Ara beni”: Popun Ötesinde Saklanan Arabesk Ruhu.

Hadise’nin sahne enerjisi ve pop sounduna hepimiz alışığız; o ritmik, hemen ezberlenen ve herkesi anında dansa kaldıran şarkılarıyla listelerin zirvesinden hiç düşmez Hadise.

Düşünsenize, çıktığından beri söylediği hemen her parça ya adeta bir çocuk şarkısı kadar akılda kalıcı ya da eski Beyaz Show’daki gibi “Aşk Kaç Beden Giyer” şarkısını halk müziği tarzında okununca bile  kulaklarımıza dolanmıştı. ( Bunu gençler bilmez)

​Son dönemde Labirent ve özellikle “Arabeni” şarkısıyla görüyorum ki, aslında Hadise’ye gelen bu besteler özünde tam bir arabesk-fantezi cevheri taşıyor. Hadise de şarkıların bu melodik gücünü ve ritmini hemen fark edip yakalıyor. Ne var ki şarkıyı kendi pop tarzıyla seslendirdiğinde o derin arabesk ruhunu tam yansıtamasa da, bestenin kendi güzelliği ve kuvveti sayesinde eser her türlü çok etkileyici kalmayı başarıyor.

​İşin en eğlenceli ve şaşırtıcı kısmı da tam burada başlıyor; sosyal medyada büyük bir akım haline gelen “Arabeni”yi sıradan vatandaşlar kendi hesaplarından öyle bir arabesk-fantezi yorumuyla söylüyorlar ki, aralarında Hadise’den bile daha iyi okuyan muazzam sesler var. Şarkı, fantezi müzik sanatçılarının veya o ruha sahip seslerin elinde bambaşka bir boyuta geçiyor. Bu doğal ve içten yorumlar, şarkının kendi başına ne kadar güçlü olduğunun ve aslında ruhunun arabeske ne kadar yakın durduğunun en büyük kanıtı.

Hadise’nin seveni var, sevmeyeni var. Ama şu net bir gerçek ki, Hadise bu işi biliyor.

Döngüsel Krizler Klasiği: Beşinci İsmail Kartal Dönemi Başladı

Fenerbahçe’de yine sular durulmuyor. Roma beraberliği sonrası İsmail Kartal’ın “bir daha dönmemek üzere” istifa edip, hemen ardından Aziz Yıldırım’ın açıklamalarıyla göreve geri dönmesi ve antrenmana çıkmaması… Türk futbolu yine kendi içinde benzersiz bir tiyatroya sahne oldu.

​Geçmişte toplanan puanlar veya şampiyonluk yarışları göz önüne alındığında, İsmail Kartal ismi daha en baştan belli bir risk barındırıyordu. Kulübün başına Avrupa’da isim yapmış, baskıyı göğüsleyebilecek bir figür yerine, taraftar nezdinde kredisi düşmüş bir ismi getirmek, kriz yönetimi açısından ciddi bir hata olarak öne çıkıyor.

​İstifa ve geri dönüş sürecindeki nedensiz ayrılıklar ve belirsizlikler, olayı bir kriz yönetiminden ziyade çocuk oyuncağına dönüştürdü. Büyük kulüp yönetmek; sadece transfer yapmak değil, kriz anlarında ciddiyeti koruyup hatalı döngülere hapsolmamaktır.

​Bu yönetim anlayışıyla Fenerbahçe, kendi ayağına sıkmaya ve istikrarsızlığı beslemeye devam ediyor; beşinci İsmail Kartal dönemi hayırlı olsun diyelim.

Reddedildim ve Bırakmadım” mı? Hadi Oradan!

Bizim buralarda bir fikri reddedilen insana ‘tecrübe kazanıyor’ denmez; ‘yazık, yine hayal satmış, aklı havada’ denir. Çünkü bizde esas olan ‘ağzımızın tadı kaçmasın, memur ol, garantiye al’ vizyonudur.

​Düşünsenize, Jack Ma’yı KFC bile işe almamış. Bizim buralarda ‘zaten ne olacaktı ki’ muamelesi görürdü kesin. Ya da Reed Hastings’e Blockbuster’ın güldüğünü hayal edin. Sanki Netflix’i kurarken bizden bir akıl almışlar gibi davranırlardı. Steve Wozniak’ın ilk bilgisayar fikrini HP’nin reddetmesi mi? Tam bizlik vizyonsuzluk örneği, sanki kendi ayağına sıkmak gibi. Nintendo’nun Sony mühendisini diski konsol fikriyle geri çevirmesi ise adeta ‘iş bilenin, kılıç kuşananın’ ters tepen versiyonu. Ve Soichiro Honda’ya yapılan saygısızlık… Tamamen başarıyı sadece statüden ibaret görenlerin trajedisi.

​Bir de melek yatırımcılar meselesi var. Fikirle gidince gözleri parlayan değil, tapu dairesindeki emlakçı edasıyla ‘Buradan dükkan çıkar mı, beton var mı?’ diyen bir kitleye anlatırsın derdini. Risk almak mı? Bizde risk almak, sadece kırmızı ışıkta geçmekle sınırlıdır; girişimcilik kalp spazmı yaratır.

