Bazen sadece var olmasından memnun olursun. Bu memnuniyet türlü beklentilerinin en önünde sabit ve en sarsılmaz şekilde durur. Varlık, tek başına bile bir sevinç ya da umut vadeder.
Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi
Hey Ebeveyn! baksana bi bana..
Fransa’da meclis genel kurulu, eşcinsel çiftlerin heteroseksüel çiftlerle eşit haklara sahip olması gerekçesiyle okullardaki formlarda yer alan “Anne” ve “Baba” terimlerini “Ebeveyn 1” ve “Ebeveyn 2” olarak değiştirme kararı almış. Yeni yasa değişikliğiyle birlikte, geleneksel ve cinsiyet belirten ifadelerin yerini artık cinsiyetsiz terimler alacakmış.
Haber Hürriyet gazetesinden!
Şaşırdım mı? Tabii ki hayır! Gidişata bakılırsa zaten böyle bir uygulamayı bekliyordum. Anne ve baba kavramlarının silinmesini özellikle LGBTİ+ çevreleri uzun zamandır istiyordu. Cinsiyetsizlik anlayışının bu kadar rahat dayatıldığı bir ortamda bu sonuç son derece doğal.
Düşünsenize; doğuran anne, “anne” olmaktan çıkıyor; baba da “baba” olmaktan… Artık insanlara numara veriliyor! Nüfus müdürlüğüne gidiyorlar, memur soruyor: “Bebeğin annesi kim?” Kadın cevap veriyor: “Ben… Pardon, yani ben Ebeveyn 1’im.” Peki babası kim? Yanındaki diğer kadın atılıyor: “Ben de 2 numarayım!” Peki bu durumda biyolojik baba nerede? O da kim bilir başka bir yerde 1 ya da 2 numara olmuştur!
Genetiğe, biyolojiye, etiğe ve ahlaka tamamen aykırı olan bu anlayış artık yasalaştı. Bu çocuğun büyüdüğünde nasıl bir zihinsel karmaşa yaşayacağı kimsenin umurunda değil. Kendi cinsel saplantılarını topluma dayatan ve dünyanın ahlaki geleceğine dinamit koyan Fransız devletinin aklına şaşayım!
Yahu hadi böyle bir saçmalığa onay verdiniz, bari “anne” ve “baba” kavramlarıyla oynamasaydınız! Çocuk konuşmaya başladığında annesine “Anne” demek yerine “Ebeveyn 1” diye mi seslenecek yani?
Peki Anneler Günü’nde ne diyecek? Babalar Günü’nde ne yapacak? Valla söyleyecek söz bulamıyorum artık!
Edepsiz ebeveyn kılıklılar sizi!
Cadılar bayramı Seferihisar’a uğramaz bu sene..
Sevgili dostum Lev Nikolayeviç
Bilmiyorum haberi geldi mi sanada? Çok ciddi bir felaket yaşadık İzmir’de. 100’e yakın canımız gitti. Sebep hep aynı. Çürük ve zayıf binalar! Eminim sende bir çok deprem görmüşsündür dünyada yaşarken. Deprem,daha doğrusu yıkılmış bir binanın altında ölmek ayrı bir korku bizim millet için. Her coğrafyanın insanları ayrı bir felaketten korkarlar. Afrika’da en büyük korku, ebola ve açlıktan ölmektir. Doğu Asya ülkeleri sel ve tsunamiden korkarlar. Amerikalılar fırtına ve kasırgalarda can vermekten korkarlar.
Halbuki ölümün kolayı mi olur? Her ölüm ızdıraplıdır. Mukayeseyi biz kendi kafamızda kurar, en kolayı ölümü isteriz. Az acı çekerek ve çabuk ölüm hepimizin beynine yer etmiştir. Oysa ölümde Allah tarafından gelir. Hayırlı bir ölüm istemek en güzeliyken, kendi kafamızda kurduğumuz ölümü isteyip dururuz. Allah ölümü bile çeşitli şekillerde ve müjdelerle vermiştir hâlbuki. İnancı ve vatanı sebebiyle vefat edenlere şehitlik makamı verir. Deprem, yangın gibi felaketlerde ölenleri de şehit sayar.
Asıl düşünmemiz gereken ölümden sonraki hesap olması gerekirken. Bizler ölümün şekline takılırız. Ölümü bir ceza olarak algilamak ancak mukadderat ve kadere inanmayanların kabul ettiği bir şey.
