Kalabalığın İçinde Kendini Bulmak: Anti-Tüketim Manifestosu

Züppe etkisi ve Veblen etkisi, tüketim alışkanlıklarını inceleyen önemli sosyo-ekonomik kavramlardır. Züppe etkisi, bir ürünün değeri herkesçe erişilebilir olmaması veya fiyatının çok yüksek olmasıyla alakalıdır; ürün popülerleştikçe üst gelir grubundaki tüketicilerin ona olan ilgisi azalır. Veblen etkisinde ise, fiyat arttıkça malın gösteriş yapma amacıyla daha çok talep görmesi söz konusudur.

​Hayatın her alanında—bir restorandaki lezzette, raftaki teknolojik eşyada, kütüphanemdeki kitapta—ben kalabalığa karışıp herkesleşmek istememişimdir. Mesela yıllar önce Matrix filmini vizyona girdikten yaklaşık beş yıl sonra izlediğimi, ya da Michael Jackson’ın lise yıllarımda çıkardığı albümü yaklaşık iki yıl sonra aldığımı hatırlıyorum. Herkesin aynı yöne aktığı bir nehirde yüzmek yerine, kendi akıntımı yaratmayı seçiyorum bi bakıma.

​Hatta diyorum ki ; insanlar benim gibi davranırsa, aslında fiyat politikaları inanın çok farklı olur. Bir ürün yeni çıktı diye, popüler bir markanın son modeli çıktı diye hemen o modele yönelmek o ürünün otomatikman fiyatını arttırır mesela. Bunun yerine biraz bekleyip satın alarak ya da belli bir süre satın almadığında orada üretici de şunu fark etmiş olacak: toplum artık çok bilinçli, fiyat yüksekken almıyor, ben de bunun fiyatını en son çıktı diye abartarak fahiş fiyatla artık satıp büyük karlar elde edemeyeceğim diye düşündürmek lazım. Bu bakış açısı, tüketici davranışları literatüründe anti-tüketim veya pragmatik tüketicilik olarak bilinir. Statü arayışından ziyade, daha bilinçli ve bağımsız bir tercihi temsil eder. Fiyatı markanın gücüyle değil, gerçek değeriyle ölçen, özgünlüğe ve kaliteye değer veren bir toplum olmayı bir gün be verebilecek miyiz acaba?

Aşkın Reyonu: Pembe Sepet Fenomeni

Finlandiya’da başlayıp dünyaya yayılması muhtemel o sosyal deneyi, yani bekarların flörte açık olduğunu gösteren pembe sepetler uygulamasını duydunuz mu bilmiyorum ama ben de az önce bir haber sitesinde gördüm.

​Düşünsenize, bu uygulama Türkiye’de olsa Migros veya Carrefour gibi devasa mağazalar tam bir aşk arenasına dönerdi. Ama BİM veya A101 gibi üç harflilerde o sıkışık reyon aralarında herhalde muazzam bir izdiham olurdu!

​Markette sadece üç tane kız olduğunu, yirmi tane erkeğinse elinde pembe sepetle dolaştığını gözünüzün önüne getirin bir hele. Aman Allah’ım! tam bir komedi 🙂

Ayrıca flört arayan herkes bir manken edasıyla süslenir, püslenir, havada parfüm kokuları uçuşur ve herkes bir tarza bürünüp market reyonlarında volta atardı.

​Sepete giriş ücreti koyan market ve yöneticilerinin sepet başına iki yüz lira aldığını düşünün. Neden? Çünkü içeri girenler sadece sohbet edip alışverişi unutmasınlar diye, bizim Türk aklı bu kârı, bu parayı mutlaka almaya çalışırdı!

Bir de bu sepetlerle tanışıp evlenen çiftlerin düğünlerine çelenk gönderilirdi; böylelikle firma sahipleri düğün salonunda marketlerinin de reklamını yapmış olurdu. Hatta evin oğlu/kızı flört etmek için giyinip annesine seslenip, “Anne, marketten bir şey lazım mı?” diye sorardı. Annesi de, “Yok oğlum/kızım,” deyince, “O zaman gideyim kendime bir çikolata alayım, sen de ister misin?” diye üstelemesi işin tuzu biberi olurdu!

İtiraf edelim, tam bir Türk aklıyla düşünülmüş bir pazarlama harikası olurdu bu iş! Bakarsınız ileride market koridorları gerçekten birer aşk arenasına dönüşür. Ve yine belki de çok yakında bu renkli sepetleri ellerinde taşıyan insanları sık sık görmeye başlarız marketlerde..

Önceliklerimiz Bizim Kim Olduğumuzun Bir Aynası

Öncelikleri belirli bir sıraya koymak yerine, onların bizim için ne anlama geldiğini düşünmek işin özünü yakalamak galiba.