​Ha, arada mucizevi bir şekilde ‘Unicorn’ çıkaranlar da oluyor. Onlar da zaten bu sistemin bir parçası değil, şansa bala hayatta kalan edevi masallar gibi anlatılır. Yani anlayacağınız, bizim topraklarda vizyoner olmak, biraz fazla yorucu bir aktivite.

Bir Haber Bülteni Dikkatinizin Nasıl Çalındığını Açıklar mı?

İspanyol devlet kanalı Vera’da haber bülteninin kapanışında, sunucu altı saniye boyunca ekrana bakarak hiç konuşmadan duruyor. İşte bu altı saniyelik sessizlik, günümüzde dikkatimizin nasıl çalındığını, sosyal medyanın ve bitmek bilmeyen akışın bizi nasıl sabırsız ve odaklanamaz hale getirdiğini anlatmak için mükemmel bir başlangıç noktası oluyor. Sadece altı saniye, ama o an size koca bir sonsuzluk gibi geldi, değil mi? İşte bu, sürekli bir hareket ve tüketim bekleyen zihnimizin ne kadar çaresiz kaldığının çok ironik bir kanıtı.

​Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabında da belirttiği gibi, bu çalınan dikkat olayı, bir haber bülteninde bir sessizlikle bile anlatılabilecek kadar gerçek ve korkutucu. Sabit bir şeye odaklanmak imkansız hale gelirken, bizler sadece sürekli bir akışın, bir sonraki kaydırmanın peşinde koşuyoruz. Asıl ironi şu ki, bu yazıyı okurken bile muhtemelen dikkatinizi korumakta zorlanıyorsunuz. Çünkü dijital dünya, bizi hiçbir anımızı tam olarak yaşamama, sürekli bir sonraki yeniliğin peşinde koşma konusunda eğitti.

​Sonuç olarak, altı saniyelik bir sessizliğin yarattığı o panik ve odaklanma krizi, bize dijital dünyanın üzerimizdeki gücünü çok çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor. Belki de sosyal medyadan biraz uzaklaşma vakti çoktan gelmiştir de, siz yine bu yazıyı okuduktan sonra bu konuyla ilgili biraz daha dikkat etmeye çalışın bence. Olur mu?

Herkes yapay zeka efektleriyle seksenlere döndü, Hollywood yıldızı mısın, rock yıldızı mı belli değil. Ama bizim o yıllarda Türkiye’deki gerçek seksenler modamızdan, o mazlum ama samimi hallerimizden haberi olan var mı acaba? Bugünkü gençlik, bizim o dönemki mütevazı kıyafetlerimize bakıp beğenir miydi, yoksa her şeyde olduğu gibi yine başkalarını, o özenilen Avrupa ve Amerika’yı taklit etmeye mi çalışırdı? Sanal bir illüzyonla geçmişi değil, sadece kendi hayallerini yaşattıklarının farkında bile değiller. Amacın sadece beğeni almak için yaşamadığın bir hayatı sunmak ise, bu sadece bir özgüven eksikliğinin veya onaylanma ihtiyacının basit bir yansıması. Bakalım önümüzdeki zamanlarda yine ne kadar saçma sapan yapay zeka modaları, günlük trendler doğacak, hep beraber görürüz.

Pedro Sanchez’den Tarihi ‘Sahibim Yok’ Çıkışı!”

Siyasetin En Kral Laf Sokmalarından Birini Pedro Sanchez Yaptı: Sahibim Yok!

​Meclis kürsüsünden yükselen sesler, bazen sadece bir hakaret değil, tarihe geçecek bir zekanın da fitilini ateşler. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, muhalefetin hırçın ve beklenmedik sataşmalarına öyle bir cevap verdi ki, şaşkınlıktan nutku tutulanlar oldu. Kendisine yöneltilen “köpek” yakıştırmasını, “Evet, belki köpek olabilirim, ama benim sahibim yok” diyerek adeta bir bumerang gibi geri gönderdi.

​Sadece cesur çıkışlarıyla değil, Türkiye ile kurduğu sıcak bağlarla da bizim içimizden biri gibi hissettiğimiz bir lider o. Avrupa’nın diğer ülkelerinin aksine, Amerika’ya boyun eğmeyen ve İsrail’e karşı daima dik ve ilkeli duran tutumuyla, halkımızın gözünde müstesna bir yere sahip. Meclisteki bu unutulmaz çıkışıyla da hem zekasını hem de bağımsız liderliğini bir kez daha perçinlemiş oldu.

​Tebrikler Pedro Sanchez!

Serhat Kılıç’ın Ardından: Bir Medya Eleştirisi

Yaşarken Serhat Kılıç’ın kılına zarar gelse dönüp bakmayan lensler, ruh bedeni terk ettiği anda nasıl da keskinleşiyor! Yıllarca tek bir alkışı esirgeyen o koca mekanizma, adamcağız gidince birden ‘en büyük kaybımız’ manşetleriyle yarışa giriyor.