Elbette insan üzülür ölümle. Yaradılışında vardır sevgi ve acıma. Ateş düştüğü yeri yakar en çok. Kaybetmeyen ancak bir nebze üzülür. İnsan ne ile yaşar? sorusunu bize sorduğunda çoğumuz bilememişizdir. Cevap çok kolaydır. Cevap, sevgidir elbette. Ama neyi ne kadar sevdiğimiz ayırır bizi birbirimizden. En mühim sevgi insan sevgisiyken bizler türlü metaya ve eşyaya sevdalanırız. Birbirimizi sevmekten uzaklaştıran bu zehirli sevgiler bizi, zamanla birer rakip ya da düşmana döndürür. Zamanla acımasız makinelere dönüşürüz. Birbirimizin acılarını görmeyiz ya da görmezden geliriz.
Bu gün magazinsel bir habere denk geldim. Başka bir ünlü sebebiyle bir ün’e ve servete kavuşmuş bir kadının. İzmir depreminin tüm memleketi üzdüğü bu günlerde, yurt dışında Cadılar bayramı denilen abuk sabuk bir bayrama katılışını eleştiriyordu magazinciler. Medyanın fitili ateşlenmesi ile de, halkın sert tepkisiyle karşılaşmış bu suni ünlümüz. Tabi artan baskılar yüzünden sosyal medya sayfasından bir açıklama paylaşmış.
Demiş ki özetle : Beni yargılamayın. İnsanların özel yaşamlarına karışmayın. Ben ekonomik olarak destek sağlıyorum. Ama söylemiyorum

Yani ünlümüz diyor ki sevgili dostum. “Benim acıya ortak oluşumu paramla sağlıyorum. Ama özel hayatımda keyfime göre yaşamaktan, eğlenmekten de geri kalmıyorum. Üç gün dişimi sıkamıyorum. Cadılar bayramı yılda bir kutlanıyor sonuçta. Kaçıramazdım. O sözde korkunç kostümleri giyip, dudağının yanından kan sızan vampir kıyafeti giymiş eğlenen arkadaşlarımı yalnız bırakamadım”
Yani bu değişik insan. Yara sarmayı ancak para göndermek olarak anlamış. Fakat yanlış anlamış. Bence durumu darda olup, göndereceği hiç bir şey olmayan binlerce fakir fukara duaları, bu ünlünün gönderdiği yardımı ikiye katlar ( Tabi Allah bilir ama benim fikrim bu. Soyut bir mevzu isteyen tartışsın )
Tabi bu dediklerim sadece bu suni ünlü için geçerli değil. Para ya da iki battaniye gönderip zerre üzülmeyen göstericilere de gelsin bu göndermelerim. Oradaki depremzedelere can-ı gönülden üzülüp, bir 10 liralık mesaj atan. Ya da evinden bir battaniye gonderirken batraniye’nin bir köşesine iliştirdiği kağıda, ” dualarımız sizinle. Çok geçmiş olsun” yazan insanlara selam olsun buradan.
Görüyorsun işte dostum. Mesele hep insan olmakta. Herşeyiyle insan olmakta. Allah bize birlik beraberliğimizi devam ettirmeyi, başkasının açısı ile hemhâl olmayı, merhamet ve acıma duygumuzu katlayarak büyütmeyi nasip etsin dostum.
Haydi sağlıcakla kal sevgili dostum
-Tevfik Sadi
Onların açlığı ve çıplaklığı.. / Eduardo Galeano
Yürü oğlum ben cimer miyim?
Müzik dünyasında bazı şarkılar vardır ki, sadece kulakla dinlenmez; adeta ruhun derinliklerinde bir yerlere dokunur, sizi alır ve bambaşka bir zaman dilimine ışınlar. İşte Ezhel’in seslendirdiği “Bana Ne Bu Sevdalardan” tam olarak böyle bir başyapıt.
Sözleri şöyle şarkının;
Bana da bu sevdalardan
Bir yer verin göçeyim
Bana ne bu sevdalardan
Bir enayi ben miyim?
Yara dolu ruhum mevlam
Göğe sıkılan bi’ mermiyim
Tam denize girecekken
Suya kapılan bi’ terliğim
Herkesin bir şikâyeti var
İyi de oğlum ben CİMER miyim?
Bugüne dek yedi beni sevda
Her insanın derdine bulmak istedim deva ama
Sonucunda kaldı ruhum paramparça
Hep en sevdiklerin deşer, açık bi’ yaran varsa kapa
Seni senden ötürü değil de
Faydalanmak istiyorlar sakın ola kanma
Anlamayacaklar nasılsa, boş yere anlatma
Aşkın olur karma affet hata yapsalar da
Ezhel’in vokalindeki o hafif arabesk nameler ve doğuştan gelen dertli, buğulu tını, şarkıya kelimenin tam anlamıyla başka bir boyut kazandırıyor. Sokakların o ham enerjisiyle Anadolu’nun o köklü melodileri öyle kusursuz bir uyumla harmanlanmış ki, hayran kalmamak elde değil gerçekten.
