Yeryüzüne İnince Kanadı Kırılanlar ve Kendi Dünyasına Çekilenler

Sevgili Lev Nikolayeviç Tolstoy,

​Senin o derin insan anlayışın ve doğaya olan tutkun, bugün hayatımın en olağanüstü anlarından birinde bana rehberlik etti. Sık sık kaleme aldığım bu satırlarda, sana dünyanın karmaşasından ve kendi iç dünyamdan bahsederken, bugün yaşanan bir mucizeyi paylaşmak istedim.

​Bugün çalışmıyordum ama iş yerime uğradığımda karşılaştığım o manzara, günümü tamamen değiştirdi. İş yerindeki arkadaşların yol kenarında bulup getirdikleri o küçük misafir, bir anda içimdeki tüm koruyucu hisleri harekete geçirdi. Ancak bu misafir, sıradan bir kuş değildi; o, gökyüzüne ait bir varlıktı ve insan başını kaldırsa bile göremeyeceği kadar uzaklarda yaşayan bir türdü. İşte bu yüzden, bir serçe veya kırlangıç bulduğumda hissedeceğim sorumluluktan çok daha fazlasını, o Ebabil yavrusu için hissettim.

​Bu sorumluluk duygusuyla, zaman kaybetmeden veterinerin yolunu tuttum. Ancak orada karşılaştığım tutum, beni bir kez daha şaşırttı; sadece kedi ve köpekle ilgilenen bir yaklaşımla karşılaştım. Neyse ki, veteriner hekimin gelmesiyle durum değişti; onun bir Ebabil yavrusu olduğunu ve özel bir bakıma ihtiyacı olduğunu anladım. Onların yönlendirmesiyle Doğal Yaşam Koruma yetkilileriyle temasa geçtim. O anları beklemek, hatların kopup durması nedeniyle büyük bir sabır gerektiriyordu. Sonunda yetkililere ulaşıp durumu netleştirdiğimde ve o değerli canlının emin ellere teslim edilmesini sağladığımda, içimde garip bir boşluk hissettiğimi fark ettim. Gökyüzünde süzülen ve ancak orada nefes alabilen o yaşam, benim de hayatı başka bir gözle görmemi sağladı.

​İşte o anlarda, insanın günlük hayatta artık giderek kötüleşen dünyada, ahlakın ve etiğin çok farklı erozyonlara uğradığı bu dönemde, senin basit ve doğal yaşama olan çağrını bir kez daha düşündüm. İnsanların ellisinden sonra insanlardan uzak, yalnız yaşama isteği belirir ya, öyle bir istek hissettiğini fark ettim. Şehir hayatının karmaşasından ve o samimiyetsizlikten uzaklaşıp, Ege’nin sakin bir deniz kıyısında veya uzak bir tatil köyünde huzur arama isteği duymaya başladın.

​Her insan ellisinden sonra biraz Ebabil olmak istiyor sanırım; insanlara uzaktan bakan ama kendi iç dünyasında huzurla yaşamayı bekleyen, ölene kadar o gökyüzü özlemini içinde taşıyan birer varlık.

​Senin öğretilerinin ışığında, bugün doğanın o narin dengesine küçük bir katkı sunabildiğin için huzurluyum. Seninle bu satırlar aracılığıyla dertleşmek, ruhuma her zaman iyi geliyor.

​Saygı ve sevgiyle. Umarım o dünyada her şey istediğin gibidir.

Osman Erim

Akıl sağlımı ilerleyen yaşımla denkleştirme çabamı biliyor musun?

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Son bir iki haftadır doğru ve yanlış dediğimiz iki zıt görünen kavramın, aslında birbirlerinin içine feci şekilde karışmış olması üzerine kafa patlatıyorum.

​Doğrulaştırılmış yanlışların ve yanlışlaştırılan doğruların insanlardaki suretlerini gördükçe ürküyor, bu gidişata ayak uyduran milyonların içine düştüğü bunalımı gözlemledikçe de üzülüyorum. Fütursuzca, akıl süzgecinden geçirilmeden sahiplenilen kabul edişlerin; insanlığın giderek bencil, sığ ve sonuçlarını hiç düşünmediği bir basitsizlikle uluorta serilmesini şaşkınlıkla izliyorum. Gerçeğin dokunduğu kimselerin bu sonuçları reddedişlerini gördükçe, içimde büyüyen çaresizliği ve bir şey yapamamanın acısını yaşıyorum.

​”Benim çıkarlarım tüm çıkarların üstündedir” mottosuyla herkesin sürekli bir savunma halinde bulunması, birilerinin her an başkalarının malına ve emeğine göz koyacağı paronoyasıyla takınılan o aptalca tetikte olma halini gördükçe; yaşanılan bu trajikomik sürecin bir yerlerine istemeden eklemlenmiş olmaktan nefret ediyorum.