​Çünkü öncelik dediğimiz şey, sadece “neye önce vakit ayırdığımız” değil; hayatta neleri korumak istediğimizin, neye değer verdiğimizin ve kim olduğumuzun bir aynası. Hayat koşturmacasında durup “Ben neye sahibim ya da neyi korumaya çalışıyorum?” diye sormadığımızda, öncelikler de sadece yapılacaklar listesindeki birer maddeye dönüp anlamsızlaşıyor.

​Belki de asıl mesele, o önceliklerin bize ne hissettirdiği ve ruhumuza nasıl bir alan açtığı. Sen ne diyorsun peki? Önceliklerin senin için taşıdığı anlamı nasıl tanımlarsın?

Öncelik sende şimdi 🙂

Chiquitita’nın Fısıldadığı Umut

Az önce radyoda denk geldim ABBA’nın Chiquitita şarkısına, yıllardır dinlediğim o melodiye bugün başka türlü baktım. Meğer içinde büyük bir teselli ve umut barındırıyormuş.

Çocukluğumdan beri kulağıma gelen o sıcak tınıların, sözleriyle bu kadar uyumlu olduğunu fark etmek bana bambaşka bir huzur verdi. Bugünlerde sadece umuda ihtiyacım var; belirli bir kararlılıkla çıktığım bu yolda cesaretli olmam ve sonuçlarına katlanmam gerektiğini çok derinden hissettiğimi biliyorum.

Sanki bu şarkı, omuzlarımdan bir yükü alıp yerine bir umut ışığı yakıyor; bana her şeyin geçici olduğunu ve karanlık günlerin ardından aydınlık geleceğini fısıldıyor gibi.

Şarkının sözleri şöyle:

​”Chiquitita, ağlıyorsun ama bunu bilmene gerek yok. Kalbini kıran o şeyi biliyorum, bu konu hakkında konuşmak istemiyorsun. Görebiliyorum, gözlerinde o ışıltı kalmamış. Tıpkı eskisi gibi değilsin, çok sessizsin, ne oldu sana? Chiquitita, ne olur, içini dök, omuzlarımda ağla. İçinde ne varsa bırak çıksın, yarın yeni bir gün ve sen tekrar şarkı söyleyeceksin.”

​Bana inanmıyorsanız şarkıyı iki kere dinleyin moraliniz bozukken. Ve hatta nakaratını ezberleyin. Nakaratını ezberledikten sonra yüksek sesle eşlik ederek söyleyin, bana hak vereceksiniz.

Bir Zamanlar El Üstünde Tuttuklarımız

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Sana şuan bu mektubu derin bir üzüntü aldatılmış olmanın kızgınlığı ile yazıyorum ve çok acı bir dert yanıyorum. İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor.

​Hatırlar mısın, yıllar önce Haluk Levent’le ilgili, o popüler olduğu zamanlar, bu Ahbap’ı ilk kurduğu zamanlarda, halkın müthiş ilgisiyle, güveniyle yükseldiği yıllarda ben de burada Kırk Evin Kedisi’nde onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Ona o kadar yere göğe sığdıramıyorduk ki; abartıp Levent’in bu ülkeye cumhurbaşkanı olmasını bile isteyen insanlar çıkardık içimizden, ya da ne bileyim bakan…

​İşin daha da ilginç ve acı tarafı, sosyal medyadaki ideolojik ve marjinal yapılar neredeyse devleti zayıf göstermek için bu adama güvenmemiz gerektiğini söyledi. Bize bu adamı ve kurduğu bir derneği devletin gücüyle kıyaslatmayı başardılar!

​Yani insanları kullanması ne kadar acı bir şey ya! Yani kandırılmak, kim olursa olsun çok acı bir şey. Bakıyorsun, milyonlarca insanın duygusunu alıp bunu sırf keyfi, nefsi duyguları için harcamış bir adamdan bahsediyoruz. Tabii ben de pişman oluyorum geçmişte. Keşke bu kadar kimseye güvenmesek diyorum. Toplumca vicdani ve ahlaki her alanda gardımız düşğyor; yumuşacık olunca kalbimiz, sonsuz bir güven hissediyoruz karsımızdaki kim olursa olsun!

​İnşallah hiçbir ünlüye, hiçbir işin ehli dediğimiz insana tam anlamıyla bu kadar güvenmeyiz herhalde bundan sonra.

​Sevgili dostum, umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…

​Tevfik Sadi

Kartalkaya değil yanan, insanlık!

​Tüm yazılı medya, televizyon kanalları ve tabii ki sosyal medya… Hepsinin muazzam ilgi gösterdiği çok acı, çok büyük bir facia bu Kartalkaya yangını.

​Allah tüm vefat edenleri rahmetine kavuştursun; ölen tüm vatandaşlarımızın yakınlarına, evlatlarına, akraba ve dostlarına sabırlar versin.

