Kasa Kumarı: Bim ve A101’de Tahmin Edilemeyenler

Bim ya da A101 fark etmez; o tanıdık reyonlar arasında kaybolur, gözün fiyatlarda, gönlün sepetinde bir tur atarsın. Her şey güzel, ta ki o büyük finale, yani kasaya gelene kadar.

​İşte o an, stratejik zekânın tavan yaptığı andır. İki kasa da boş, etrafta kimseler yok. Başlarsın içinden hesap yapmaya; acaba hangi kasa daha aktif? Acaba kasiyer arkadaş şu an reyonlardan birinde ürün mü diziyor, yoksa depoda gizli kahramanlık mı yapıyor?

​Büyük bir kararlılıkla sağdakine yönelirsin. Sen tam ürünleri banda dizecekken, o beklenen ses duyulur:

​”Diğer kasadan alayım!”

​İşte o an, yıkımın başladığı andır. Elindeki yirmi parça eşyayla, sanki olimpiyatlarda bayrak yarışı yapıyormuş gibi apar topar diğer kasaya koşarsın. Kasiyerle göz göze gelirsin, o hafif tebessümle gerçeği yüzüne vurur kasiyer: “Hiçbir zaman bilemiyorsunuz, değil mi?”

​Sende dersin ki, “Ya Hu keşke aktif olan kasada yanan küçük bir lamba, bir uyarı olsa. Hani ‘Buradayım’ diyen bir işaret… En azından o kadar erzakla yanlış kasaya yığılıp, sonra onları tekrar toplamak zorunda kalmayız.”

​Ama bilirsin ki, o kasa bilmecesi Bim’in ya da A101’in değişmez felsefesidir. Biz söylenir, üşenir, ama yine de o kasaya doğru süzülmeye devam ederiz. Çünkü ne de olsa, o gizemi çözememe ihtimali bile, hayatın küçük bir ironisi işte!

Dijital Çağda Kaybolanlar: Ekranın Ardındaki Mecburi İroni.

Modern insan, ( yani ne yazık ki biz oluyoruz ) teknolojinin sunduğu imkanlara uymak adına kendi doğasını yeniden tasarlayan, eşsiz bir uyumlanma ustasına dönüştü. Cebimizdeki titremeyen cihazların hayalet bildirimlerine inanmak ya da şarjımız %20’nin altına düşündüğünde hissettiğimiz o varoluşsal kaygı, aslında bu dijital bağımlılığın en ironik tezahürleri olarak hayatımızın merkezine yerleşti.

İnsanoğlu, kendi konforu için yarattığı bu karmaşayı, sanki tamamen kaçınılmazmış gibi kanıksamayı da çok iyi başardı.

​Hayatımızın büyük bölümünü çalışarak geçirip, yarın bir gün yaşayacağımız o muazzam geleceğe hazırlanırken bugünü tamamen ertelemeyi nasıl da normalleştirdik, değil mi?

Sabah alarm kurmadan uyanamayıp, o lanetli ses çalınca da kalkmamak için dakikalarca direnmemiz bile aslında bu çabanın en basit kanıtı.

Aynı odada oturup birbirimizin gözünün içine bakmak yerine, sessizce telefonlarımıza gömüldüğümüz o mecburi dijital yalnızlık anları da cabası. Tamamen birbiriyle çelişen absürtlüklerden bahsediyoruz aslında.

Mesela, eve yürüyerek gidebilecekken araç kullanmak, sonra da vicdanımızı rahatlatmak için spor olsun diye yürüyüşe çıkmak, tam da aradığımız ironi!