​Ne büyük lütuf ama! Evindeki tekli koltuktan, buzdolabının içeriğine kadar her detay, kamuoyunun ‘aydınlanması’ için birer malzeme. Özel hayat mı? O da ne? Kişi ölmüş, artık mahremiyetin ne hükmü var?

​Sırada o çok merak edilen dedikodu seansları var. ‘Acaba neden yalnız öldü?’ sorusunun cevabı, bir sanatçının onurlu geçmişini silip süpürmeye yetiyor. Belki de arkasında bıraktığı sessizliği, bu gürültülü piyasa hiç hak etmemişti, kim bilir?

​Yeni bir olay manşetleri süsleyene kadar, bu yas tiyatrosu böyle devam edecek. Ne de olsa, tüketilecek yeni bir hayat hikayesi lazım. Gerisi ise, sadece detay.

​Ama işin en acı tarafı ne biliyor musun? Serhat Kılıç aslında hiç ölmemiş gibi davranıyorlar. Yaşarken görmezden gelip değerini bilmedikleri adamı, öldükten sonra her gün yeniden öldürüyorlar! Kimi uyuşturucuyla vuruyor, kimi yalnızlığıyla hırpalıyor, kimi de servetinin peşine düşüyor. Adamcağız bir türlü huzur bulup da rahat rahat ölemiyor; manşetlerin arasında resmen can çekişmeye devam ediyor.

Seksenler’in Ruhu: Ergun Plak Neden Unutulmaz?”

Bir dönemin sonu gibi. Tanınan oyuncu Serhat Kılıç’ın ani ve acı gidişiyle, sadece bir oyuncuyu değil, sanki kendi gençliğimden bir parçayı, o samimi yılları da uğurlamış gibi hissettim.

​Onu herkes farklı projelerle hatırlayabilir ama benim zihnimde ve kalbimde hep o mahallenin renkli, biraz kurnaz ama özü altın kalpli Ergun Plak’ı olarak kalacak.

​Eğitimin sadece diplomadan ibaret sayıldığı o yıllarda, hayatın sillesini yemiş ama neşesini kaybetmemiş o karakter, aslında hepimizin hikayesini anlatıyordu.

​Şimdi ekranlar, sosyal medya sayfaları onun videolarıyla, duygusal müziklerle dolacak. Herkes bir şeyler söyleyip o acı üzerinden bir pay kapma yarışına girecek.

​Ben o kalabalığın içinde olmak istemiyorum. Sadece bir dönemin sessizce kapandığını, kendi jenerasyonumdan bir değerin daha eksildiğini bilmenin ağırlığıyla, sessizce anmak istedim.

​Yolun açık olsun, mekanın cennet olsun. Bize o tebessümü bıraktın, gerisi sadece suskunluk.

O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat

Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?

​Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.

​Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.

​Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?

Kasa Kumarı: Bim ve A101’de Tahmin Edilemeyenler

Bim ya da A101 fark etmez; o tanıdık reyonlar arasında kaybolur, gözün fiyatlarda, gönlün sepetinde bir tur atarsın. Her şey güzel, ta ki o büyük finale, yani kasaya gelene kadar.

​İşte o an, stratejik zekânın tavan yaptığı andır. İki kasa da boş, etrafta kimseler yok. Başlarsın içinden hesap yapmaya; acaba hangi kasa daha aktif? Acaba kasiyer arkadaş şu an reyonlardan birinde ürün mü diziyor, yoksa depoda gizli kahramanlık mı yapıyor?

​Büyük bir kararlılıkla sağdakine yönelirsin. Sen tam ürünleri banda dizecekken, o beklenen ses duyulur:

​”Diğer kasadan alayım!”

​İşte o an, yıkımın başladığı andır. Elindeki yirmi parça eşyayla, sanki olimpiyatlarda bayrak yarışı yapıyormuş gibi apar topar diğer kasaya koşarsın. Kasiyerle göz göze gelirsin, o hafif tebessümle gerçeği yüzüne vurur kasiyer: “Hiçbir zaman bilemiyorsunuz, değil mi?”

​Sende dersin ki, “Ya Hu keşke aktif olan kasada yanan küçük bir lamba, bir uyarı olsa. Hani ‘Buradayım’ diyen bir işaret… En azından o kadar erzakla yanlış kasaya yığılıp, sonra onları tekrar toplamak zorunda kalmayız.”

​Ama bilirsin ki, o kasa bilmecesi Bim’in ya da A101’in değişmez felsefesidir. Biz söylenir, üşenir, ama yine de o kasaya doğru süzülmeye devam ederiz. Çünkü ne de olsa, o gizemi çözememe ihtimali bile, hayatın küçük bir ironisi işte!