​Sorumsuzluk, ihmal, gevşeklik, vicdansızlık gibi bir sürü sıfatın haberlerde arka arkaya sıralandığı yüzlerce bilgiyi duyuyor ve görüyoruz. Her haberde “Nasıl olabilir bu ya!” diye geçiriyoruz içimizden.

​Otelin yangın merdivenleri çalışmıyor… İtfaiye geç geliyor… Yangın alarmları çalışmıyor… Yangın tüpleri yok ya da boş… Belediyeler itfaiyeyi, vatandaş belediyeyi suçluyor… 76 insan can veriyor; diğer otellerde kalanlar ise hiçbir şey olmamış gibi kaymaya, tatile devam ediyor…

​Sorumlular tespit edilemiyor. Ve işin garibi, bir tane bile istifa eden sorumlu yok!

​Aslında bu facia, geçmişte yaşanan tüm facialar gibi, “Aman, ne olacak ki canım!” anlayışının doğurduğu sonuçlardan biri sadece. Ateş düştüğü yeri yakıyor her zamanki gibi. Tüm Türkiye üzülüyor, üzülüyor… Ama sonuçta elde ne var? Hiç. 15 gün sonra unutulup gidecek trajik bir hikâye.

​Ama eminim şu an en teyakkuzda olanlar; tatilde olan tatilciler ve bu insanların kaldığı otellerin müdürleridir. Hele otel müdürleri, tüm eksik gedikleri kapatma derdindedir. “Aman bizim başımıza da gelmesin” korkusu, birtakım tedbirler almaya zorlayacaktır elbet. Ancak buradaki önemli detay şu: “Başımıza gelmesin, hapse düşmeyelim” endişesi mi, yoksa “Bir insan bile bizim ihmalimiz yüzünden hayatını kaybetmesin” düşüncesi mi?

​Şahsi kanaatim, tüm sorumluluk sahiplerinin ilk bahsettiğim düşünce yapısında olduğu yönünde. Öyle ya; tüm Türkiye’nin lanet okuduğu bir isim olmak ve üstelik hapse girmek, onlar için ne feci bir son!

​Ama en nihayetinde iş yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Başkasının derdiyle dertlenmeyen bir milletin ferdi, bu topluma ne kadar faydalı olabilir? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılık, bu milleti gerçek manada nasıl güvende tutar? Bu ülkeyi, huzurlu insanların huzurla yaşadığı bir yer nasıl kılar?

​Cevap tabii ki hiç!

​Milletimizin değerleri bu denli yozlaşmışken, çocuklarımıza önce insan ve ahlak odaklı eğitim veremezken nasıl bir geleceğimiz olacağını hayal edebiliyoruz!

​Utancın yok olduğu bir toplumdan kimse bir şey beklemesin. Farkındalık sahibi tüm insanlara sesleniyorum: Yapmanız gereken tek şey, iyiliğinizi korumak ve şu sürü psikolojisinin içinde bir an bile kaybolmamaktır.

Madem iyisin / Bertolt Brecht

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.

Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?

Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni.
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.

Sosyal esaretimizi seveyim!

Sevgili Nikolayaviç,

​Bu sefer, yine çok uzattığım bir aradan sonra sana yazacak hissiyatı ve zamanı buldum. Umarım keyfin yerindedir.

​Sana bahsetmek istediğim mevzu şu: Sosyal medya denilen sanal mahpusluğumuz…

​Yaşadığımız şu yüzyılda kendimizi bile isteye esir etmeyi becerebildiğimiz en harikulade şeyi icat ettik! Hepimizin bir sosyal medyası var artık. Ama buradaki “hepimiz” kelimesinin içinde zerre kadar kendi bireyselliğimiz yok. Sadece biz öyle düşünüyoruz. Sosyal medyada takip ettiğiniz her şeyi herkesle eş zamanlı yaşamak! Allah’ım, bu nasıl büyük bir benlik kaybıdır?! Beğenilerimiz içinde tamamen bize ait olan, bizi yansıtan, özel kılan hiçbir şey yok. Bize sunulan ya da empoze edilen günlük fikir, düşünce ve taraf ya da bitaraf olma rolümüzü oynuyoruz. Aslında hiç fark etmediğimiz bir hapis içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Feci halde boş yere tükettiğimiz bir hayatımız var. Çalışma hayatımızın zorluğu ve geçim derdinden bunalan beynimizi ve ruhumuzu rahatlatmak için bir kaçış olarak gördüğümüz sosyal medya, artık bizim asıl hayatımız oldu! Tüm haberler, bilgi akışları, türlü eğlence alışkanlıkları, saatlik değişen yapay gündemlerden oluşan sanal bir yaşam tarzı…

​İşte tam bu noktada, benim özellikle arkadaş ortamında sıklıkla dile getirdiğim bir iddiam var. O iddiam da şu: Tüm dünyada sosyal medyanın sadece bir aylığına kapatılması. Şöyle düşünün; tüm dünya devletleri bir araya gelmiş ve demiş olsunlar ki: “Sosyal medyanın dünya toplumları üzerindeki gücünü araştırmak amacıyla bir aylık bir engelleme yapacağız. Bu sebeple başta Facebook olmak üzere Instagram ve eski adıyla Twitter’a ara veriyoruz.”

