Sıradan Bir Salı; Büyük Planlar, Küçük Çukurlar

Merhaba ey kırkevinkedisi takip edenleri, ya da denk gelenleri. Bugün yine nefes almayı başaran o seçkin azınlık olarak buradayız. Ayrıca ‘ben bu dünyaya neden geldim?’ diye ara ara, düşünenler siz de hoşgeldiniz. Hadi ama, yalan söylemeyin, hepimiz buradayız çünkü başka bir seçeneğimiz yoktu. Ve işte tam da bu noktada, o harika görsel ve felsefi yazı üzerinden konuşalım. O metin ki, size varoluşunuzun aslında ne kadar… sıradan olduğunu hatırlatmadı mı okuduğunuzda?

​Görüntüye bir bakın. Derin, karanlık, nemli toprağın içinde bir çukur. Ve içinde bir gökyüzü. Bu, bir mezarın içinde yattığınızda göreceğiniz son manzara değil; bu, sizin ve planlarınızın tam da yeridir. Ve metin… Aman tanrım, metin. O kadar doğru ki, acıtıyor. Ama acıyı biraz tatlılaştırıp üzerine krema niyetine bolca ironi serpelim.

​Metin ne diyor? “ÖLÜM SANA SIRADAN BİR GÜNDE, YARIM KALMIŞ PLANLARIN ORTASINDA GELECEK…” ( bu arada bu yazı Cins dergisinden alındı )

​Peki bu ölüm denilen şey kim ve bizden ne istiyor, orasına bakalım şimdi;

Ölümün bir ‘program’ı var ve çok dakik kendisi. Sanki bir ‘müdür’ gibi. ‘Tamam, Salı günü saat 10:00’da, senin o büyük sunumunun hemen öncesine bir ölüm randevusu yazıyorum.’ Hayır, hayır, o sadece geliyor. Sizin o çok önemli toplantınızı, o beklediğiniz terfiyi veya o yeni aldığınız televizyonu umursamıyor. O sadece… var. Ve sizin planlarınız? Onlar sadece… yarım. Ve bu harika! Çünkü planlarınız bittiğinde, o zaman gerçek bir problemle karşı karşıyasınız demektir: can sıkıntısı. Bu yüzden ölüm, size bir iyilik yapıyor. Sizi en meşgul olduğunuz anda yakalayarak, sonsuza kadar meşgul kalmanızı sağlıyor! Planlarınız asla bitmeyecek. Ne harika bir varoluşsal lütuf!

​”…VE DÜNYA SENSİZ DE YOLUNA DEVAM EDECEK.”

​Sizin ne kadar önemli olduğunuz, kendinizi ne kadar seksi ve güzel bulduğunuz, birikimleriniz, makam ve pozisyonunda feci önemsiz ve hiç bir anlam ifade etmiyor. Ah, o tatlı yanılgı. ‘Dünya bensiz dönemez.’ Aslında valla bal gibi döner. Ve muhtemelen daha hızlı döner. Sizin o çok önemli felsefi yazılarınız, o harika sanat eserleriniz, o ‘büyük’ fikirleriniz… hepsi sadece birer piksel veya birer kağıt parçası. Ve sizin o çok değerli ‘ben’iniz? O sadece bir kopyadan ibaret. Başkalarının fikirlerinin, başkalarının korkularının, başkalarının umutlarının bir karışımı. Ve dünya, bu kopyayı sildikten sonra, yeni kopyalar oluşturmaya devam edecek. Ve siz? Siz sadece bir ‘tıklama’ olacaksınız. Bir ‘beğeni’. Bir ‘yorum’. Ve sonra, sonsuza kadar unutulacaksınız. Ne kadar harika bir özgürlük!

​Peki, bu görsel ve bu metin bize ne anlatıyor? Bize, varoluşumuzun aslında ne kadar… saçma olduğunu anlatıyor. Ve bu harika! Çünkü saçmalık, bize bir hediye sunuyor: ironi. İroni, bize bu saçmalıkla başa çıkma ve onu kucaklama gücü veriyor. İroni, bize hayatın bir şaka olduğunu ve bizim de bu şakanın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve eğer şakayı kucaklarsak, o zaman gerçek bir özgürlüğe kavuşuyoruz.

​Bu yüzden planlarınızı yapın. Ama onları bitirmeyi sakın ummayın. Yarım kalsınlar. Dünyayı kurtarmaya çalışın. Ama dünyanın sizi umursamadığını bilin. Felsefe yapın. Ama felsefenin de bir şaka olduğunu unutmayın. Ve en önemlisi, gülün. Gülün bu saçmalığa. Gülün kendinize. Ve gülün bu görseldeki o harika mezar manzarasına. Çünkü bu manzara, size aslında ne kadar… hiçbir şey olduğunuzu hatırlatıyor. Ve bu hiçlik, size her şeyi yapma gücü veriyor.