Rüzgarın Kızı ve Kaybolan Işıltı

Feride Hilal Akın’ın son dönemde yayınladığı “Rüzgarın Kızı” adlı şarkısı, modern ritimlere ve sosyal medya trendlerine odaklanan bir çalışma gibi. Ancak bu çalışma, sanatçının kendi ses rengini öne çıkaran, derinliği olan ve dinleyiciyle duygusal bağ kuran o eski tarzından oldukça uzak ki! Nerede o Feride’nin o iç ısıtan, yumuşacık ve su gibi akıp gıden O ahenkli sesi nerede Allah aşkına!

​Bence müzikal olarak parça, günümüzün pop-dance ve R&B altyapılarını taşısa da, vokal performansı karakterini yansıtmakta yetersiz kalıyor. Bu durum bende, şarkının herhangi biri tarafından söylenebileceği hissini uyandırıyor ve Feride’nin vokalindeki o eşsiz tınının kaybolup gitmesine sebep oluyor. Üstelik sözlerde Aşkım Kapışmak ve aranje’de Mustafa Ceceli var. Ama yinede Hilal’den eser yok. Bu şarkıyı piyasaya yeni giren biri yapsa anlarım. “Sesi yok” derim. “Piyasa müziği” yapıyor derim. Ama bu isim Feride Hilal Akın ya hu!. Müzikle uzun zamandır ilgilenen, saygın bi isim yapmış kaliteli bir insan.

​Güncel trendleri yakalama kaygısı, genleri Z olan kuşağı yakalama gayreti, ne yazık ki Feride Hilal’in kendi imzasını ve özgün tarzını kaybetmesine yol açma riskini arttırmış. Oysa eski tarzının üzerine eklemeler yaparak, halk müziği, sanat müziği veya fantezi gibi farklı türlerle sesini harmanlaması, kariyerine ve dinleyicilerle kurduğu bağa çok daha büyük bir değer katabilirdi. Feride, inşallah yolunu bulursun ama bu tarz maalesef sana olmamış. Geri dön bize Feride Hilal..

Robert De Niro ve Tarlabaşı: 90’larda Neler Kaçırdık?

Son zamanlarda duyduğum en gerçeküstü haberle karşınızdayım. Meğer bizim mafya filmlerinin vazgeçilmez yüzü Robert De Niro, 1995 yılında İstanbul’da bildiğin polis yeleğini çekip narkotik baskınlarına katılmış! Yanlış duymadınız, adam kimlik kontrolü yapmamış ama polislerle gece kulübü baskınlarında arz-ı endam etmiş.

​Düşünsenize, 90’ların ortasında İstanbul’un hareketli sokaklarındasınız ve aniden karşınızda Hollywood’un en büyük yıldızlarından biri beliriyor. Hem de herhangi bir film seti için değil, sadece “gözlem yapmak” adına! De Niro’nun o dönem Türkiye’yi haritada bulup bulamayacağını bile sorgularken meğer adam İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde çay içip operasyon planlıyormuş.

​Bütün bunlar sanki absürt bir komedi filminin senaryosu gibi ama tamamen gerçek. Şimdi merakla bekliyorum, acaba yarın bir gün Al Pacino çıkıp “Ben de 90’larda Kadıköy’de zabıtalarla çay içmiştim” der mi? Sinema dünyası bu, ne getireceği belli olmaz.

Dijital Çağda Kaybolanlar: Ekranın Ardındaki Mecburi İroni.

Modern insan, ( yani ne yazık ki biz oluyoruz ) teknolojinin sunduğu imkanlara uymak adına kendi doğasını yeniden tasarlayan, eşsiz bir uyumlanma ustasına dönüştü. Cebimizdeki titremeyen cihazların hayalet bildirimlerine inanmak ya da şarjımız %20’nin altına düşündüğünde hissettiğimiz o varoluşsal kaygı, aslında bu dijital bağımlılığın en ironik tezahürleri olarak hayatımızın merkezine yerleşti.

İnsanoğlu, kendi konforu için yarattığı bu karmaşayı, sanki tamamen kaçınılmazmış gibi kanıksamayı da çok iyi başardı.

​Hayatımızın büyük bölümünü çalışarak geçirip, yarın bir gün yaşayacağımız o muazzam geleceğe hazırlanırken bugünü tamamen ertelemeyi nasıl da normalleştirdik, değil mi?

Sabah alarm kurmadan uyanamayıp, o lanetli ses çalınca da kalkmamak için dakikalarca direnmemiz bile aslında bu çabanın en basit kanıtı.

Aynı odada oturup birbirimizin gözünün içine bakmak yerine, sessizce telefonlarımıza gömüldüğümüz o mecburi dijital yalnızlık anları da cabası. Tamamen birbiriyle çelişen absürtlüklerden bahsediyoruz aslında.

Mesela, eve yürüyerek gidebilecekken araç kullanmak, sonra da vicdanımızı rahatlatmak için spor olsun diye yürüyüşe çıkmak, tam da aradığımız ironi!