​Haydi bakalım, bir aylık sosyal medya yokluğu bize neler yaşatacak görelim! Kazanacaklarımızı ya da varsa neleri kaybedebileceğimizi bir görelim. Nasıl, müthiş olur değil mi? Bir sabah telefonu elinize aldınız. Ne beğenecek bir video ne de bir fotoğraf ne de yapay bir gündem var elinizdeki cihazda 🙂 Ne yapacaksınız şimdi? Ben şöyle diyeyim size: İnanın, hayatınızın bomboş olduğunu düşüneceksiniz o an. Sizi oyalayacak hiçbir şey yok. Evet, böyle bir şeyin olması çok zor, biliyorum. Ancak bence bir gün gelecek, insanlık buna benzer izole hayatın adımlarını atarak bir oluşum başlatacak. Ve yine zamanla çok büyük kitleler bu sosyal medya hapishanesinden kaçmanın yollarını bulacak. İşte bu yolları bulanlar, kendilerine ait zevkler ve zamanlar yaratacaklar ve çok özel olacaklar. Beğenmek ya da beğenilmek zorunda hissetmedikleri bir hayatı yaşayacaklar.

“Ama yine de ” diye bir cümle var

“ama yine de” diye bir cümle var.

Yine de..

Temelleri bulguları sağlam, kanaat oluşturmaya yetecek kadar ikna edici bir mevzuda,genelde olumsuz ya da olumsuza evrilme ihtimali yüksek süreçler ve muhtemel sonuçları için kullanılır.

O bana böyle böyle yaptı ama ben yine de onu seviyorum”

“Kapıyı kilitledim ama yine de tekrar bi kontrol edeyim”

”Çıkma teklifime evet dedi. Ama yine de belli olmaz gidişat”

Ancak gelin görün ki olasılıklar ve sürekli kendini yenileyen değişimi düşündüğünüzde, kimine göre sonradan bir kıvırma payı, kimine göre az bir zarar görecek olmaya hazırlık,kimine göreyse sonradan tükürdüğünü yalamanın kibar bir ön hazırlığı

Üstelik bu ” ama yine de” cümlesi, olumludan olumsuza, olumsuzdan da olumlanmaya giden bir geçiş kapısı gibi. Madalyonun hiç bir zaman tam yatmayan ters yüzü gibi.

İhtimaller dünyasının en gerçekçi sembol cümlesi..

Bolca kullanın efendim..

 

Mamudo Kurban niye doğdun?

Yaş ilerledikçe insan, yaşadığı hayatta daha çok şey öğrenir. Deneyimleri ve tecrübeleri sürekli artar. Hele ki orta yaşı geçmiş ve sorumlulukları tavan yapmışsa; dünya, yaşadığı coğrafya, hayalleri ve pişmanlıkları da o oranda ciddi evrimler geçirmiştir.

​Hayatta onu şaşırtacak şeyler azalmıştır artık ve içinde yaşatmaya çalıştığı çocukla daha az görüşür olur. Elde ettiği birikimleri ve sahip olduğu eşyaları artırmak ister. Eğer tüm çabasına rağmen malının değerinde ve sayısında bir yükselme sağlayamıyorsa, bu sefer de onları kaybetmeme, oldukları yerde tutma amacı edinir kendine.

​Diğer yandan, ulaştığı o yaşta yakın çevresinde kendinden daha büyük birçok insanın ölümlerine şahit olur. Gördüğü her ölüm, onda hayatı daha fazla sorgulama mecburiyeti doğurur. Bu sorgulamaların içinde; sağlığına ne kadar dikkat ettiği, çok uzun zamandır arkadaş ve dost bildiği insanlara bile mesafe koyma çabaları ve aile içinde gelişen değişimleri doğru yönetip yönetemediğine dair beyin fırtınaları yer alır. Kendisine her yıl biraz daha yaklaşmakta olan yaşlılık psikolojisini tanımlamaya ve bu yüzden bir ön hazırlık yapma gereği hissine kapılır.

​Hayatının kalanında yapabilecekleri ile ilgili türlü varsayımlar, teoriler geliştirir kendince. Hayatın tüm kontrolünün kendisinde olmadığını anlamaya başlar.

​Risk kavramı, artık her zamankinden daha fazla dikkat etmesi gereken bir konudur. Çevresinin kendisinden maddi-manevi yardım taleplerini eskisi kadar önemsemez. Bu yüzden de çevresindeki insan sayısını azaltma gayreti içindedir.

​Yoğun stres, borç ve geçim telaşı gününün artık üçte ikisini kaplar. Yeni ve masrafsız hobiler bulmak, bundan sonrası için yapabileceği en iyi şeyler arasındadır.