Modern ritimlerin üstünde ustalıkla gezinirken vokalindeki o doğaçlama tonlar resmen insanın içine işliyor. Bana hissettirdiği o yoğun melankoli ve samimiyet, parçayı müzikal anlamda tam anlamıyla nokta atışı bir konuma taşıyor benim gözümde.
Bence bir kaç kez dinleyin üst üste. Ben şarkıyı kaçıncıya baş’a aldığımı hatırlamıyorum…
İki farklı çünkü ve sevgi / Eric Fromm
Kalabalığın İçinde Kendini Bulmak: Anti-Tüketim Manifestosu
Züppe etkisi ve Veblen etkisi, tüketim alışkanlıklarını inceleyen önemli sosyo-ekonomik kavramlardır. Züppe etkisi, bir ürünün değeri herkesçe erişilebilir olmaması veya fiyatının çok yüksek olmasıyla alakalıdır; ürün popülerleştikçe üst gelir grubundaki tüketicilerin ona olan ilgisi azalır. Veblen etkisinde ise, fiyat arttıkça malın gösteriş yapma amacıyla daha çok talep görmesi söz konusudur.

Hayatın her alanında—bir restorandaki lezzette, raftaki teknolojik eşyada, kütüphanemdeki kitapta—ben kalabalığa karışıp herkesleşmek istememişimdir. Mesela yıllar önce Matrix filmini vizyona girdikten yaklaşık beş yıl sonra izlediğimi, ya da Michael Jackson’ın lise yıllarımda çıkardığı albümü yaklaşık iki yıl sonra aldığımı hatırlıyorum. Herkesin aynı yöne aktığı bir nehirde yüzmek yerine, kendi akıntımı yaratmayı seçiyorum bi bakıma.
Hatta diyorum ki ; insanlar benim gibi davranırsa, aslında fiyat politikaları inanın çok farklı olur. Bir ürün yeni çıktı diye, popüler bir markanın son modeli çıktı diye hemen o modele yönelmek o ürünün otomatikman fiyatını arttırır mesela. Bunun yerine biraz bekleyip satın alarak ya da belli bir süre satın almadığında orada üretici de şunu fark etmiş olacak: toplum artık çok bilinçli, fiyat yüksekken almıyor, ben de bunun fiyatını en son çıktı diye abartarak fahiş fiyatla artık satıp büyük karlar elde edemeyeceğim diye düşündürmek lazım. Bu bakış açısı, tüketici davranışları literatüründe anti-tüketim veya pragmatik tüketicilik olarak bilinir. Statü arayışından ziyade, daha bilinçli ve bağımsız bir tercihi temsil eder. Fiyatı markanın gücüyle değil, gerçek değeriyle ölçen, özgünlüğe ve kaliteye değer veren bir toplum olmayı bir gün be verebilecek miyiz acaba?
Aşkın Reyonu: Pembe Sepet Fenomeni
Finlandiya’da başlayıp dünyaya yayılması muhtemel o sosyal deneyi, yani bekarların flörte açık olduğunu gösteren pembe sepetler uygulamasını duydunuz mu bilmiyorum ama ben de az önce bir haber sitesinde gördüm.

Düşünsenize, bu uygulama Türkiye’de olsa Migros veya Carrefour gibi devasa mağazalar tam bir aşk arenasına dönerdi. Ama BİM veya A101 gibi üç harflilerde o sıkışık reyon aralarında herhalde muazzam bir izdiham olurdu!
Markette sadece üç tane kız olduğunu, yirmi tane erkeğinse elinde pembe sepetle dolaştığını gözünüzün önüne getirin bir hele. Aman Allah’ım! tam bir komedi 🙂
Ayrıca flört arayan herkes bir manken edasıyla süslenir, püslenir, havada parfüm kokuları uçuşur ve herkes bir tarza bürünüp market reyonlarında volta atardı.

Sepete giriş ücreti koyan market ve yöneticilerinin sepet başına iki yüz lira aldığını düşünün. Neden? Çünkü içeri girenler sadece sohbet edip alışverişi unutmasınlar diye, bizim Türk aklı bu kârı, bu parayı mutlaka almaya çalışırdı!
Bir de bu sepetlerle tanışıp evlenen çiftlerin düğünlerine çelenk gönderilirdi; böylelikle firma sahipleri düğün salonunda marketlerinin de reklamını yapmış olurdu. Hatta evin oğlu/kızı flört etmek için giyinip annesine seslenip, “Anne, marketten bir şey lazım mı?” diye sorardı. Annesi de, “Yok oğlum/kızım,” deyince, “O zaman gideyim kendime bir çikolata alayım, sen de ister misin?” diye üstelemesi işin tuzu biberi olurdu!