​Çalışırken dinlenmeyi, dinlenirken de yapılacak işleri düşünmekten bahsetmiyorum bile. Bir gün içinde üzerimize yağan yüzlerce reklam mesajı ile boğuşurken, bir yandan da bildirim seslerinin dikkatimizi böldüğü o karmaşada hayatımızı yaşamaya çalışıyoruz. Hepsini geçtim, bir ürünü kullanmadan önce yüzlerce yorum okumak, ya da yüzlerce insanı sosyal medyada takip edip kendi yalnızlığımızın içinde kaybolmak da cabası. Komşumuzun adını bilmezken dünyanın öbür ucundaki tanımadığımız insanların özel hayatlarına kadar her şeye vakıf olmamız da ayrı bir ironi iken, bir kitabın özetini okuyup anladığımızı sanarak bu dijital uyumlanma tiyatrosunu başarıyla tamamlamış oluyoruz.

​Platformların dipsiz dehlizlerinde izleyecek bir şey bulmak için kırk dakika harcayıp, sonunda hiçbir şey izlemeden uyumak da bu dijital çaresizliğimizin bir parçası. Şarjımızın yüzde yirmi sınırına düşmesiyle başlayan o hayatta kalma telaşı ise bambaşka bir seviye. Mesajlara verilen o anlık cevap baskısı, görülüp de cevaplanmayan cümlelerin yarattığı o sessiz senaryolar da cabası. Sipariş verdiğimiz ürünün haritadaki yerini dakikada bir kontrol ederek geçirdiğimiz o takıntılı dakikalar da cabası. İş e-postalarının o çığ gibi büyüyen yığınları karşısındaki o vicdan azabını da unutmamak lazım. Ya da evden çıkarken kablosuz kulaklığı unutup tüm gün toplu taşımadaki o dış dünyaya maruz kalmak… Her boş anımızı sanki bir şeyler öğrenmekle doldurmamız gereken o sürekli gelişim baskısı da bizi kendi sessizliğimize hapsediyor. Bulut depolama alanımızın dolmasıyla anı silmeye kıyamayıp para ödemek zorunda kaldığımız o döngü, akıllı saatimizin her an nefes alıp vermemizi dikte etmesiyle iyice ironikleşiyor. Sepette bırakılan binlerce liralık ürünler ve spam aramalar yüzünden telefonunu sessize yaşamaya alışan modern insanın dijitalle olan bu sonu olmayan dansı, aslında kendi yarattığımız o konforlu cehennemin bir resmi gibi.

​Kendi yarattığımız bu dijital çarkın içinde, aslında özgürlüğümüzden ödün verip sürekli bir onaylanma arayışıyla ömrümüzü tüketiyoruz. Belki de gerçek bağlantıyı, ekranların ışığı yerine birbirimizin gözünde aramaya başlamamızın vakti gelmiştir; tabii dijital dünya buna ne kadar izin verirse.

Popüler psikolojinin instangram’daki yüzü

Platformlar sayesinde bir sıkıntımız yok gibi görünüyor. Peki, eğitim ve ahlak yönünden besleneceğimiz adres neresi?

​Aşırı bireyselleşmenin bizde doğurduğu sonuçlar neler?

​Toplumsal gelişime giden yolun başı olan kişisel gelişim, eğer tam anlamıyla temin edilemiyorsa; bizler içinde yaşadığımız toplumu neden sürekli eleştirip kınıyoruz?

​Doğru, etik, adalet, merhamet ve vicdan noktasında kendimizi ne derecede eleştiriyoruz?

​İğneyi kendine batırmayan bir birey, topluma neden sürekli çuvaldız batırır?

​Çok fazla soru sordum, değil mi? Sordum, çünkü önce temel sorulara yine net ve çok açık cevaplar vermemiz gerekiyor. Meseleyi sadece insan psikolojisinden kurarak toplum psikolojisini nasıl rehabilite edebiliriz ki?

​Sosyal medyada önüme sürekli psikolog videoları düşüyor. Allah’ım! Bu nasıl bir bilgi bombardımanıdır! Bugün seansı 3 bin liradan başlayan terapiler Instagram’da bedava: İzle, dinle ve çöz her problemini… Öyle mi? Haydi oradan!

​Hepsini tabii ki kastetmiyorum; ancak %80’i, alınacak bir beğeni ya da isminin reklamını yapmak için türlü konular hakkında tavsiyeler verip duruyor. Bu durum şuna benziyor: İlaç firmaları bin kişi üzerinde deney yaparak ilaç üretirler, sonrasında milyonlarca kutu hapı dünyaya satarlar. Aynı öyle! Sonra bir vatandaş kalkar, doktora gitmeden, ilacı kullanan bir hasta yakınının tavsiyesi üzerine kafasına göre ilacı kullanır.

​E be kardeşim, belki sende o hastalık yok! Neden kafana göre alıp kullanıyorsun?

​İşte bizi, birtakım psikolojik hastalıklara sahip olduğumuzu düşündüren o videolar, postlar ve hikâyeler… Oysa psikoloji dediğimiz şey, zaman içinde sürekli değişen, evrilen düşünce ve davranışlarla dolu. Bundan daha doğal ne olabilir?