​Emeklinin arzusu yaşlılığında hep deniz kenarı küçük bir tatil kasabasında, bahçeli bir evde huzur içinde yaşamaktır ya… Hah! İşte yaşı 45’i geçenler bu hayali daha çabuk gerçekleştirmek isterler. Ekip biçeceği minik bir bahçesi ve minimum düzeyde bir borçla; yine asgari düzeyde kendini gösterecek klasik yaşlılık hastalıklarıyla mutlu, huzurlu bir hayat yaşama arzusunu vaktinden önce elde etme gayretidir bu.

​İşte bu gece itibarıyla ben de bu orta yaş grubunun bir üyesi oluyorum efendim. Nietzsche’nin “Amor Fati” yani kaderini her koşulda sevme felsefesinin insana yeni anlamlar ve vizyonlar kazandırdığı o grupta artık benim de bir ismim var.

​Gelene “amenna” diyebilme yolunda, daha az eşya ve daha az insanla şu dünyada huzurlu yaşama senaryoları yazmaya çalışan ben, bundan sonrası için hayatı bayır aşağı salmadan, kontrollü frenlerle menzile varmaya çalışarak geçirmek istiyorum artık.

​İşte şimdi bir “Mamudo kurban niye doğdun?” türküsü patlatma vakti. Tabi gırgırına canım 🙂

​Ne diyor türkü:

Kurban gelir payın yoktur

Haftan yoktur ayın yoktur

Ankara’da dayın yoktur

Mamudo kurban niye doğdun?

Mamudo kurban niye doğdun?

​Haydi, huzurlu yıllar bana inşallah…

Markette kibrit gördüm. Ciddiyim!

Çok uzun zamandır kibrit satıldığını görmüyordum ne bir bir tekel bayi de ne de bir markette. Geçenlerde Özdilek markette gördüm. “Görmemen çok normal,kibrit mi kaldı diyeceksin sen” şimdi. Doğru diyorsun güzel kardeşim. Çakmak kibritin yerini alalı ve onu tarihe en az 10 yıl oldu evet. Ancak ben yinede mutlu oldum. Çünkü kibrit dediğimiz yanıcı çöp’ün çocukluğumdaki yeri başkadır.

Benim çocukluğumda şimdiki gibi yüzlerce farklı oyuncak ve tabiki cep telefonu yoktu. O sebeple elimize geçen ne varsa onunla bir oyun kurmayı pekâlâ becerirdik. Bazen bir taş, bazen bir sopa bile oyun kurmak için yeterlidir meselâ..

İşte kibrit dediğimiz çöp,benim ondan en az 4-5 farklı oyun çıkarabileceğim bir oyuncaktı.

Çıkardığım ilk oyun. Bir çöpü yaktıktan hemen sonra hemen ağzıma sokup onu söndürme oyunuydu. Allahım ne gereksiz ve tehlikeli oyunmuş şimdi düşününce.. Ya ağzımı dilimi yakmaktan, sönünce çıkan zehirli dumanı soluyarak zehirlenmeye kadar bir sürü risk alıyormuşum çocuk kafasıyla!

Diğer uydurduğum oyun ise kibriti tek el ile yakıp herhangi bir yöne doğru fırlatmaktı. Kibrit kutusunu elinizde tutarken bir yandan da tek bir çöpünü kutunun yakmak için kullanılan bölümüne yatırıp, baş parmağınızla hızlı bir şekilde ileri doğru sürtüp hem çöpü ateşliyor hem de ileri doğru fırlatabiliyordunuz. Ekseriyetle gece oynadığım bu oyun, iki üç arkadaş bir araya geldiğimizde birbimizi yakmaya çalıştığımız anlamsız bir psikopatlığa dönüşüveriyordu. ( İyi ki o zaman sosyal medya ve tiktok falan yokmuş! Şimdiki çocuklar bize kıyasla melek 🙂 )

Bunların dışında kibrit çöpünden ev, kule yapmak. Bir çöpü yaktıktan sonra dik tutup, ikincisini de yakıp ilk yaktığımız çöpün tepesine değdirip birleşmelerini izlemek. Kısa uzun oyunu oynamak. En kısa çöpü çeken kaybeder mantığıyla, bilirsiniz..

Yetişkinler ise kibriti kendi kullanım amacı dışında yan amaç olarak kürdan olarak kullanırlardı. O zaman kürdan dediğimiz şey bırakın markette, çoğu lokantada bile bulunmayan bir temizlik çöpü.