​Sonuç olarak, hayat bir şaka. Ve felsefe de bu şakanın en komik parçası. Hadi o zaman, gülmeye ve şakanın bir parçası olmaya devam edelim. Ve eğer ölüm gelirse, o zaman onunla birlikte gülmeye ve bu harika planlarımızı yarım bırakıp başka bir planın parçası olmaya devam edelim. Ne harika bir varoluş!

” Ölmeden önce ölünüz ” tavsiyesini küçümseyerek dinleyip dudak büken arkadaşın varsa, onada gönder birlikte gülün. Ağlamak zor gelir ya hani, gülmenin kolaylığını yaşayın.

Zaman, ölümden tehlikeli artık

Bu çağın en acımasız katili zaman artık. En acınacak tek varlık da insan. Ölüm bile zaman kadar mühim değil artık; çünkü “an” dediğimiz kavramın sürekli ölümünü izliyoruz. Kendi ölümümüzü düşünmeye bile vaktimiz yok işin açıkçası; sadece azıcık tat almaya, yaşantılarımızın keyifli anlarının hatıralarını daha uzun süre aklımızda tutmaya çalışıyoruz.

​Zaman, eskiden beri hep su gibi akıp giderdi tamam da; şimdilerde sel olmuş gibi. Vakitler hiçbirimize yetmiyor. Her işimiz ya yarım ya noksan kalıyor. Ne çevremize ne de kendimize tatmin edici bir imkân sağlayabiliyoruz. Birbirinin aynısı günler, sırayı bozmadan birbirini takip ediyor. Sadece takvim değişiyor. Özel günler, resmî ve dinî bayramlar bile doyurucu değil artık.

​Peki, neden böyle? Bu akışı topluca hızlandıran şey ne?

​Hepinizin farklı cevapları vardır tabii; ama bence bunun sebebi internet saati ve takvimi, daha doğrusu teknolojik zamandır. Her şeyden aynı anda haberdar oluyoruz. Her anımız programlı; bir saat gibi kuruluyoruz. İşe gidiş gelişlerimiz, boş zamanlarımız hep sosyal medyanın farklı pencerelerinde geçiyor. Hafta sonu yapılacaklar listemiz, yani herkesleşen ortak bir zamanda ezbere yaşıyoruz. Gözümüz sürekli saatte. Günde ortalama 200 defa telefon ekranına bakan birinin saati görmemesi mümkün mü?

​Gün içi yoğun çalışma hayatı ve akşam eve gelişimizde üstümüze çöken yorgunluğa ne demeli? Eskiden çoğu insan gecesini bir şekilde birtakım uğraşlarla değerlendirirdi: Televizyonu kapatıp sohbet etmek, bir radyo kanalı dinlemek, bazen kitap okumak vb. Artık hiçbiri yok çünkü elimizden hiç bırakamadığımız 180 gramlık o dijital aletin emrindeyiz! Bakın, özellikle “emrindeyiz” diyorum çünkü biz onu değil; o bizi kuruyor, şartlıyor ve programlıyor. Zamanı ve bizi kendine uyarlıyor.

​Dikkat edin, zaman en çok o elimizdeyken anlaşılmadan eriyor. Bu alet, elimizden düşüremediğimiz bir paket çekirdeği yerken boş durmamızdan bile tehlikeli. En azından çekirdek yerken kendi özgün irademizle hayatımızla ilgili şeyler kuruyor veya planlıyoruz fark etmeden. Fakat cep telefonu üzerinden kendimiz ve yakın çevremiz dışında herkesin ve her şeyin hayatına ortak oluyoruz. Bu ne menem bir hastalıktır!

​Dünyanın hiçbir döneminde insanlık başkalarını bu kadar önemsemiyordu. Oysa şimdi, bir insanın hayatının bir kesitine yüz milyonlarca insan ya şahit ya da takipçi.

​”Bize ne!” diyemiyoruz, takibi bırakamıyoruz. Tüketim toplumlarının en aptalı bu yüzyıl insanı; kesinlikle her şeyi tüketmekte başarılı, fakat zaman israfında tarihteki tüm medeniyetlere ve topluluklara fark atmış durumda.

​İşte bu yüzden, başta kendime sonra size en büyük tavsiyem; kendiniz ve yakın çevreniz dışındakilere çok kafa yormayın ve onları takip etmeyin. Herkesleşerek bir yere varacağınızı düşünmeyin sakın. Sizi diğer insanlardan farklı kılan şeyin sadece isminiz ve işiniz olduğu fikrini geçin. Asıl karakterin ve yalnızca size mahsus davranış ve eylemlerin sizi üstün ve farklı kılacağına inanın.

​Sıradan bir cenaze merasiminiz olmasın. Arkanızdan sizi farklı ve özel kılacak eylemleri takdir eden bir çevre bırakmaya çalışın. Zamana hükmetmek imkânsız, evet. Ama bu zaman denen boyutun içini faydaya dönük şeylerle doldurmak mümkün. Zaman yine alsın başını gitsin fakat dolu dolu geçip gitsin.