​Ancak şu Instagram’da inanın, mevcut psikolog videolarının çeyreği kadar bile sosyolog videosu yok. Neden? Çünkü varsa yoksa bizim psikolojimiz ve sağlığımız. Dünya toplumlarının insanları belki de tarihte hiç olmadığı kadar bireyselleşip yalnızlaştı.

​İşte tam bu yüzden, artık şu kişisel gelişim geyiklerine bir ara verip, devletlerin insanlarını toplumca gelişimi destekleyen platform ve prensipler etrafında toplaması gerekiyor. Çünkü bir insan ne kadar gelişirse gelişsin; yozlaşmış, değerlerine yabancılaşmış, tek derdi konfor ve ekonomi olan bir toplumda nasıl huzurlu ve mutlu olabilir?

​Ortak bir ülküsü olmayan, sürekli “Dünya nereye gidiyor kardeşim?” sorusunu sorup sonra susan ümitsiz bir toplumun geleceğinin aydınlık olmasını kim, niye bekler?

​İş tamamen devlette. Bu iş halkı aştı artık!

Huyum Kurusun:İnsan Ölçme Sanatı Bende Şöyle İşliyor

Hayatta bazı anlar vardır, insanın içindeki o minik kurnazlık sesini susturması imkansızdır. Sosyal medyada karşıma çıkan neon bir tabeladaki “Cevabını bildiğim şeyleri sorarak insan ölçmeyi çok seviyorum” sözü tam olarak ruh halimi özetliyor. Evet, tam olarak bunu yapıyorum ve sanırım huyum kurusun, vazgeçemiyorum.

​Gelin itiraf edeyim; asıl eğlence tam burada başlıyor. Özellikle etrafta sıkça rastladığımız, hiçbir konuda gerçek bir bilgisi olmadığı halde her konuda söyleyecek iddialı bir fikri olan o “malumatfuruş” tipler var ya? İşte onlar bu oyunun en favori oyuncuları.

​Oltayı Atış: Bilmiyormuş Gibi Yapmak

​Peki, bu strateji nasıl işliyor? Aslında adımı çok net: Bilmiyormuş Gibi Yapmak. En basit, en temel meseleleri bile bilmiyormuş gibi onları dinlemeyi inanılmaz seviyorum. Karşısındaki kişinin o kendinden emin ve “sana bir şey öğretiyorum” hissiyatını yüzünde görmek o kadar eğlenceli oluyor ki…

  • ​Karşınızdaki kişi konudan bihaberken, ona son derece saf, meraklı ve “hiçbir şey bilmiyormuş” bir ifadeyle yaklaşırsınız.
  • ​Onun özgüvenini iyice tavan yaptırır, kendisini serbest hissetmesini ve tüm potansiyeliyle konuşmasını sağlarsınız.
  • ​O, hiç şüphelenmeden bildiğini sanarak ahkam keserken, siz içeride sessizce o oltayı yutuşunu izlersiniz.

​Şaşkınlık Anları ve Değişmeyen Son

​İşin en komik ve tatmin edici kısmı ise o “final” anı. Bazen o kadar büyük bir özgüvenle anlatırlar ki, gerçeği anladıklarında ya da durumu fark ettiklerinde gözlerindeki o saf şaşkınlığı görmek paha biçilmez oluyor: “Yahu abi, sen bunu nasıl bilmiyorsun?”

​Aslında asıl anlatmak istediğim, bu kişilerin eninde sonunda durumu çakması ve uyanması gerektiği ama maalesef anlayamıyorlar. O kadar kendi dünyalarında ve anlatma hevesinde oluyorlar ki, her defasından koşa koşa oltaya geliyorlar.

​Detaycı, analitik ve hiçbir şeyi şansa bırakmayan bir Başak burcu olarak bu tarz zihin oyunları, insan sarraflığının en keyifli ve en kurnaz hali

Sinemada Süt ve Saf Kötülük İlişkisi

Geçen gün sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan bir Reels videosu sinemadaki harika bir detayı yüzüme vurdu: Kötü karakterlerin süt içmesi! Açıkçası bu detay o kadar ilgimi çekti ki, hemen biraz üzerine düşündüm ve sizinle de paylaşmak istedim.

​Sinemada süt evrensel olarak masumiyetin ve çocukluğun simgesi olarak görülür. Peki, tam da bu yüzden birçok yönetmen, en acımasız ve korkunç karakterlerine neden özellikle süt içirir?

​Masumiyet ile Vahşetin Çarpışması

​Yönetmenler, masum görünen bir davranışı acımasız bir karakterle yan yana getirdiklerinde izleyicide bilinçsiz bir rahatsızlık hissi uyandırırlar. Bu detay; karakterin empati eksikliğini, duygusal kopukluğunu ya da psikolojik dengesizliğini kelime kullanmadan anlatmanın en etkili yollarından biridir. Bir dahaki sefere ekranda süt içen bir kötü karakter görürseniz, bunun rastgele bir tercih olmadığını artık çok iyi biliyorsunuz.