Son olarak şimdi aklıma gelen bir oyun daha uydururdum kibritle. Fakat bu sefer çöpleri ile değil kutusuyla. Evet kibrit kutusunu alır içindeki çöpleri boşaltır sonra o boş kutuyu eşek arısı yakalamak için kullanırdım. Şaka değil o kutuyla eşek arısı yakalamaktan bahsediyorum. Bugünkü aklımla bir metreden fazla yanaşmayacağım o hayvana, o günlerde dibine kadar girip konduğu bir çiçeğin üstündeyken, kutunun açık kısmını yavaşca arının üstüne kapatıp hızlıca kapağı kaydırıp yakalamak… Allahım! O koca eşek arısını sadece bir kibrit kutusu ile yakalamanın mutluluğu tarif edilmezdi 🙂

Sonra heyecanla arkadaşların yanına koşup, kendime övgüde bulunacak arkadaş gurubuna şöyle derdim: Bu kutunun içinde sizce ne var? Tabi o arada kutudaki vızıldama sesi, kutuda ne olduğunun cevabınıda verirdi hemen. Sonrası mı? Sonrası arının özgürlüğü ile biten mutlu bir hikaye..

İşte böyle..

Kibrit dediğimiz şey var olduğu yıllarda, kendi kullanım amacı dışında,kendinde  barındırdığı bir çok yan amaca hizmet eden muhteşem bir araçtı. İyi ki kibritin muhteşem bir tekel olduğu yıllarda doğmuşum. O günleri görmek, deneyimlemek, 2000 sonrası doğanların hiç bir zaman yaşayamacakları anılara ve heyecanlara sahip olmak demektir..

 

Şu yorgun mermi tanımı aklıma takıldı.

Son dönemde haber bültenlerinde “yorgun mermi” ifadesine sıkça denk geliyorum. Silahı bir güç gösterisi sanan, sırf gösteriş olsun diye ulu orta etrafa ateş eden eğitimsiz güruhun sorumsuzluğu yüzünden hayatını kaybeden binlerce insanın acı haberini izliyoruz. Hele ki kurbanlar çocuklar olunca, insanın içi daha çok yanıyor. O çocukların anne ve babalarının yaşadığı yıkımı siz varın düşünün…

​Magandaların çoğu silahı havaya doğru ateşliyor. Ancak merminin namludan çıkış hızı ve katettiği yol muazzam. Yani kısacası, o artık kontrolsüz bir “kör kurşun”. Nereye gideceği belli olmayan bu kurşun; belki yüz metre ileride balkonda oturan bir teyzeye, belki de bir parkta oynayan bir çocuğun başına saplanabiliyor. Rabbim, çoluk çocuğumuzu bu bilinçsiz silah tutkunlarından muhafaza etsin!

​Gelelim yorgun mermi olayına…

​İşin fiziği bizim düz mantığımızın ötesinde: Mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra hızı 350 m/sn’ye kadar çıkar. Daha sonra bu hız hava direnciyle düşse de yer çekimi etkisiyle tekrar ivme kazanarak 150 m/sn hıza ulaşabilir. Durum bizim düşündüğümüz gibi değildir; mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra sürekli yavaşlamaz. Aksine, düştüğü noktada ulaştığı bu hız (yaklaşık 150 m/sn), bir canlıyı öldürebilecek veya kafatasını delebilecek kadar yüksek bir enerjiye tekabül eder. Ayrıca bu çekirdek, namludan çıkarken kazandığı sürekli dönüş ivmesiyle ilerler. Vücuda veya kafatasına girmesinin asıl sebebi, bu hız ve dönüş hareketinden kaynaklanan tahrip gücüdür.

​Ezcümle; bir silah magandasının hedef gözetmeden yaptığı her atış, birinin ölümüne sebebiyet vermekten başka bir şey değildir. Üstelik işin en trajik yanı şudur: Bu maganda, bilmeden birini öldürdüğünün farkına bile varmadan hayatını yaşamaya devam eder!

Maçın hakkı penaltıların sonucu olmalıydı sanki.

Her ülkenin futbol tarzı ve ekolü farklıdır. Mesela İspanyollar ayağa tek pas ve bol çalımı seven takım oyununun çok ön plana çıktığı bir futbol oynarlar.

İngilizler seri ve sürekli hücum anlayışına bağlı oynar. Yediklerinden fazlasını atarak maç almak isterler.

İtalyan ekolü ise defans ve orta saha ağırlıklı,sert ve çalım oyununu sevmeyen bir ekolü severler. Tabi bir de faul ile karşı rakibi yıldırırlar.

Türk ekolü ise rakibe göre şekillenen sağlam defans, etkin orta saha ve kontra atak mantığıdır. Burada Galatasarayı ayrı tutmak gerekir. Çünkü Galatasaray hem hücumu seven hemde rakibin oyununu bozmaya çalışan bir anlayış geliştirmeye çalışır.

İşte bu gece finalde,seri İngizlerle temkinli defansif İtalyanların klasik çekişmesini izledim. Hem bireysel yetenek hem de kağıt üzerinde favori City idi. Hatta Bazı spor guruları City’nin İnter’i eze eze yeneceği kanaatindeydi.