İtiraf edelim, tam bir Türk aklıyla düşünülmüş bir pazarlama harikası olurdu bu iş! Bakarsınız ileride market koridorları gerçekten birer aşk arenasına dönüşür. Ve yine belki de çok yakında bu renkli sepetleri ellerinde taşıyan insanları sık sık görmeye başlarız marketlerde..
Önceliklerimiz Bizim Kim Olduğumuzun Bir Aynası
Öncelikleri belirli bir sıraya koymak yerine, onların bizim için ne anlama geldiğini düşünmek işin özünü yakalamak galiba.
Çünkü öncelik dediğimiz şey, sadece “neye önce vakit ayırdığımız” değil; hayatta neleri korumak istediğimizin, neye değer verdiğimizin ve kim olduğumuzun bir aynası. Hayat koşturmacasında durup “Ben neye sahibim ya da neyi korumaya çalışıyorum?” diye sormadığımızda, öncelikler de sadece yapılacaklar listesindeki birer maddeye dönüp anlamsızlaşıyor.
Belki de asıl mesele, o önceliklerin bize ne hissettirdiği ve ruhumuza nasıl bir alan açtığı. Sen ne diyorsun peki? Önceliklerin senin için taşıdığı anlamı nasıl tanımlarsın?
Öncelik sende şimdi 🙂
Chiquitita’nın Fısıldadığı Umut
Az önce radyoda denk geldim ABBA’nın Chiquitita şarkısına, yıllardır dinlediğim o melodiye bugün başka türlü baktım. Meğer içinde büyük bir teselli ve umut barındırıyormuş.

Çocukluğumdan beri kulağıma gelen o sıcak tınıların, sözleriyle bu kadar uyumlu olduğunu fark etmek bana bambaşka bir huzur verdi. Bugünlerde sadece umuda ihtiyacım var; belirli bir kararlılıkla çıktığım bu yolda cesaretli olmam ve sonuçlarına katlanmam gerektiğini çok derinden hissettiğimi biliyorum.

Sanki bu şarkı, omuzlarımdan bir yükü alıp yerine bir umut ışığı yakıyor; bana her şeyin geçici olduğunu ve karanlık günlerin ardından aydınlık geleceğini fısıldıyor gibi.
Şarkının sözleri şöyle:
”Chiquitita, ağlıyorsun ama bunu bilmene gerek yok. Kalbini kıran o şeyi biliyorum, bu konu hakkında konuşmak istemiyorsun. Görebiliyorum, gözlerinde o ışıltı kalmamış. Tıpkı eskisi gibi değilsin, çok sessizsin, ne oldu sana? Chiquitita, ne olur, içini dök, omuzlarımda ağla. İçinde ne varsa bırak çıksın, yarın yeni bir gün ve sen tekrar şarkı söyleyeceksin.”

Bana inanmıyorsanız şarkıyı iki kere dinleyin moraliniz bozukken. Ve hatta nakaratını ezberleyin. Nakaratını ezberledikten sonra yüksek sesle eşlik ederek söyleyin, bana hak vereceksiniz.
Bir Zamanlar El Üstünde Tuttuklarımız
Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,
Sana şuan bu mektubu derin bir üzüntü aldatılmış olmanın kızgınlığı ile yazıyorum ve çok acı bir dert yanıyorum. İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor.
Hatırlar mısın, yıllar önce Haluk Levent’le ilgili, o popüler olduğu zamanlar, bu Ahbap’ı ilk kurduğu zamanlarda, halkın müthiş ilgisiyle, güveniyle yükseldiği yıllarda ben de burada Kırk Evin Kedisi’nde onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Ona o kadar yere göğe sığdıramıyorduk ki; abartıp Levent’in bu ülkeye cumhurbaşkanı olmasını bile isteyen insanlar çıkardık içimizden, ya da ne bileyim bakan…
İşin daha da ilginç ve acı tarafı, sosyal medyadaki ideolojik ve marjinal yapılar neredeyse devleti zayıf göstermek için bu adama güvenmemiz gerektiğini söyledi. Bize bu adamı ve kurduğu bir derneği devletin gücüyle kıyaslatmayı başardılar!
Yani insanları kullanması ne kadar acı bir şey ya! Yani kandırılmak, kim olursa olsun çok acı bir şey. Bakıyorsun, milyonlarca insanın duygusunu alıp bunu sırf keyfi, nefsi duyguları için harcamış bir adamdan bahsediyoruz. Tabii ben de pişman oluyorum geçmişte. Keşke bu kadar kimseye güvenmesek diyorum. Toplumca vicdani ve ahlaki her alanda gardımız düşğyor; yumuşacık olunca kalbimiz, sonsuz bir güven hissediyoruz karsımızdaki kim olursa olsun!