​Sinemadan Çarpıcı Örnekler

​Bu psikolojik kontrastın beyaz perdedeki en ikonik yansımalarına baktığımızda şu efsanevi isimleri görüyoruz:

  • Anton Chigurh (No Country for Old Men): Sinemanın en soğukkanlı katillerinden biri olan Chigurh, sakinlikle süt içerken insan dışı, duygusuz bir saf kötülüğü temsil eder.
  • Hans Landa (Inglourious Basterds): Nazik görünümünün ardındaki korkunç yüzüyle tanınan SS albayı, çiftlik evinde büyük bir keyifle süt içer; bu sahne onun güler yüzlü vahşetini gözler önüne serer.
  • Alex DeLarge (A Clockwork Orange): Şiddet bağımlısı genç çetenin lideri Alex, vahşi eylemlerine girişmeden önce süt bazlı özel bir içecek tüketerek masumiyetle şiddet arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

​Sinemada bu tarz gizli detaylar izleme deneyimini benim için her zaman çok daha heyecan verici kılıyor. Siz de filmlerde gözünüze çarpan böyle ilginç yönetmen tercihleri fark ediyor musunuz?

“Biz çıkalım kerevetine de ne zaman ve nerede?”

Çocukluğumuzda dinlediğimiz o en güzel masalların sonunu hatırlıyor musunuz? Hepimiz o sihirli kapanışı beklerdik: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.”

​O cümleyi duyar duymaz içimiz bir hoş olur, bütün ejderhaların yenildiğini, iyilerin kazandığını ve derin bir “oh” çekileceğini bilmenin rahatlığıyla gülümserdik. Peki, bu yüzyıllık ezberi bugünün modern evlilik istatistikleriyle ve ekonomik gerçekliğiyle harmanladığımızda o kerevet masalı nasıl bir korku filmine dönüyor, hiç düşündünüz mü? Gelin masal perdesini yırtıp gerçeğin soğuk yüzüne bakalım.

​Günlük hayatta pek kullandığımız bir kelime değil aslında şu kerevet. Eskilerin evlerinde, sedir gibi kullanılan, tahtadan yapılan yüksekçe yataklara veya oturma yerlerine kerevet deniyormuş. Düşünsenize; o zamanın en rahat, en konforlu köşesi. Üzerine yün döşekler, kilimler serilmiş; günün yorgunluğunu atmak için bizzat sığınılan huzur alanı. Yani işin özü, kerevet eşittir rahatlık ve huzur. Tabii bugünün dünyasında o kereveti almak için üç asgari ücret falan harcamanız, üzerine de on yıllık icralık bir tüketici kredisi çekmeniz gerekiyor orası ayrı.

​Eski masallarda kahramanlar üç elma düşerdi başlarına, hemen muratlarına erer ve kerevete çıkarlardı. Günümüz evliliklerinde ise “murat”, düğün salonu kaporasını yatırdığınız an buharlaşıp uçuyor. Tüketim toplumunun körüklediği o devasa düğün bütçeleri, “wedding planner” adı altında insan soyuşturan organizatörler, “gelin çiçeğim pampas otu olmazsa ruh ikizimden ayrılırım” diyen nevrotik tripler derken, çiftler zaten nikah masasına morgdan çıkmış gibi oturuyor. Masal kahramanları yedi başlı ejderhayla savaşırdı; şimdikiler ise “düğüne niye gelmedi” diye kuzen gıybeti yapan halalarla, salonun klima parasını kime kitleyeceğini hesaplayan kayınpederle savaşıp kerevete değil, muhtemelen adliyedeki boşanma avukatının ofisine soluk soluğa varıyor.

​Masalda anlatıcı ne diyordu: “Onlar başlarına gelen onca maceradan sonra huzuru buldu, hadi şimdi de biz kalkalım, o en rahat köşeye, kerevete kurulup bu mutluluğun keyfini çıkaralım.” Eskiden bu bir umuttu. Bugünün evliliklerinde ise “biz çıkalım kerevetine” demek, “Eyvah, beş yıllık ev kredisi bitti ama şimdi de çocukların özel okul taksiti başladı, bari azıcık borçsuz ölsek” demenin fiyakalı ve biraz da trajikomik bir yolu. O eski masallardaki rahat kerevetler yerini, IKEA’dan alınma, üçüncü ayda gıcırdamaya başlayan, taksiti bitmeden yüzeyi soyulan modüler yatak odası takımlarına bıraktı. Kerevete çıkmak ne kelime, millet 30 yaşında bel fıtığı olup fizik tedavi koltuğuna demir atıyor.

​Ben yine de bu cümleyi seviyorum, çünkü insana acı acı gülme yeteneği veriyor. Hayatın o bitmek bilmeyen faturaları, enflasyon canavarı, “akşam ne yiyeceğiz” kâbusu ve evlilik terapisti seansları arasında insan bazen masallardaki gibi derin bir nefes alıp, “Nihayet bu ay da battık, hadi çıkalım kerevetine” deyip karanlığa gülmek istiyor.

Kerevet artık ulaşılması çok zor bir yerin adı.Sürekli  ertelenen ve nerede bulacagımızı bilmediğimiz bir konfor alanı..