​İşte bu yüzden çok ciddi ve derinden gelen bir uzaklaşma hissiyle dolup taşıyorum. Fakat bu kaçış hissiyatımı doyurabileceğim ne bir mekan ne de ruhsal bir terapi alanı bulabiliyorum. Herkesin kendisi dışındaki herkesi ve hiçbir şeyi beğenmemesi, buna karşın kendine zerre kadar hata payı vermemesi gerçekten çok sinir bozucu. Hele ki ilerleyen yaşımın etkisiyle her olayda “büyük resmi” görüp başkalarına “Hey, bakın işte büyük resim bu!” dememe rağmen ciddiye alınmayışıma ciddi anlamda bozuluyorum. Yaşın ve tecrübenin ahlak ve etikle harmanlandığı bu dönemde, insanların aklına, fikrine ve şuuruna hiçbir etki edememenin çaresizliğini yaşıyorum.

​Tam da bu yüzden alacağım her yeni yaş beni endişeye sürüklüyor. Çünkü toplumun sosyolojisini ve bireye sirayet edecek psikolojik travmaları, onlar daha yaşarken fark etmelerini sağlayamayacak olmaktan ve buna şahitlik etmekten hiç memnun olmayacağımı biliyorum. Menfi çıkarların, konfor beklentisinin, para ve sahip olma duygusunun zirveye çıkacağı zamanları gördükçe içine düşeceğim psikolojik girdaplara karşı bir direnç geliştirmem gerektiğine olan inancım sapasağlam duruyor; lakin yalnızca Rabbimden yardım diliyorum. Farkındalığımın farkında olma becerimin körelmesini talep ediyorum Yüce Allah’tan; yoksa ömrümün sonuna varana kadar akıl sağlığımı ayakta tutma şansım imkan dahilinde değil!

​Dostum Lev Nikolayeviç, diyeceklerim bu kadardır. Huzurla dinlenesin yerinde…

Hayat bir gerçeklik ve biz onu anlayacak kadar sonsuzsuz..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bu sefer gerçekten ama gerçekten uzun zaman oldu sana yazmayalı. Sanırım deve yaptığım pireler beni bu sefer her zamankinden fazla yordu

Sana şimdi uzun uzun havadis yazacak değilim. Sadece aslında hep bildiğim ama ama içselleştiremediğim bir farkındalığımı, şu an itibariyle içselleştirdiğimi söylemek için yazıyorum. Ki biliyorum sen bunu belki benden çok daha önceki yaşlarda anlamıştın.

Ve diyorum ki;

Hayat kısa falan değil. Hayat sadece onu yaratanın istediği büyüklükte. Belki bir zerre, belki de sonsuz bir alan. Biz sadece onun gerçek olduğunu anlamak için yaşıyoruz. Hayatın bir bölümünde var olmuşsak aslında gerçekte sonsuzuna uzanacağımız kesindir.

Hepsi bu kadar sevgili dostum. Görüşürüz.

 

 

Senin için güç nedir? Tolstoy için sevgi ve ahlaktı..

Tolstoy başkadır benim için. O tam bir ahlakçıdır. İçindeki sevgi ve hakikat duygusunu hiç çekinmeden söyler ortaya. Alan alsın der. Almayana da bozulmaz yalnızca üzülür. İnsanın dünyada sürekli mutluluk arayışına da anlam veremez. Sevgi ve ahlakın olduğu her yer aslında mutluluktur der.

Güç dediğimiz şeyi ise sevgi ve ahlak olarak tanımlar Tolstoy. Güçlük ya da zorluk dediğimiz kavramın liste başına da zaman ve sabır’ı koyar. İnsan, asıl güce duruşu ile sahip olur. “Güçlü olmak sıçramak değil savrulmadan ayakta dimdik bir duruşa sahip olmaktır” sözü de, bu fikrini tamamlar.

 

Sevgi konusunda değil ama ahlakçı olma konusunda benzedigimi düşünürüm Tolstoy’a. Bazen bu doğruluk ve hakikat savunuculuğum, kendi menfaatlerimin bile önüne geçer. Savunduğum hakikat bana zarar verecek olsa bile, bir adım geriye atmam. Yani çuvaldızın batma sırası bana gelmişse, buyursun batsın derim.

İnsan,çevresindeki insanların sürdüğü hayatlardan her halükarda etkilenir. Çevrenizde sağlıklı ve kendini eğitmiş terbiye etmiş insan ne kadar çoksa, sizde o kadar huzurlu yaşarsınız. Bu çevre aynı zamanda sizin hata yapma ihtimallerinizin yüzdesini de oldukça aşağı çeker. Bizdeki ahlaçılığın kaynağı elbetteki islamdır. Tevhid ve tebliğ bizim toplumsal ve ruhsal ayakta kalışımızı destekler her zaman. Fakat son yüzyılda, bu destekçiyi bir yana bırakıp sözde evrensel medeniyetin tavsiyelerine uymaya çalışıyoruz. Oysa güzel ahlakın doğuşu, Allah’ın peygamberlerini eğitmesiyle başlar. Hz. Adem’den bu yana bizler bir ahlak ve hakikat zinciri oluşturmuş peygamberlere tabi olmuşuzdur. Şimdi bu tabiyeti bırakıp, dünyanın ekonomik medeniyetine sahip devletlerinin ahlak ve özgürlük nidalarına uyarak, ahlakı sanki ilk defa keşfetmeye çalışıyor gibiyiz.