Bense ayni görüşte değildim. Ki öyle de oldu. İnter oyunu çok güzel kurdu. Top üstünlüğü City de olmasına rağmen ilk yarı sadece bir pozisyon verdi İnter takımı. Gücünü ekonomik kullanan İnter maçı uzatmada almak istediğini maçın ilk düdüğünden itibaren belli etmişti. City’nin bulduğu iki pozisyondan biri gol olunca İnter oyuna ağırlığını ortaya koydu. City skor üstünlüğüne güvenip geriye çekildi. Ve açılacağını umduğu İnter’i kontra atak oyunla yeneceğini düşündü. Ancak iş umdukları gibi olmadı. Gücünü ekonomik kullanan İnter takım olarak ileri çıkınca çok net kale önü üç pozisyon buldu. Fakat değerlendiremedi.

Son 15 dakika City ecel terleri döküyordu. Ve maç bitiminde City istediği kupayı aldı. Bana göre maç uzatmaya hatta penaltılara gitmeliydi. Pozisyon zenginliği olsun, mücadele olsun İnter daha çok istekliydi. Ancak olmadı.

Bence İnter bu finalden sonra ( ki hatta tüm italyan takımları ) üst düzey ulusal kupa mücadelelerini düşünüp defansif odaklı orta saha modelini değiştirmeyi bilmeli. Bunun için hızlı ve etkili şutları olan bir golcü ve bu golcüye pasör olacak ofansif orta saha oyuncusuna ihtiyaç var. Gerçi orta saha için gerekli o isim vardı. O isim Çalhanoğluydu. Ancak defansa yardım etmekten hücuma yönelik katkısı olamadı. Lukaku ise bence oyuna çok geç girdi. Çünkü Teknik Direktör İnzaghi, Lukakuyu kurtarıcı olarak sahaya soktu onu. Halbuki Lukaku oyunun başında girse elinde belinde bile oynasa City defansını rahatsız edecek belki de gol bulacaktı. E düşünün şimdi Lukaku son 20 dakikada bile net 2 pozisyon bulan bir oyuncu. Dediğim gibi Lukaku maça ilk 11 de başlasa ve bir gol bulsa geriye çekilecek İnter sadece yapacağı kontra ataklarla ikinci golü rahat bulabilirdi.

Sonuçta kağıt üstündeki takım kazandı. Ben hücum futbolu seven bir futbolsever olarak böyle maçlarda genelde İngiliz takımlarını desteklerim. Ancak bu akşam ilk kez bir defansif futbol oynayan bir İtalyan takımının kazanmasını istedim. Hayırlısı olsun kupası City’nin. Umarım İstanbul esnafı da bu organizasyonun bereketini görmüştür 🙂

Kırılma sesi / Osman Erim

Bu ses size kadar gelmiştir belkide.. Şöyle inceden inceden. Yeni boyanmış boş bir evin odasında ,kendi nefesinizi duyduğunuz sese benzer bir ses. Ya da sabah ezanına kendince eşlik eden bir kaç sokak köpeğinin kilometrelerce öteden gelen baygın huzursuz ulumaları andıran.
İşte ne olduğunu tam anlayamadan duyduğunuz o ses, bir kalbin çok derinden gelen kırılma sesiydi. O güzel insanlar atlara binip gittiler dizesindeki gibi size hiç duyurmadan yükselip gitti binlerce atom’un arasına benim bedbaht kalbim. Bir anlık kırılmayla bu kadar uzağa giden,herkese ve herşeye küsen bir kalpti benim ki diye daha önceleri de söylediğimi hatırlarım şimdi. Her badireyi kolayca atlatan kalbim, layığıyla layıklanamamaya çok içerlerdi sonunda. Bir kadın sesi gibiydi sanki kalbim, gözleri çoğu zaman ıslak.İyi niyeti yüzünden cefa çeken her kalpten daha acılı, sabrı yüzünden tüm ezilmişlerden daha ezik bir kalbin sahibiydim. Hep doğruyu hatta ve gerçek hakikati anlatma hevesinden gelirdi başına ne gelirse. Suistimale açık bıraktığı her huyunun acısını hep tek başına çeken bir değersiz gönüldü benim ki…
Uğraşılası gelinemeyen bir değersiz.
Bir kırılma sesi, kimi kimsesi olmayan..
-Osman Erim

Mallar, omurgasızlar ve çatlayan sabır taşları

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Yaşım ilerledikçe gençlik dönemlerine oranla daha fazla insan seçmeye başladım. Aslında bendeki bu hâl, yaşı 45’i geçen her insanda görülen normal bir durum. Ancak benim bu “normali normalleştirme” sürecim daha bir sancılı geçiyor sanki.

​Ben bu yaşıma kadar binlerce insanla gerek iş, gerekse sosyal ortamlarda çeşitli diyaloglar kurdum. Bu insan tiplemeleri içinde en haz etmediklerim; ukalalar ve boş konuşanlardı. Türlü yalancılar, ikiyüzlüler, karaktersizler de tanıdım. Ancak nedense saydığım ilk iki tip, her zaman listemde zirvede kalmayı başardı.