İnşallah hiçbir ünlüye, hiçbir işin ehli dediğimiz insana tam anlamıyla bu kadar güvenmeyiz herhalde bundan sonra.
Sevgili dostum, umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…
Tevfik Sadi
Matthew bey’in ceketi
Matthew Bey’in ceketi
Okumaya devam etKartalkaya değil yanan, insanlık!
Tüm yazılı medya, televizyon kanalları ve tabii ki sosyal medya… Hepsinin muazzam ilgi gösterdiği çok acı, çok büyük bir facia bu Kartalkaya yangını.
Allah tüm vefat edenleri rahmetine kavuştursun; ölen tüm vatandaşlarımızın yakınlarına, evlatlarına, akraba ve dostlarına sabırlar versin.
Sorumsuzluk, ihmal, gevşeklik, vicdansızlık gibi bir sürü sıfatın haberlerde arka arkaya sıralandığı yüzlerce bilgiyi duyuyor ve görüyoruz. Her haberde “Nasıl olabilir bu ya!” diye geçiriyoruz içimizden.
Otelin yangın merdivenleri çalışmıyor… İtfaiye geç geliyor… Yangın alarmları çalışmıyor… Yangın tüpleri yok ya da boş… Belediyeler itfaiyeyi, vatandaş belediyeyi suçluyor… 76 insan can veriyor; diğer otellerde kalanlar ise hiçbir şey olmamış gibi kaymaya, tatile devam ediyor…
Sorumlular tespit edilemiyor. Ve işin garibi, bir tane bile istifa eden sorumlu yok!
Aslında bu facia, geçmişte yaşanan tüm facialar gibi, “Aman, ne olacak ki canım!” anlayışının doğurduğu sonuçlardan biri sadece. Ateş düştüğü yeri yakıyor her zamanki gibi. Tüm Türkiye üzülüyor, üzülüyor… Ama sonuçta elde ne var? Hiç. 15 gün sonra unutulup gidecek trajik bir hikâye.
Ama eminim şu an en teyakkuzda olanlar; tatilde olan tatilciler ve bu insanların kaldığı otellerin müdürleridir. Hele otel müdürleri, tüm eksik gedikleri kapatma derdindedir. “Aman bizim başımıza da gelmesin” korkusu, birtakım tedbirler almaya zorlayacaktır elbet. Ancak buradaki önemli detay şu: “Başımıza gelmesin, hapse düşmeyelim” endişesi mi, yoksa “Bir insan bile bizim ihmalimiz yüzünden hayatını kaybetmesin” düşüncesi mi?
Şahsi kanaatim, tüm sorumluluk sahiplerinin ilk bahsettiğim düşünce yapısında olduğu yönünde. Öyle ya; tüm Türkiye’nin lanet okuduğu bir isim olmak ve üstelik hapse girmek, onlar için ne feci bir son!
Ama en nihayetinde iş yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Başkasının derdiyle dertlenmeyen bir milletin ferdi, bu topluma ne kadar faydalı olabilir? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılık, bu milleti gerçek manada nasıl güvende tutar? Bu ülkeyi, huzurlu insanların huzurla yaşadığı bir yer nasıl kılar?
Cevap tabii ki hiç!
Milletimizin değerleri bu denli yozlaşmışken, çocuklarımıza önce insan ve ahlak odaklı eğitim veremezken nasıl bir geleceğimiz olacağını hayal edebiliyoruz!
Utancın yok olduğu bir toplumdan kimse bir şey beklemesin. Farkındalık sahibi tüm insanlara sesleniyorum: Yapmanız gereken tek şey, iyiliğinizi korumak ve şu sürü psikolojisinin içinde bir an bile kaybolmamaktır.
Madem iyisin / Bertolt Brecht
Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni.
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.
Sosyal esaretimizi seveyim!
Sevgili Nikolayaviç,
Bu sefer, yine çok uzattığım bir aradan sonra sana yazacak hissiyatı ve zamanı buldum. Umarım keyfin yerindedir.