Bir Takımın Başında İkizler Burcu Varsa..

Bir süredir gözlemlediğim kadarıyla, İsmail Kartal ile Marco Asensio arasındaki gerilimin temelinde bence burçların getirdiği karakter özellikleri yatıyor. İkizler burcunun o değişken yapısı ile Oğlak burcunun disiplinli, planlı doğası bir araya geldiğinde, yıldızların pek de tutmadığını görüyorum. Tabi bu sadece bir tahmin.

​Yalnız bu sadece bir ikili meselesi değil. Takımdaki diğer oyunculara baktığımda, uyum sağlamakta zorlanabilecek isimler de var. Mesela, Boğa burcu Vedat Muriqi ve Akrep burcu Nélson Semedo gibi oyuncular, iletişim tarzları sebebiyle İkizler ile bazı sürtüşmeler yaşayabilir.

​Tabii diğer taraftan, Terazi burcundaki Mason Greenwood ve Kerem Aktürkoğlu, Kova burcundaki Nathan Aké ve Škriniar, Koç burcundaki Matteo Guendouzi ve N’Golo Kanté gibi isimler İkizler burcuyla çok daha rahat anlaşan, zihinsel olarak birbirini destekleyen oyuncular.

​İleride İkizler’in bu değişken yapısına uyum sağlamakta zorlanan başka isimler de çıkabilir. Bakalım tahminlerim sahada ne kadar tutacak.

Dip not : Astrolog falan değilim Galataraylıyım 🙂

Teşkilat’ta Kartlar Yeniden Dağıtılıyor: Yeni Oyuncular, Derin Sırlar!

Yıllar önce heyecanla izlediğim, ilk başladığı dönemlerden beri büyük övgülerle takip ettiğim Teşkilat, kendi yolunu bulma konusunda şaşırtıcı bir başarıya sahip. Neredeyse her sezon yenilenen kadrosuna rağmen seyircisini ekranda tutmayı bildi; demek ki kemikleşmiş ve sadık bir kitlesi var.

​Bu oyuncu değişiklikleri diziyi sürekli taze tuttuğu gibi, işlenen konuların da milli ve yerli duygularla çevrilmesi, kanalın hitap ettiği kitle için diziyi cazip kılan diğer unsurlar. Serhat Kılıç, Gökberk Demirci, Uğur Yücel, Duygu Sarışın ve Bensu Soral gibi isimlerin katılımıyla kadro daha da genişletip güçlendirmiş.

​Ana karakter olan Altay’a hayat veren Tolga Sarıtaş ise bu değişimin merkezinde dizinin istikrarını sağlıyor; malum, jön kolay kolay değişmiyor. İçerik ve reytingler nereye evrilir bilemem ama görünüşe göre bu yeni kadroyla Teşkilat çok konuşulacak gibi duruyor.

Yani Teşkilat çok sağlam bu sefer..

Öte Dünyaya Pencere Açın: Kentsel Dönüşümde Yeni Ufuklar.

Yaşayanlara saygısı kalmayanın ölenlere saygı duymasını beklemek hayalden öteye geçmiyor sanırım. İstanbul Avcılar’da kentsel dönüşüm rüzgarları öylesine şiddetli esmiş ki, Ambarlı Mezarlığı ile sıfır mesafede yükselen yeni binalar herkes beni de hayrete düşürdü. Bir müteahhit mezar taşlarına birkaç adım mesafede nasıl apartman dikebilir, belediye bu imarı nasıl onaylar?  Orada dairelerden birinde oturuyorsunuz diyelim. Her pencereyi açtığınızda ya da balkona çıktığınızda gördüğünüz o manzara, belki de ölümü hissedin mesajını verecektir size 🙂 Ya haydi o bina bi 5-10 metre mesafede kalsa mezarlığa, belki bir nebze anlaşılabilir, ancak mezarlığın dibine kurulmuş bir yaşam alanı, ahir zamanın en enteresan gelişmelerinden biri olarak tarihe geçiyor. Peki mezarlığın sakinlerini ziyaret edenlerin yaşayacağı şoku düşünebiliyor musunuz? Tam dua ederken karşı camdan birinin don atlet,çayını yudumlayarak onları izlemesi, herhalde kara mizahın zirvesi olurdu. Mezarlık bakımını yapmak ya da belediyenin oraya ulaşıp günlük işleri yürütmesi nasıl bir lojistik absürtlüğe yol açacak, orası da ayrı bir merak konusu. Hele bir de bayram arefelerini düşünün. Herkes mezarlığa akın etmiş, dualar ediliyor, gözler yaşlı. Ama tam o sırada, balkondaki apartman sakini çayını ya da alkollü içeceğini yudumlayarak sizi izliyor. Mezar başında huşu içinde dururken, bir yabancıyla göz göze kalmanın verdiği o tarifi imkansız utançla ve dua karmaşasıyla baş başasınız artık. Ahir zamanın komedisi, işte tam da bu absürt buluşmada gizli.