Neyse..

Çok dağıtmayayım konuyu. Bugün Tolstoy’un bir kaç bomba tespitler içeren sözlerini karıştırdım. Bir çoğunu bilmeme rağmen, yine de her okuyuşta derinden etkilenmekten alamıyorum kendimi. Bakın, muhteşem tespitler ve tavsiyeler içeren o harika sözlerini,paylaşayım hemen şuracıkta..

  • Dikkat et, ahlak kurallarına basıp geçme! O intikamını çabuk alır.
  • İnsanlar nasıl olsa konuşmayı öğrenirler. En önemli ilim ise nerede ve ne zaman susacağını bilmektir.
  • Senin yanında başkalarının hakkında kötü, senin hakkında iyi konuşan adamı hiçbir zaman dinleme!
  • İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruşundadır.
  • Şayet konuşmadığın söz için bir defa üzülüyorsan susmadığın için yüz defa üzülebilirsin.
  • Kendi yapabileceğin iş için başkasını rahatsız etme!
  • Kaybettik çünkü kaybettiğimizi söyledik.

Hepside müthiş öyle değil mi? Bence Tolstoy, Başta Rus halkı ardından da tüm toplumlar için Allah’tan bir hediyeydi. Fakat ne Ruslar ne de dünya onun kıymetini çok geç anladı. Onu yalnızca bir yazar ve edebiyatçı sanmak en büyük hatamızdı. O aslında bir âlim ve mütefekkirdi. Yazmak, onun için bir araçtı öğütlerini ve uyarılarını bizlere öğretmek için. Sürekli dolan ve sürekli boşalmak için didinen bir ihtiyar bilge.. Tolstoy..

Şimdi kafayı şu söze yoruyorum. “Kaybettik çünkü kaybettiğimizi söyledik” Muazzam derin bir söz bu. Dünyada yaşarken türlü statülerle inişli çıkışlı bir hayat sürdüren Tolstoy, hem bir toprak ağası, hem bir devrimci, hembir dindar, hem de bir ahlakçı olarak süper karışımdır görebilenler için.Kaybetmemizin sebebini,kabullenişimiz olduğunu üstüne basarak söyleyen Tolstoy’a buradan rahmet diliyorum.

Cadılar bayramı Seferihisar’a uğramaz bu sene..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bilmiyorum haberi geldi mi sanada? Çok ciddi bir felaket yaşadık İzmir’de. 100’e yakın canımız gitti. Sebep hep aynı. Çürük ve zayıf binalar! Eminim sende bir çok deprem görmüşsündür dünyada yaşarken. Deprem,daha doğrusu yıkılmış bir binanın altında ölmek ayrı bir korku bizim millet için. Her coğrafyanın insanları ayrı bir felaketten korkarlar. Afrika’da en büyük korku, ebola ve açlıktan ölmektir. Doğu Asya ülkeleri sel ve tsunamiden korkarlar. Amerikalılar fırtına ve kasırgalarda can vermekten korkarlar.

Halbuki ölümün kolayı mi olur? Her ölüm ızdıraplıdır. Mukayeseyi biz kendi kafamızda kurar, en kolayı ölümü isteriz. Az acı çekerek ve çabuk ölüm hepimizin beynine yer etmiştir. Oysa ölümde Allah tarafından gelir. Hayırlı bir ölüm istemek en güzeliyken, kendi kafamızda kurduğumuz ölümü isteyip dururuz. Allah ölümü bile çeşitli şekillerde ve müjdelerle vermiştir hâlbuki. İnancı ve vatanı sebebiyle vefat edenlere şehitlik makamı verir. Deprem, yangın gibi felaketlerde ölenleri de şehit sayar.

Asıl düşünmemiz gereken ölümden sonraki hesap olması gerekirken. Bizler ölümün şekline takılırız. Ölümü bir ceza olarak algilamak ancak mukadderat ve kadere inanmayanların kabul ettiği bir şey.

Elbette insan üzülür ölümle. Yaradılışında vardır sevgi ve acıma. Ateş düştüğü yeri yakar en çok. Kaybetmeyen ancak bir nebze üzülür. İnsan ne ile yaşar? sorusunu bize sorduğunda çoğumuz bilememişizdir. Cevap çok kolaydır. Cevap, sevgidir elbette. Ama neyi ne kadar sevdiğimiz ayırır bizi birbirimizden. En mühim sevgi insan sevgisiyken bizler türlü metaya ve eşyaya sevdalanırız. Birbirimizi sevmekten uzaklaştıran bu zehirli sevgiler bizi, zamanla birer rakip ya da düşmana döndürür. Zamanla acımasız makinelere dönüşürüz. Birbirimizin acılarını görmeyiz ya da görmezden geliriz.

Bu gün magazinsel bir habere denk geldim. Başka bir ünlü sebebiyle bir ün’e ve servete kavuşmuş bir kadının. İzmir depreminin tüm memleketi üzdüğü bu günlerde, yurt dışında Cadılar bayramı denilen abuk sabuk bir bayrama katılışını eleştiriyordu magazinciler. Medyanın fitili ateşlenmesi ile de, halkın sert tepkisiyle karşılaşmış bu suni ünlümüz. Tabi artan baskılar yüzünden sosyal medya sayfasından bir açıklama paylaşmış.