Dünyayla sürekli iyi geçinenler, aslında kendine en çok yabancılaşanlar değil midir sevgili dostum?

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bu sefer gerçekten çok uzun bir zaman geçti sana yazmayalı. Üzgünüm…

​Öncelikle umarım keyifle yatışa devam ediyorsundur. Ben genel manada iyiyim. Şu salgın muhabbeti de bitiyor gibi görünüyor, bakalım, hayırlısı…

​Şimdi geleyim bu mektubu yazma sebebime. Mevzu küsmek… Hani şu sevdiklerimizle aramıza belirsiz süreli bir mesafe koyuşumuza verdiğimiz isim olan küsmekten bahsediyorum. Küsme konusunda tarihte ismi ön plana çıkan birkaç düşünürden biri de sensin, biliyorum. Küsmenin kitabını kim yazabilir diye sorsalar, herhâlde ilk akla gelen de sen olurdun. Senin küsüşlerin malûm, tamamen insanlığa! Zaman denilen şeyin içinde kendini kaybetmiş, maksatsız ve sorgulamadan yaşadığını sanan herkese küsmüştün sen.

​Ve bu küskünlüğün seni tamamen yalnızlaştırmış ve oldukça da yormuştu. Ama sen bu hâlinde kendine küsmedin hiç. Yaşamı, dünyayı, ahlâkı, sevgiyi ve doğruluğu tüm insanlığın üstünde tutarak büyüttün içinde. İnsanlık boş işlerle vaktini çarçur ederken sen hiç yılmadan anlatmaya devam ettin ölümlü dünyayı ve insanın ne ile yaşaması gerektiğini.

​Yoksa günümüz insanlığının yaşadığı aptalca küskünlüklerini senin irdelediğin küsme ile kimse kıyaslayamaz.

​Fakat bir de işin kendine küsme ve yabancılaşma boyutu var, hocam. Çağımızın insanı, kendine yabancılaşmanın en büyük şovunu sergiliyor desem yanlış olmaz. Kendine yabancılaşan insan, ilk önce ruhuna küsüyor aslında hiç fark etmeden. Kendi kendine anlamsızca uzaklaşıyor, akabinde de kendi dışında ruhu olan her şeye ve herkese…

​İmkânlar, kolaylıklar ve arzularla tıka basa dolu olan insan, gerçekten ne büyük zararda! Fakat yine fark etmiyor… Fark etmiyor.

​”Kendine küsme nedir?” diye sorsalar bana, “Aslını inkâr etmektir.” derdim. Öyle ya… İnsan bu dünyaya çok sağlam bir gaye ile gönderilip sonra bomboş, ziyan olmuş bir hayatla dönmüyor mu yurduna?

​Ben, meselâ, bu inkârın ne kadar yanlış olduğunu bildiğim hâlde yine çoğu zaman karışıyor ve sapıtıyorum bu yolda. Allah’tan sonra toparlanıyorum. Ya peki gerçekle yüzleşmeye korkanlar? “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” sözüne tam biat edercesine hesapsız ve kitapsız yaşayanlar ne zaman uyanır?

​Ya da hiçbir kere uyanabilecek midir?

​Aslında şimdi şu muhabbeti seninle karşılıklı yapabilseydik kim bilir ne teşhisler, ne çözümlemeler yapardın sazı eline alıp…

​Ben kendine küsmeyenler sınıfında yaşamaya çalışıyorum her zaman. En azından niyetim hep halis. Ameller zayıf olsa da niyetim temiz ve bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor.

​Umarım her şeyi gören Rabbimiz benim bu niyetimin karşılığını üstüne rahmetini ekleyerek verir. Çünkü sadece “Hakkımı ver.” desem, biliyorum ki yüzümü yerden kaldırıp Allah’ın yüzüne bakmaya cesaret edemem. Rabbim bizi bizle yalnız bırakmasın inşallah.

​Benden bu kadar bu mektupla. Rahatın bol olsun, nurun tepende pırıl pırıl parlasın aziz dostum.

​Görüşmek üzere…

Eşini çok düşünen adamlar,erken ölür

Bence karısını en çok düşünen, “iyi adamlar” erken ölür; sanki eşleri bu ağır hayat yükünü daha az taşısın, onlar göçüp gittikten sonra geride kalanlar daha huzurlu bir bahar görsün diye. Bir siper misali, hayatın tüm fırtınalarını göğüsleyip kendi limanlarında sönmeyi seçerler.

​Fakat eşinden önce giden kadınlar, bilmeden de olsa kocalarına hayatlarının en büyük kötülüğünü yaparlar. İnsan, ömrünü paylaştığı o gölgeden mahrum kaldığında, aslında bir boşluğun içinde savrulmaya başlar. Yalnız kalan koca, artık sadece nefes alıp veren, ancak ruhu o büyük kopuşla çoktan küle dönmüş yaşayan bir ölüdür; kalbi, geride kalan bir harabenin tek başına bekçiliğini yapmaya mahkûm edilmiştir.