​Çalışırken dinlenmeyi, dinlenirken de yapılacak işleri düşünmekten bahsetmiyorum bile. Bir gün içinde üzerimize yağan yüzlerce reklam mesajı ile boğuşurken, bir yandan da bildirim seslerinin dikkatimizi böldüğü o karmaşada hayatımızı yaşamaya çalışıyoruz. Hepsini geçtim, bir ürünü kullanmadan önce yüzlerce yorum okumak, ya da yüzlerce insanı sosyal medyada takip edip kendi yalnızlığımızın içinde kaybolmak da cabası. Komşumuzun adını bilmezken dünyanın öbür ucundaki tanımadığımız insanların özel hayatlarına kadar her şeye vakıf olmamız da ayrı bir ironi iken, bir kitabın özetini okuyup anladığımızı sanarak bu dijital uyumlanma tiyatrosunu başarıyla tamamlamış oluyoruz.

​Platformların dipsiz dehlizlerinde izleyecek bir şey bulmak için kırk dakika harcayıp, sonunda hiçbir şey izlemeden uyumak da bu dijital çaresizliğimizin bir parçası. Şarjımızın yüzde yirmi sınırına düşmesiyle başlayan o hayatta kalma telaşı ise bambaşka bir seviye. Mesajlara verilen o anlık cevap baskısı, görülüp de cevaplanmayan cümlelerin yarattığı o sessiz senaryolar da cabası. Sipariş verdiğimiz ürünün haritadaki yerini dakikada bir kontrol ederek geçirdiğimiz o takıntılı dakikalar da cabası. İş e-postalarının o çığ gibi büyüyen yığınları karşısındaki o vicdan azabını da unutmamak lazım. Ya da evden çıkarken kablosuz kulaklığı unutup tüm gün toplu taşımadaki o dış dünyaya maruz kalmak… Her boş anımızı sanki bir şeyler öğrenmekle doldurmamız gereken o sürekli gelişim baskısı da bizi kendi sessizliğimize hapsediyor. Bulut depolama alanımızın dolmasıyla anı silmeye kıyamayıp para ödemek zorunda kaldığımız o döngü, akıllı saatimizin her an nefes alıp vermemizi dikte etmesiyle iyice ironikleşiyor. Sepette bırakılan binlerce liralık ürünler ve spam aramalar yüzünden telefonunu sessize yaşamaya alışan modern insanın dijitalle olan bu sonu olmayan dansı, aslında kendi yarattığımız o konforlu cehennemin bir resmi gibi.

​Kendi yarattığımız bu dijital çarkın içinde, aslında özgürlüğümüzden ödün verip sürekli bir onaylanma arayışıyla ömrümüzü tüketiyoruz. Belki de gerçek bağlantıyı, ekranların ışığı yerine birbirimizin gözünde aramaya başlamamızın vakti gelmiştir; tabii dijital dünya buna ne kadar izin verirse.

Sıradan Bir Salı; Büyük Planlar, Küçük Çukurlar

Merhaba ey kırkevinkedisi takip edenleri, ya da denk gelenleri. Bugün yine nefes almayı başaran o seçkin azınlık olarak buradayız. Ayrıca ‘ben bu dünyaya neden geldim?’ diye ara ara, düşünenler siz de hoşgeldiniz. Hadi ama, yalan söylemeyin, hepimiz buradayız çünkü başka bir seçeneğimiz yoktu. Ve işte tam da bu noktada, o harika görsel ve felsefi yazı üzerinden konuşalım. O metin ki, size varoluşunuzun aslında ne kadar… sıradan olduğunu hatırlatmadı mı okuduğunuzda?

​Görüntüye bir bakın. Derin, karanlık, nemli toprağın içinde bir çukur. Ve içinde bir gökyüzü. Bu, bir mezarın içinde yattığınızda göreceğiniz son manzara değil; bu, sizin ve planlarınızın tam da yeridir. Ve metin… Aman tanrım, metin. O kadar doğru ki, acıtıyor. Ama acıyı biraz tatlılaştırıp üzerine krema niyetine bolca ironi serpelim.