Sana bahsetmek istediğim mevzu şu: Sosyal medya denilen sanal mahpusluğumuz…
Yaşadığımız şu yüzyılda kendimizi bile isteye esir etmeyi becerebildiğimiz en harikulade şeyi icat ettik! Hepimizin bir sosyal medyası var artık. Ama buradaki “hepimiz” kelimesinin içinde zerre kadar kendi bireyselliğimiz yok. Sadece biz öyle düşünüyoruz. Sosyal medyada takip ettiğiniz her şeyi herkesle eş zamanlı yaşamak! Allah’ım, bu nasıl büyük bir benlik kaybıdır?! Beğenilerimiz içinde tamamen bize ait olan, bizi yansıtan, özel kılan hiçbir şey yok. Bize sunulan ya da empoze edilen günlük fikir, düşünce ve taraf ya da bitaraf olma rolümüzü oynuyoruz. Aslında hiç fark etmediğimiz bir hapis içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Feci halde boş yere tükettiğimiz bir hayatımız var. Çalışma hayatımızın zorluğu ve geçim derdinden bunalan beynimizi ve ruhumuzu rahatlatmak için bir kaçış olarak gördüğümüz sosyal medya, artık bizim asıl hayatımız oldu! Tüm haberler, bilgi akışları, türlü eğlence alışkanlıkları, saatlik değişen yapay gündemlerden oluşan sanal bir yaşam tarzı…
İşte tam bu noktada, benim özellikle arkadaş ortamında sıklıkla dile getirdiğim bir iddiam var. O iddiam da şu: Tüm dünyada sosyal medyanın sadece bir aylığına kapatılması. Şöyle düşünün; tüm dünya devletleri bir araya gelmiş ve demiş olsunlar ki: “Sosyal medyanın dünya toplumları üzerindeki gücünü araştırmak amacıyla bir aylık bir engelleme yapacağız. Bu sebeple başta Facebook olmak üzere Instagram ve eski adıyla Twitter’a ara veriyoruz.”
Haydi bakalım, bir aylık sosyal medya yokluğu bize neler yaşatacak görelim! Kazanacaklarımızı ya da varsa neleri kaybedebileceğimizi bir görelim. Nasıl, müthiş olur değil mi? Bir sabah telefonu elinize aldınız. Ne beğenecek bir video ne de bir fotoğraf ne de yapay bir gündem var elinizdeki cihazda 🙂 Ne yapacaksınız şimdi? Ben şöyle diyeyim size: İnanın, hayatınızın bomboş olduğunu düşüneceksiniz o an. Sizi oyalayacak hiçbir şey yok. Evet, böyle bir şeyin olması çok zor, biliyorum. Ancak bence bir gün gelecek, insanlık buna benzer izole hayatın adımlarını atarak bir oluşum başlatacak. Ve yine zamanla çok büyük kitleler bu sosyal medya hapishanesinden kaçmanın yollarını bulacak. İşte bu yolları bulanlar, kendilerine ait zevkler ve zamanlar yaratacaklar ve çok özel olacaklar. Beğenmek ya da beğenilmek zorunda hissetmedikleri bir hayatı yaşayacaklar.
“Ama yine de ” diye bir cümle var
“ama yine de” diye bir cümle var.
Yine de..
Temelleri bulguları sağlam, kanaat oluşturmaya yetecek kadar ikna edici bir mevzuda,genelde olumsuz ya da olumsuza evrilme ihtimali yüksek süreçler ve muhtemel sonuçları için kullanılır.
“O bana böyle böyle yaptı ama ben yine de onu seviyorum”
“Kapıyı kilitledim ama yine de tekrar bi kontrol edeyim”
”Çıkma teklifime evet dedi. Ama yine de belli olmaz gidişat”
Ancak gelin görün ki olasılıklar ve sürekli kendini yenileyen değişimi düşündüğünüzde, kimine göre sonradan bir kıvırma payı, kimine göre az bir zarar görecek olmaya hazırlık,kimine göreyse sonradan tükürdüğünü yalamanın kibar bir ön hazırlığı
Üstelik bu ” ama yine de” cümlesi, olumludan olumsuza, olumsuzdan da olumlanmaya giden bir geçiş kapısı gibi. Madalyonun hiç bir zaman tam yatmayan ters yüzü gibi.
İhtimaller dünyasının en gerçekçi sembol cümlesi..
Bolca kullanın efendim..
Mamudo Kurban niye doğdun?
Yaş ilerledikçe insan, yaşadığı hayatta daha çok şey öğrenir. Deneyimleri ve tecrübeleri sürekli artar. Hele ki orta yaşı geçmiş ve sorumlulukları tavan yapmışsa; dünya, yaşadığı coğrafya, hayalleri ve pişmanlıkları da o oranda ciddi evrimler geçirmiştir.
Hayatta onu şaşırtacak şeyler azalmıştır artık ve içinde yaşatmaya çalıştığı çocukla daha az görüşür olur. Elde ettiği birikimleri ve sahip olduğu eşyaları artırmak ister. Eğer tüm çabasına rağmen malının değerinde ve sayısında bir yükselme sağlayamıyorsa, bu sefer de onları kaybetmeme, oldukları yerde tutma amacı edinir kendine.
Diğer yandan, ulaştığı o yaşta yakın çevresinde kendinden daha büyük birçok insanın ölümlerine şahit olur. Gördüğü her ölüm, onda hayatı daha fazla sorgulama mecburiyeti doğurur. Bu sorgulamaların içinde; sağlığına ne kadar dikkat ettiği, çok uzun zamandır arkadaş ve dost bildiği insanlara bile mesafe koyma çabaları ve aile içinde gelişen değişimleri doğru yönetip yönetemediğine dair beyin fırtınaları yer alır. Kendisine her yıl biraz daha yaklaşmakta olan yaşlılık psikolojisini tanımlamaya ve bu yüzden bir ön hazırlık yapma gereği hissine kapılır.