Demiş ki özetle : Beni yargılamayın. İnsanların özel yaşamlarına karışmayın. Ben ekonomik olarak destek sağlıyorum. Ama söylemiyorum

Yani ünlümüz diyor ki sevgili dostum. “Benim acıya ortak oluşumu paramla sağlıyorum. Ama özel hayatımda keyfime göre yaşamaktan, eğlenmekten de geri kalmıyorum. Üç gün dişimi sıkamıyorum. Cadılar bayramı yılda bir kutlanıyor sonuçta. Kaçıramazdım. O sözde korkunç kostümleri giyip, dudağının yanından kan sızan vampir kıyafeti giymiş eğlenen arkadaşlarımı yalnız bırakamadım”

Yani bu değişik insan. Yara sarmayı ancak para göndermek olarak anlamış. Fakat yanlış anlamış. Bence durumu darda olup, göndereceği hiç bir şey olmayan binlerce fakir fukara duaları, bu ünlünün gönderdiği yardımı ikiye katlar ( Tabi Allah bilir ama benim fikrim bu. Soyut bir mevzu isteyen tartışsın )

Tabi bu dediklerim sadece bu suni ünlü için geçerli değil. Para ya da iki battaniye gönderip zerre üzülmeyen göstericilere de gelsin bu göndermelerim. Oradaki depremzedelere can-ı gönülden üzülüp, bir 10 liralık mesaj atan. Ya da evinden bir battaniye gonderirken batraniye’nin bir köşesine iliştirdiği kağıda, ” dualarımız sizinle. Çok geçmiş olsun” yazan insanlara selam olsun buradan.

Görüyorsun işte dostum. Mesele hep insan olmakta. Herşeyiyle insan olmakta. Allah bize birlik beraberliğimizi devam ettirmeyi, başkasının açısı ile hemhâl olmayı, merhamet ve acıma duygumuzu katlayarak büyütmeyi nasip etsin dostum.

Haydi sağlıcakla kal sevgili dostum

 

-Tevfik Sadi

 

 

Ne muradım varsa vermesin Allah. Hayırlı olanı sevdirsin

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Merhaba.

​Bugün, rutin bir pazar alışverişi sonrası, kulaklarımın neredeyse 30 senedir aşina olduğu fakat manasını ve derinliğini hiç irdelemediğim bir dua işittim. Aslında işittim denemez; çünkü bu duayı eden dilenci kadın, kelimeleri ağzında ticari bir slogan gibi geveleyerek söylüyordu gördüğü herkese. Dilenmek için açtığı sol eli ve “Allah ne muradınız varsa versin” ile “Allah razı olsun” duaları, bu meslek için gayet yeterli iki sermayeydi.

​Dilencinin ağzına sakız olmuş ve değerini artık tamamen kaybetmiş olsa da bu cümleler bana derinden felsefe yaptırdı o an, dostum. Allah, insana her muradını verir miydi? Biraz düşününce, “Neden olmasın?” dedim. Fakat kulun her muradı (isteği, arzusu) hayır mıdır? sorusunu sorunca kendime, aldığım cevap da “Olamaz” şeklinde geldi.

​İnsana kalsa, nefsinin elinde her şey bir murat görünümü kazanırdı. İnsanda bitmek tükenmek bilmez bir ihtiyaçlar listesi yok mudur? İnsan her şeyi sıkılmadan ve sınırsızca istemez mi?

​O zaman netice itibarıyla bu dua, dilencinin ettiği bir hayır duası da olamazdı. Sonra aklıma şöyle bir şey geldi: Acaba dilencinin önünden geçen kaç insan, Allah’tan kendisi ve çevresi için gerçekten hayır getirecek ne isterdi? Yani dünya malı ve konforu dışında, hakikat adına ne talep ederdi?

​Mesela şöyle dua eden kaç kişi olurdu:

“Allah’ım, sen beni ve ailemi kaza beladan koru.”

Ya da:

“Allah’ım, sen beni sana layık olan kullarından kıl.”

Veyahut şöyle bir dua:

“Allah’ım, sen tüm Müslümanları, özellikle de zulme uğramış kullarını koru, onlara sabırlar ihsan eyle ve yüzlerini güldür.”

​Sanırım bu tip duaları eden kul sayısı bir ikiyi geçmezdi.

​İnsan, çoğu şerri hayır diye sahiplenmeye bayılır. Açıkça felaketini getirecek arzu ve istekleri bir an düşünmeden Rabbinden isteyiverir. Zenginliği ve bu zenginliğin getireceği eşya ile keyfi, ahiretini yakma ihtimaline rağmen ister de ister…

​Sevgili dostum, ben bir dilenci olsam (Allah kimseyi kendisinden başka kimseye muhtaç ettirmesin) bu duaya ufak güncellemeler atardım. Ezbere ve artık klişe olmuş kalıpları bırakır; daha farklı, insanların kulaklarının değil ruhlarının duyacağı dualar ederdim.