​Metin ne diyor? “ÖLÜM SANA SIRADAN BİR GÜNDE, YARIM KALMIŞ PLANLARIN ORTASINDA GELECEK…” ( bu arada bu yazı Cins dergisinden alındı )

​Peki bu ölüm denilen şey kim ve bizden ne istiyor, orasına bakalım şimdi;

Ölümün bir ‘program’ı var ve çok dakik kendisi. Sanki bir ‘müdür’ gibi. ‘Tamam, Salı günü saat 10:00’da, senin o büyük sunumunun hemen öncesine bir ölüm randevusu yazıyorum.’ Hayır, hayır, o sadece geliyor. Sizin o çok önemli toplantınızı, o beklediğiniz terfiyi veya o yeni aldığınız televizyonu umursamıyor. O sadece… var. Ve sizin planlarınız? Onlar sadece… yarım. Ve bu harika! Çünkü planlarınız bittiğinde, o zaman gerçek bir problemle karşı karşıyasınız demektir: can sıkıntısı. Bu yüzden ölüm, size bir iyilik yapıyor. Sizi en meşgul olduğunuz anda yakalayarak, sonsuza kadar meşgul kalmanızı sağlıyor! Planlarınız asla bitmeyecek. Ne harika bir varoluşsal lütuf!

​”…VE DÜNYA SENSİZ DE YOLUNA DEVAM EDECEK.”

​Sizin ne kadar önemli olduğunuz, kendinizi ne kadar seksi ve güzel bulduğunuz, birikimleriniz, makam ve pozisyonunda feci önemsiz ve hiç bir anlam ifade etmiyor. Ah, o tatlı yanılgı. ‘Dünya bensiz dönemez.’ Aslında valla bal gibi döner. Ve muhtemelen daha hızlı döner. Sizin o çok önemli felsefi yazılarınız, o harika sanat eserleriniz, o ‘büyük’ fikirleriniz… hepsi sadece birer piksel veya birer kağıt parçası. Ve sizin o çok değerli ‘ben’iniz? O sadece bir kopyadan ibaret. Başkalarının fikirlerinin, başkalarının korkularının, başkalarının umutlarının bir karışımı. Ve dünya, bu kopyayı sildikten sonra, yeni kopyalar oluşturmaya devam edecek. Ve siz? Siz sadece bir ‘tıklama’ olacaksınız. Bir ‘beğeni’. Bir ‘yorum’. Ve sonra, sonsuza kadar unutulacaksınız. Ne kadar harika bir özgürlük!

​Peki, bu görsel ve bu metin bize ne anlatıyor? Bize, varoluşumuzun aslında ne kadar… saçma olduğunu anlatıyor. Ve bu harika! Çünkü saçmalık, bize bir hediye sunuyor: ironi. İroni, bize bu saçmalıkla başa çıkma ve onu kucaklama gücü veriyor. İroni, bize hayatın bir şaka olduğunu ve bizim de bu şakanın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve eğer şakayı kucaklarsak, o zaman gerçek bir özgürlüğe kavuşuyoruz.

​Bu yüzden planlarınızı yapın. Ama onları bitirmeyi sakın ummayın. Yarım kalsınlar. Dünyayı kurtarmaya çalışın. Ama dünyanın sizi umursamadığını bilin. Felsefe yapın. Ama felsefenin de bir şaka olduğunu unutmayın. Ve en önemlisi, gülün. Gülün bu saçmalığa. Gülün kendinize. Ve gülün bu görseldeki o harika mezar manzarasına. Çünkü bu manzara, size aslında ne kadar… hiçbir şey olduğunuzu hatırlatıyor. Ve bu hiçlik, size her şeyi yapma gücü veriyor.

​Sonuç olarak, hayat bir şaka. Ve felsefe de bu şakanın en komik parçası. Hadi o zaman, gülmeye ve şakanın bir parçası olmaya devam edelim. Ve eğer ölüm gelirse, o zaman onunla birlikte gülmeye ve bu harika planlarımızı yarım bırakıp başka bir planın parçası olmaya devam edelim. Ne harika bir varoluş!

” Ölmeden önce ölünüz ” tavsiyesini küçümseyerek dinleyip dudak büken arkadaşın varsa, onada gönder birlikte gülün. Ağlamak zor gelir ya hani, gülmenin kolaylığını yaşayın.