Hayatının kalanında yapabilecekleri ile ilgili türlü varsayımlar, teoriler geliştirir kendince. Hayatın tüm kontrolünün kendisinde olmadığını anlamaya başlar.
Risk kavramı, artık her zamankinden daha fazla dikkat etmesi gereken bir konudur. Çevresinin kendisinden maddi-manevi yardım taleplerini eskisi kadar önemsemez. Bu yüzden de çevresindeki insan sayısını azaltma gayreti içindedir.
Yoğun stres, borç ve geçim telaşı gününün artık üçte ikisini kaplar. Yeni ve masrafsız hobiler bulmak, bundan sonrası için yapabileceği en iyi şeyler arasındadır.
Emeklinin arzusu yaşlılığında hep deniz kenarı küçük bir tatil kasabasında, bahçeli bir evde huzur içinde yaşamaktır ya… Hah! İşte yaşı 45’i geçenler bu hayali daha çabuk gerçekleştirmek isterler. Ekip biçeceği minik bir bahçesi ve minimum düzeyde bir borçla; yine asgari düzeyde kendini gösterecek klasik yaşlılık hastalıklarıyla mutlu, huzurlu bir hayat yaşama arzusunu vaktinden önce elde etme gayretidir bu.
İşte bu gece itibarıyla ben de bu orta yaş grubunun bir üyesi oluyorum efendim. Nietzsche’nin “Amor Fati” yani kaderini her koşulda sevme felsefesinin insana yeni anlamlar ve vizyonlar kazandırdığı o grupta artık benim de bir ismim var.
Gelene “amenna” diyebilme yolunda, daha az eşya ve daha az insanla şu dünyada huzurlu yaşama senaryoları yazmaya çalışan ben, bundan sonrası için hayatı bayır aşağı salmadan, kontrollü frenlerle menzile varmaya çalışarak geçirmek istiyorum artık.
İşte şimdi bir “Mamudo kurban niye doğdun?” türküsü patlatma vakti. Tabi gırgırına canım 🙂
Ne diyor türkü:
Kurban gelir payın yoktur
Haftan yoktur ayın yoktur
Ankara’da dayın yoktur
Mamudo kurban niye doğdun?
Mamudo kurban niye doğdun?
Haydi, huzurlu yıllar bana inşallah…
Markette kibrit gördüm. Ciddiyim!
Çok uzun zamandır kibrit satıldığını görmüyordum ne bir bir tekel bayi de ne de bir markette. Geçenlerde Özdilek markette gördüm. “Görmemen çok normal,kibrit mi kaldı diyeceksin sen” şimdi. Doğru diyorsun güzel kardeşim. Çakmak kibritin yerini alalı ve onu tarihe en az 10 yıl oldu evet. Ancak ben yinede mutlu oldum. Çünkü kibrit dediğimiz yanıcı çöp’ün çocukluğumdaki yeri başkadır.
Benim çocukluğumda şimdiki gibi yüzlerce farklı oyuncak ve tabiki cep telefonu yoktu. O sebeple elimize geçen ne varsa onunla bir oyun kurmayı pekâlâ becerirdik. Bazen bir taş, bazen bir sopa bile oyun kurmak için yeterlidir meselâ..
İşte kibrit dediğimiz çöp,benim ondan en az 4-5 farklı oyun çıkarabileceğim bir oyuncaktı.
Çıkardığım ilk oyun. Bir çöpü yaktıktan hemen sonra hemen ağzıma sokup onu söndürme oyunuydu. Allahım ne gereksiz ve tehlikeli oyunmuş şimdi düşününce.. Ya ağzımı dilimi yakmaktan, sönünce çıkan zehirli dumanı soluyarak zehirlenmeye kadar bir sürü risk alıyormuşum çocuk kafasıyla!
Diğer uydurduğum oyun ise kibriti tek el ile yakıp herhangi bir yöne doğru fırlatmaktı. Kibrit kutusunu elinizde tutarken bir yandan da tek bir çöpünü kutunun yakmak için kullanılan bölümüne yatırıp, baş parmağınızla hızlı bir şekilde ileri doğru sürtüp hem çöpü ateşliyor hem de ileri doğru fırlatabiliyordunuz. Ekseriyetle gece oynadığım bu oyun, iki üç arkadaş bir araya geldiğimizde birbimizi yakmaya çalıştığımız anlamsız bir psikopatlığa dönüşüveriyordu. ( İyi ki o zaman sosyal medya ve tiktok falan yokmuş! Şimdiki çocuklar bize kıyasla melek 🙂 )
Bunların dışında kibrit çöpünden ev, kule yapmak. Bir çöpü yaktıktan sonra dik tutup, ikincisini de yakıp ilk yaktığımız çöpün tepesine değdirip birleşmelerini izlemek. Kısa uzun oyunu oynamak. En kısa çöpü çeken kaybeder mantığıyla, bilirsiniz..