​Şöyle derdim mesela:

“Allah size hayırlı olanı sevdirsin.”

Veya:

“Allah çoluk çocuğunuza iman versin.”

“Allah evinize haram lokma sokturmasın,” da olabilirdi 🙂

​Ben yolda bir dilencinin bu tip dualar ettiğini duysam, sanırım daha samimi bulur ve belki o dilenciyi memnun edecek bir miktar meblağı da eline sayabilirim. Dualar mühimdir dostum, bilirsin; özellikle de başkası ya da başkalarının hayrı için edilen dualar.

​Hazır duadan açılmışken, senin için de küçük bir dua edeceğim mektubumun sonunda, sevgili Lev Nikolayeviç.

​Görüşmek üzere dostum, Allah’a emanetsin…

Sembolik bir miladın arefesinde..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Umarım keyfin iyidir dostum. İnsan, hayatının belirli dönemlerinde ciddi geçişler yaşar, bilirsin. Edindiği tüm bilgileri, inandığı değerleri ve tecrübeleri yeni yapay bir milat baz alarak yeni bir güncellemeyle yaşamak ister. Bu isteğinin altında yatan neden genellikle kendini yetersiz hissetmesidir. Ancak buradaki yetersizlik eldeki var olanlar değil, sahip olduğu imkânları doğru bir zamanda ve düzlemde yaşayamamasıdır. Bu yeni yapay milat, kendisi için kendini gerçekleştirme ve kanıtlama güdüsüyle var olur. Kişi, flulaşan hayatını daha net bir hale, daha doğrusu daha iyi bir görüşlülüğe tabi etmek ister. Ara renkleri bilmek yetmez olmuştur hayatta. Tüm renklerin ebeveyni hükmündeki siyah ve beyazın üstündeki tozları silkelemek, onlara tekrar eski canlılığını kazandırmak ister.

​Siyah ve beyaz bizi gerçekte çıkması zor bir çemberin içinde yaşatsa da yine de bir tür koruma işlevi görür. Bu koruma bize riski düşük ama tatsız bir yaşamda “Nasıl mutlu olurum?” sorusuna cevap aratır. Hâlbuki asıl mutluluk çemberin dışıdır. Fakat kişi doğduğu andan itibaren yakın çevresince o çembere alıştırılır. Bireyler zaman içinde bu çemberin içinde olduğunu fark eder ve sıkıntılar yaşamaya başlar. Çünkü her çember bir döngüdür. İnsan döngüler dünyasında zaman zaman bunalır ve çıkmak ister. Fakat bu istek arkasında sağlam bir kararlılık gerektirir. O kararlılığa sahip olmak için o çemberden dışarı çıkmış ve başarılı olmuş insanları arar. Fakat bunu başaran insan sayısı çok az olduğu için o kişilere ulaşması da oldukça zordur.

​Fakat kişi, çemberden çıkmış ve başarılı olmuş o insanı bulursa cesaretlenir. Daha özgür ve özgün bir hayat için tüyolar alır. Çember dışındaki kişinin telkinleri çok değerlidir malûm. Onlarca başarı hikayesi anlatır kendisine dair. Geçtiği zorlukları, pes edecek haldeyken, çökecekken nasıl yeniden doğrulduğunu anlatır. Çember dar, çemberin dışıysa sınırsızdır. Sınırsız bir yaşamı yaşamak için tüm tabuları, etikleri ve normları esnetebilecek bir beyne sahip olması gerekecektir. O esnemeden doğan boşlukları neyle dolduracaktır peki? Ya da tam tersi, doldurmalı mıdır? Çemberin içinde kaldığı süre içinde her türlü bilgiyle dolmuş ve hareket kabiliyeti azalmış beyni, bu yeni sürece ne kadar sürede adapte olabilir?

​Bu süreci yaşayıp başarılı olamama ve çembere geri dönme ihtimali de hiç azımsanmayacak ölçüde yüksekken, bireyin bu yola çıkma cesaretini kazanması da oldukça zordur.

​Şimdi sen diyeceksin ki: “Bunları bana niye anlattın?” Haklısın, bunları sana anlatmamın bir nedeni var. Çünkü bugün, o çemberden çıkma arzumun gayet kabardığı ve çıkarsam istediğim o yapay milada ulaşabilme güdümün tavan yaptığı bir gün. Bugün o milada inanmış bir adam olarak yazdım tüm bu tespitlerimi. Evet… Bugün o yapay ya da sembolik miladın bir gün öncesinden seslendim sana. Umarım başarılı olurum. Sen de bana muvaffakiyetler dile, o yattığın huzurlu mekândan.

​Nur içinde yat, sevgili Lev Nikolayeviç…

Dünyayla sürekli iyi geçinenler, aslında kendine en çok yabancılaşanlar değil midir sevgili dostum?