​Şimdiki ruh hâlim ise ifrit olduğum insan modellerinin sayısını artırdı. Artık daha derinlemesine bir tiksinti ile uzak durmaya çalıştığım yeni “omurgasızlarla” yüzleşiyorum. Bu omurgasızların en belirgin ortak davranış özellikleri ile tahammül sınırlarımı zorlamakta gayet ustalaşmış olduklarına şahitlik ediyorum maalesef.

​Mesela yeni ifrit olma listemde üst sıralarda yer arayan davranış tipi: “Mış gibi görünme.” Yani aslında olmadıkları karakterlere sahip görünürken; temelde çiğ, cahil ve tamamen kendi menfi çıkarlarına itaat eden, asıl yapılarını bir şekilde ortaya koyan insanlar.

​Bir başka sinir olduğum model ise sorumluluktan kaçan, konforuna çok meraklı ve yaptığı hiçbir hata (öküzlük) için kendilerinden veya başkalarından rahatsızlık duymayanlar. Bu türdeki insanların yaptıkları absürt hataları, onların yüzüne ister kibarca ister doğrudan “bodoslama” söyleyin; yüzlerinde en ufak bir rahatsızlık göremezsiniz. Böyle bir durumda ilk yaptıkları şey, kendilerini cansiperane savunma gayretleri olur. Tabii bu savunmalar; temelsiz ve desteksiz bir zeminde kendine yer bulmaya çalışan çapsız savunmalardır. Siz tartışmayı bir adım daha ileri boyuta taşıyıp onlara kaçacak yer bırakmazsanız eğer; bu sefer onlar da garip bir biçimde konuyu ya başka yere taşırlar ya da aslında olmayan kusurları yoktan var edip sizi savunma yapmaya zorlarlar. İşte tam bu noktada sizin de sinirlerinizi kontrol etmeniz ve öfke fırtınalarına yakalanmamanız gerekir. Yoksa iş, daha kötü bir diyalog üzerinde seyretmeye başlar.

​İşte ben bu aralar tam sınırda geziniyorum. Karşımda mal gibi davranan, hem kellik hem de fodulluk etiketini üstünde sanki resmî bir asil üniforma gibi taşıyan bu tipleri gördükçe, enerjimin nasıl yitip gittiğini anlatacak cümleleri inanın kuramam size!

​Hele ki bu insanlarla belli mecburiyetler yüzünden bir arada bulunma zorunluluğu yok mu? İşte burası en can alıcı yer. “Mal” gibi yaşayan, bununla barışık olan bir insanı bu zihniyetten nasıl arındırabilirsiniz? Affedersiniz, dayakla bile düzeltemezsiniz bu yaşam formlarını. Dayakla ancak sindirir ya da korkutabilirsiniz fakat arzu edilen “üst” ya da “olgun insan” hedefine, bırakın yaklaştırmayı, düşündüremezsiniz bile. Bu karakter noksanlığı ile yaşamaya alışık insanları, ancak onların haz etmediği birtakım davranışları kendilerine göstererek düşünmelerini sağlayabilirsiniz. Elbette bu yaklaşım da onların kendilerine dönüp bakmalarını sağlamaz. Ancak belki mallıklarını bir nebze olsun dizginlemelerine sebep olur. E o zaman ne yapmalı diye düşünelim şimdi… Yok sayıp görmezden gelmeye çalışmak bizim ruh hâlimize iyi gelir mi? Belki bunu başarabilecek bazı insanlarda işe yarar bu durum. Ancak benim gibi titiz ve detaycı insanlar için bunu başarmak neredeyse imkânsız! Burnunuzun dibinde, aynı alanda iletişim kurmaya mecbur olduğunuz çeşitli “mallara” karşı sabırla nereye kadar gidebilirsiniz?

​Evet, ben ve benim gibi olanların işi bir hayli zor. Fakat bu süreçte en çok zarar görecek olan bizlerin bir yöntem bulması da şart. Aramaya devam o zaman…

​Huzurla uyu sevgili dostum.

​Görüşmek üzere.

İsimsiz gezegen / Osman Erim

 

Bu gezegenin içinde tek yaşayan benim; bir de senin isminle yankılanan uğultular var.

Ve dünyanın yalnızlığından farksız burası, lüzumsuz kalabalıklarla doldurulmuş.

​Ki burada zaman, hep gece. Lambaları, ışıkları kesilmez; söndürmek yasak. Çünkü yokluğunun canavarları karanlığı sever.

​Yerdeki toprak çiçek vermez; ne kadar kazarsan kaz, hep bir asfalt kokusu…

​Soğuğu, senin sıcağını tanımaz, bilmez. Karanlığı saçlarınca kara; isimsiz bir gezegen, sensiz dönmeye üşenir gibi…