Yetişkinler ise kibriti kendi kullanım amacı dışında yan amaç olarak kürdan olarak kullanırlardı. O zaman kürdan dediğimiz şey bırakın markette, çoğu lokantada bile bulunmayan bir temizlik çöpü.
Son olarak şimdi aklıma gelen bir oyun daha uydururdum kibritle. Fakat bu sefer çöpleri ile değil kutusuyla. Evet kibrit kutusunu alır içindeki çöpleri boşaltır sonra o boş kutuyu eşek arısı yakalamak için kullanırdım. Şaka değil o kutuyla eşek arısı yakalamaktan bahsediyorum. Bugünkü aklımla bir metreden fazla yanaşmayacağım o hayvana, o günlerde dibine kadar girip konduğu bir çiçeğin üstündeyken, kutunun açık kısmını yavaşca arının üstüne kapatıp hızlıca kapağı kaydırıp yakalamak… Allahım! O koca eşek arısını sadece bir kibrit kutusu ile yakalamanın mutluluğu tarif edilmezdi 🙂
Sonra heyecanla arkadaşların yanına koşup, kendime övgüde bulunacak arkadaş gurubuna şöyle derdim: Bu kutunun içinde sizce ne var? Tabi o arada kutudaki vızıldama sesi, kutuda ne olduğunun cevabınıda verirdi hemen. Sonrası mı? Sonrası arının özgürlüğü ile biten mutlu bir hikaye..
İşte böyle..
Kibrit dediğimiz şey var olduğu yıllarda, kendi kullanım amacı dışında,kendinde barındırdığı bir çok yan amaca hizmet eden muhteşem bir araçtı. İyi ki kibritin muhteşem bir tekel olduğu yıllarda doğmuşum. O günleri görmek, deneyimlemek, 2000 sonrası doğanların hiç bir zaman yaşayamacakları anılara ve heyecanlara sahip olmak demektir..
Şu yorgun mermi tanımı aklıma takıldı.
Son dönemde haber bültenlerinde “yorgun mermi” ifadesine sıkça denk geliyorum. Silahı bir güç gösterisi sanan, sırf gösteriş olsun diye ulu orta etrafa ateş eden eğitimsiz güruhun sorumsuzluğu yüzünden hayatını kaybeden binlerce insanın acı haberini izliyoruz. Hele ki kurbanlar çocuklar olunca, insanın içi daha çok yanıyor. O çocukların anne ve babalarının yaşadığı yıkımı siz varın düşünün…
Magandaların çoğu silahı havaya doğru ateşliyor. Ancak merminin namludan çıkış hızı ve katettiği yol muazzam. Yani kısacası, o artık kontrolsüz bir “kör kurşun”. Nereye gideceği belli olmayan bu kurşun; belki yüz metre ileride balkonda oturan bir teyzeye, belki de bir parkta oynayan bir çocuğun başına saplanabiliyor. Rabbim, çoluk çocuğumuzu bu bilinçsiz silah tutkunlarından muhafaza etsin!
Gelelim yorgun mermi olayına…
İşin fiziği bizim düz mantığımızın ötesinde: Mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra hızı 350 m/sn’ye kadar çıkar. Daha sonra bu hız hava direnciyle düşse de yer çekimi etkisiyle tekrar ivme kazanarak 150 m/sn hıza ulaşabilir. Durum bizim düşündüğümüz gibi değildir; mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra sürekli yavaşlamaz. Aksine, düştüğü noktada ulaştığı bu hız (yaklaşık 150 m/sn), bir canlıyı öldürebilecek veya kafatasını delebilecek kadar yüksek bir enerjiye tekabül eder. Ayrıca bu çekirdek, namludan çıkarken kazandığı sürekli dönüş ivmesiyle ilerler. Vücuda veya kafatasına girmesinin asıl sebebi, bu hız ve dönüş hareketinden kaynaklanan tahrip gücüdür.
Ezcümle; bir silah magandasının hedef gözetmeden yaptığı her atış, birinin ölümüne sebebiyet vermekten başka bir şey değildir. Üstelik işin en trajik yanı şudur: Bu maganda, bilmeden birini öldürdüğünün farkına bile varmadan hayatını yaşamaya devam eder!




