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bu sefer gerçekten çok uzun bir zaman geçti sana yazmayalı. Üzgünüm…

​Öncelikle umarım keyifle yatışa devam ediyorsundur. Ben genel manada iyiyim. Şu salgın muhabbeti de bitiyor gibi görünüyor, bakalım, hayırlısı…

​Şimdi geleyim bu mektubu yazma sebebime. Mevzu küsmek… Hani şu sevdiklerimizle aramıza belirsiz süreli bir mesafe koyuşumuza verdiğimiz isim olan küsmekten bahsediyorum. Küsme konusunda tarihte ismi ön plana çıkan birkaç düşünürden biri de sensin, biliyorum. Küsmenin kitabını kim yazabilir diye sorsalar, herhâlde ilk akla gelen de sen olurdun. Senin küsüşlerin malûm, tamamen insanlığa! Zaman denilen şeyin içinde kendini kaybetmiş, maksatsız ve sorgulamadan yaşadığını sanan herkese küsmüştün sen.

​Ve bu küskünlüğün seni tamamen yalnızlaştırmış ve oldukça da yormuştu. Ama sen bu hâlinde kendine küsmedin hiç. Yaşamı, dünyayı, ahlâkı, sevgiyi ve doğruluğu tüm insanlığın üstünde tutarak büyüttün içinde. İnsanlık boş işlerle vaktini çarçur ederken sen hiç yılmadan anlatmaya devam ettin ölümlü dünyayı ve insanın ne ile yaşaması gerektiğini.

​Yoksa günümüz insanlığının yaşadığı aptalca küskünlüklerini senin irdelediğin küsme ile kimse kıyaslayamaz.

​Fakat bir de işin kendine küsme ve yabancılaşma boyutu var, hocam. Çağımızın insanı, kendine yabancılaşmanın en büyük şovunu sergiliyor desem yanlış olmaz. Kendine yabancılaşan insan, ilk önce ruhuna küsüyor aslında hiç fark etmeden. Kendi kendine anlamsızca uzaklaşıyor, akabinde de kendi dışında ruhu olan her şeye ve herkese…

​İmkânlar, kolaylıklar ve arzularla tıka basa dolu olan insan, gerçekten ne büyük zararda! Fakat yine fark etmiyor… Fark etmiyor.

​”Kendine küsme nedir?” diye sorsalar bana, “Aslını inkâr etmektir.” derdim. Öyle ya… İnsan bu dünyaya çok sağlam bir gaye ile gönderilip sonra bomboş, ziyan olmuş bir hayatla dönmüyor mu yurduna?

​Ben, meselâ, bu inkârın ne kadar yanlış olduğunu bildiğim hâlde yine çoğu zaman karışıyor ve sapıtıyorum bu yolda. Allah’tan sonra toparlanıyorum. Ya peki gerçekle yüzleşmeye korkanlar? “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” sözüne tam biat edercesine hesapsız ve kitapsız yaşayanlar ne zaman uyanır?

​Ya da hiçbir kere uyanabilecek midir?

​Aslında şimdi şu muhabbeti seninle karşılıklı yapabilseydik kim bilir ne teşhisler, ne çözümlemeler yapardın sazı eline alıp…

​Ben kendine küsmeyenler sınıfında yaşamaya çalışıyorum her zaman. En azından niyetim hep halis. Ameller zayıf olsa da niyetim temiz ve bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor.

​Umarım her şeyi gören Rabbimiz benim bu niyetimin karşılığını üstüne rahmetini ekleyerek verir. Çünkü sadece “Hakkımı ver.” desem, biliyorum ki yüzümü yerden kaldırıp Allah’ın yüzüne bakmaya cesaret edemem. Rabbim bizi bizle yalnız bırakmasın inşallah.

​Benden bu kadar bu mektupla. Rahatın bol olsun, nurun tepende pırıl pırıl parlasın aziz dostum.

​Görüşmek üzere…

Dirilişten bir bölüm.. / Lev Nikolayeviç Tolstoy

“Küçük bir yerde birkaç yüz bini bir araya gelmiş insanlar, üzerinde toplandıkları toprağı ne kadar bozmaya çalışmış, hiçbir şey yetişmesin diye taşlarla doldurmuş, taşların arasından uç veren otları yolmuş, ortalığı kömür ve petrol dumanına boğmuş, ağaçların orasını burasını kesmiş, tüm hayvanları ve kuşları kaçırmış olsalar da bahar, kentte bile yine bahardı. Güneş ısıtıyordu. Kökünden sökülmemiş otlar, yalnızca bulvarlardaki çimenliklerde değil, kaldırım taşlarının arasında da canlanarak büyüyor ve yeşeriyordu, akağaçlar, kavaklar, kuşkirazları yapışkan ve kokulu yapraklarını çıkarıyordu, ıhlamurların tomurcukları patlamak üzereydi; alacakargalar, serçeler ve güvercinler, bahar sevinciyle yuvalarını kurmuşlardı. Karasinekler güneşin ısıttığı duvarların önünde vızıldıyorlardı. Bitkiler de, kuşlar da, böcekler de, çocuklar da neşeliydi. Fakat insanlar, büyük, yetişkin insanlar, kendilerini ve birbirlerini aldatmaktan vazgeçmiyorlardı. insanlar, bu ilkbahar sabahını, tüm canlıların iyiliği için yaratılmış olan dünyanın bu güzelliğini, barış, dirlik düzenlik ve sevgi çağrıları yapan bu güzelliği değil, birbirlerine üstün gelmek için kendi uydurdukları şeyleri kutsal ve önemli sayıyorlardı.”

Diriliş, Tolstoy

Korona günlüklerine devam..

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç

Keşke kalkıp şu dünyanın içine düştüğü aciz hali görebilseydin! Sana bir önceki mektubumda bahsetmiştim korona virüsünden. Son iki haftada bilim insanları epey fikir sahibi oldular bu illet hakkında. Ortaya 4 madde koydular. Dediler ki: Lüzumsuz gereksiz evden dışarı çıkmayın. Çıkarsanız da kalabalık yerlerde dolaşmayıp, insanlarla en 1mt uzakta kalın. Ve hapşırma ve öksürme sırasında etrafa damlacık ve tükürük saçmayın. En önemlisi elinizi sık sık dezenfekte edin. Su,sabun,kolonya vs..

Gel gör ki bu üç madde cağımız insanına öylesine zulüm, öylesine zor geldi ki inanamazsın.

E haliyle vaka sayısı ve buna bağlı gelişen ölümlerde pik yaptı. Dünyada 15 bin. Bizde ise 75 varandaş bu virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Avrupayı hele hiç anlatmayayım! Önünü alamadıkları virüsün etkilerini 2.dünya savaşından beri hiç bir olayda, böylesine derinden hissetmemişlerdi. Teknoloji de ve teknikte muazzam yol kateden Avrupa, sağlık hizmetlerine hiç yatırım yapmamalarının bedelini çok ağır ödüyorlar. Tüm dünya bu virüse etkili bir aşı bulundu haberini bekliyor her gece Tv’de, haber bültenlerinde..

Dünya yeniden şekilleniyor sevgili dostum. Savunma sanayi,eğitim sağlık ve iletişim stratejileri yeniden belirleniyor. İnsanlık gelecekle ilgili beklentilerini azaltmaya hazırlanıyor. Evet belki sizin zamanlarınızda da yine salgınlar vardı. Fakat böylesine hızlı yayılmıyordu. Tabi ki ulaşım koşulları bunda etkili en başta. Bugün dünyanın bir noktasında bulaşıcı virüs kapan x vatandaş, bu hastalığı 4 ay’da tüm dünyaya bulaştırabiliyor. Bu hastalık konusunda Çin,dünya için en büyük tehdit durumunda. Bu ufak tefek insanların bulduğu her b*ku yemesi sebebiyle tüm dünya bu milletten korkar oldu. Bir de öyle böyle değil bit gibi üremeye devam ediyorlar. Sayıları neredeyse 2 milyar! Olacakları var sen düşün! ( Bu arada Çin ve Hindistan dünyanın neredeyse yarısını oluşturuyorlar. Dünya nüfusuysa 8 milyar oldu. )

İşte böyle sevgili Lev Nikolayeviç. Gündem her saat başı Korona virüs,ve tüm insanlık hayatta kalmanın hesabını günde en az bir kere yapıyor.Anlayacağın herkes Korona günlüklerine devam ediyor. Umarım sen orada rahatsındır. Sağlıcakla kal sevgili dostum..

 

Biz de evdeyiz işte..Naapcan?

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç

Biliyorum bana kızıyorsun. Uzun zamandır yazamayışıma ifrit oluyorsun. Ama inan bilerek ihmal etmedim seni. Web sayfamı teslim ettiğim el değişti. O değişim sırasında da ufak tefek sorunlar sebebiyle de yazamadım.

Neyse..

Kardeşim, bir bilsen ne haldeyiz. Panik havası etiketiyle Kovid-19 adında tüm dünyada toplumları kendine esir eden bir virüs’le uğraşıyoruz. Yalnız enteresandır bu salgının yaygarası virüsten daha hızlı ilerliyor. Dolasıyla tüm devletler virüsten çok bu panik atakla uğraşıyor. Bir de şu aşı meselesi var tabi. Bir aşı’yı bulmak zor değil dostum. Aşı’yı dünyaya yettirmek zor. Çünkü üretim aşaması uzun sürüyor. Bu bulaşıcı hastalıkların en babalarıyla sizin toplumlarınız uğraşmıştı biliyorum. Ki senin validen de tüberküloz’dan vefat etmişti yanılmıyorsam. Sonra sende ciğerlerinle ilgili sorun yaşayıp, ayrılmıştın aramızdan. İşte bu Kovid-19 sizin dönemdeki virüsler kadar kuvvetli olmasa da, yaratılan korku iklimi ve bilinçsizlikle, tüm hayatı olumsuz etkiliyor.

Bu arada seninkiler de bu korona virüsle mücadele konusunda fena sayılmaz dostum. Ama kimse kusura bakmasın bizim devlet, dünyada bu virüsle en iyi mücadele eden örnek devlet konumunda..

Ama gel gör ki, Avrupa’da ki bir kaç devlet bu salgını hafife aldığı için ciddi bedeller ödüyor dostum. Başta İtalya ve İspanya bundan nasibini aldı. Bir de Ortadoğu’da İran var tabi. İran neredeyse İtalya’yı yakalayacak, ölüm konusunda..

Başka anlatacak ne var? diye soracak olursan valla bi halt yok dostum. Mektubumun en başında da belirttiğim gibi, TV ve sosyal medya bu salgını koca bir yaratığa dönüştürme derdinde. Sanki Korona karımız/kocamız olmuş, beraber yatıyor beraber kalkıyoruz.

Daha detaylı bilgilere, Korona sebebiyle sizin oraya intikal etmiş yaklaşık 8 bin merhum’dan ulaşırsın artık..

 

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç.

Bilirsin ben günlük tutmayı hiç beceremedim ömrü hayatımda. Bir kaç kere denedim. Ama her defasında ya çok etraflıca yazdım. Ya da çok kısa. Ayrıca günlüğün ikinci kişiler tarafından okunması ihtimali de bana hep geri adım attırdı. Şimdi sen diyeceksin ki, “ya hu kilitli ajandalardan kullansaydın” Doğru söylüyorsun. Tabi ben onu da düşündüm ama ne bileyim, hevesim kaçtı herhalde o zamanda.. 

Neyse.. 

Aslında şimdi aklıma geldi. Ben niye bu günlük olayını sana bir mektup şeklinde tutmuyorum? Hem bu sayede ben şu beceremediğim günlük tutma alışkanlığını kazanırım. Hem de sen bir zamanlar çok ciddi sıkıntılar içinde yaşadığın bu dünyadan haberdar olursun.

Nasıl fikir?

Tabi sen bu önerimden sonra içinden : “Eyvah b*ku yedik. Bu taraftada huzur yok be kardeşim” demişsindir kesin. 🙂 Ama samimi söylüyorum niyetim seni  üzmek değil. Belki merak ediyorsundur dünya ve insanlık ne halde diye..

Anlaştıysak biraz anlatayım sana buraları. Öncelikle memleketim zor süreçlerden geçiyor. Senin zamanında Ortadoğu bu kadar kaos içinde değildi tabi. Şimdiyse Başta Amerika sonra İsrail akabinde Avrupa ve senin  Rusya’da yer kapma savaşında bu coğrafyada. Üstelik İki Ortadoğu ve bir asya ülkesiyle ittifak halinde. Elbette ki Amerika’ya karşı..

Şu anda dünya,kavimler göçünden sonraki en büyük savaş göçlerini yaşıyor. Milyonlarca insan kimyasal silahlar sebebiyle ya öldü ya da göç’e zorlandı. Şu anda benim ülkem 4 milyon Suriyeli mülteciye bakıyor. Üstelik tek başına. Sınırımıza biriken Suriyeli ise 2 milyon tahminen. Herşeyden kötüsü ülkem oradaki savaşı ve zulmü durdurmak adına büyük bir mücadele veriyor. Son 2-3 yılda 100 e yakın askerimizi şehit verdik. Fakat kararlılığımız sürüyor. Sizinkilerle yeni bir mutabakat yaptık bu akşam. Putin diye bir lideriniz var şu anda sizin. Yaklaşık 20 yıldır halkın ondan vazgeçmiyor. Gerçi haberin vardır senin 🙂 Senin memleketin sonuçta. 

Yine dünyanın savaşlar dışında bir sorunu daha var. O da hastalıklar.. Çin’de doğan yeni bir virüs var. Adı Korona. Ya da diğer adıyla Kovid 19. Sadece Çin’de ölen insan sayısı 3 bin’i buldu. Üstelik bir de hemen hemen heryere sıçradı. Avrupa’da nasibini aldı bu virüsten. Çok şükür ki bizim sağlık bakanlığı çok tedbirli bu konuda. O sebepten tek bir vatandaşımızı bile bu hastalıktan kaybetmedik. Hatta bu bölgede hastalığın görülmediği tek ülkeyiz diyebilirim sana. Umarım böyle devam eder. 

Bunun dışında öyle çok büyük sorunu yok dünyanın. Yani senin anlayacağın Dünya’da en büyük sıkıntıyı son yüz senedir yalnızca müslümanlar çekiyor. Senin zamanında birbiriyle sürekli kavgalı olan Avrupa, artık birbirine bulaşmıyor. 

Hah! bir de biz geçen hafta 4 yıldır yine tek başına baktığımız yaklaşık 130 bin sığınmacıya sınır kapılarını açtık. Yani artık ne gidene kal, ne de kalana git demiyoruz. Tabi bu hamlemizle Avrupa’nın huzuru kaçtı sevgili dostum Fyodor. Hele Yunanistan 3.5 atıyor desem yeridir. Bu korkuyla 3-5 mülteciye de kurşun sıkıp öldürmekten geri durmadılar. Biber gazları,ses bombaları, dayak atma gibi tüm insanlık dışı davranışları göstermekten ve insanlık suçu işlemektende korkmuyorlar. Ne de olsa arkalarında ki destek Avrupa! 

Valla sevgili dostum. Bu sana İlk mektubum. Seni çok baymadan mektubuma son vereyim. Oraya intikal etmiş tüm değerli âlimlere, filozoflara ve değerli isimlere de çok selâm..