İki Kiracı, Tek beden

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bugün yine senin o kocan konakta, Yasnaya Polyana’da uzun yürüyüşlere çıktığın anlardaki gibi bir iç hesaplaşmanın ortasındayım. Hani o meşhur İtirafım’da insanın ruhsal sancılarını, nefsinin hırslarıyla ruhunun hakikat arayışı arasındaki amansız savaşı anlatırsın ya… İşte tam da o çetin çatışmanın ortasından yazıyorum sana.

​Biliyor musun dostum, zaman değişti, yollar, şehirler, makineler değişti ama insanın içindeki o kadim savaş hiç değişmedi. Hepimiz aynı bedenin içinde yaşayan ama amaçları birbirine taban tabana zıt iki zorunlu kiracıyla ömür tüketiyoruz: Nefis ve Ruh.

​Bu iki güç, aynı çatı altında yaşamak zorunda kalan ama bir türlü anlaşamayan iki zıt kutup gibi. Aralarındaki o hiç kapanmayan mesafenin ve sürtüşmenin sebebi ise çok basit: Varoluş gayelerinin bambaşka oluşu. İkisi de kendilerine verilen bu kısıtlı sürede, yani bu dünya hayatındaki mühlet boyunca ellerinden gelenin en iyisini yapıp kendi iktidarlarını kurmak için büyük bir mücadele veriyor. Üstün gelmek için diğerinin yoluna türlü engeller koyuyorlar.

​Nefis, senin de romanlarında o mağrur ve bencil karakterlerde sıkça resmettiğin gibi, “ben” kavramının başlangıç noktası. Bencil bir kral gibi, hüküm sürdüğü krallıkta başka hiçbir güç istemiyor. O yüzden “biz” çoğulluğunu asla hazmedemiyor. Ruh ise tam aksine, o çoğulun içindeki “bütünleşik ben” kavramını destekliyor. Bir ormandaki tek bir ağaç değil, ormanın kendisi olduğunun bilincinde; bütünle bir olmayı, sevgide ve hakikatte çoğalmayı arzuluyor.

​Ama ne yazık ki Lev Nikolayeviç, senin de hayatın boyunca dert edindiğin gibi; ruh, emanet olarak bulunduğu bu dünya planında nefis tarafından sürekli örseleniyor. Çünkü aynı bedenede uyanık bir ruhla yaşamak, nefis için her daim büyük bir tehlike. Boyunduruk altına girmekten, sınırlandırılmaktan ve itaat etmekten nefret eden nefis; güç ve kontrol ideolojisi uğruna gerekirse kötülükten ve karanlıktan destek almaktan bile geri durmuyor.

​Peki, bu dizginlenmesi gereken en dangerous gücü nasıl ehlileştireceğiz? Sen hayatının son yıllarında sadelikte, köylülerin masumiyetinde ve İncil’in özünde aradın bu yanıtı. Ben ise bu vahşi atı dizginleyebilmenin yolunu Yaratıcı ile sürekli ve kopmaz bir bağlantıda kalmakta buluyorum.

​Bu bağı günlük hayatın hengamesinde koparmadan tutabilmek için iki manevi çapa çıkıyor karşıma: Namaz ve Dua.

​Namaz, günün koşturmacası içinde nefsin bizi kendi ağlarına düşürmesini engelleyen manevi bir “reset” tuşu gibi. Günün belirli vakitlerinde durup secdeye vardığımızda, nefsin en çok nefret ettiği şeyi yapıyor; ona itaat ve tevazuyu öğretiyoruz. O an, nefsin “Her şeyin sahibi benim” diyen kibrini toprağa gömüyoruz.

​Dua ise ruhun Allah ile kurduğu o en aracısız, en samimi sohbet. Dua eden insan, nefsin tüm sahte güç illüzyonlarını bir kenara bırakıp kendi acziyetini kabul ediyor. İçindeki dertleri, hırsları ve korkuları Yaratıcı’ya havale ettiğinde, nefsin o ağır baskısından kurtulup derin ve özgür bir nefes alıyor.

​Sevgili Tolstoy, sen öteki alemdeki o ebedi huzur mekanında şimdi bu hakikatleri kuşkusuz çok daha berrak görüyorsun. Bizler ise burada, bu beden mülkünde ruhumuzu nefsimizin vesveselerine karşı korumaya çalışan birer muhafızız. Ama şuna gönülden inanıyorum: Nefis ne kadar kötülükten destek alırsa alsın; namaz ve dua ile Allah’a bağlanan bir ruhun karşısında eninde sonunda diz çökmeye mahkûmdur.

​Yeter ki dizginleri kimin tuttuğunu unutmayalım…

Kendine iyi bak demeyeceğim dostum. Zaten içimde bir his, sana orada iyi bakıldığını söylüyor.

İçimizdeki Tardigrad’a Sarılmak

İnsan hayatı boyunca türlü fırtınalarla, streslerle boğuşup duruyor. Hastalıklar, kazalar, ilişkilerdeki karmaşalar derken dertler çığ gibi büyüyebiliyor. İşte tam bu anlarda, doğanın en sempatik ve dayanıklı süper kahramanı tardigrade, yani su ayısı aklımıza gelse ne güzel olur!

​Bu minik dostumuz; mutlak sıfırdan kaynar sulara, yüksek radyasyondan uzay boşluğuna kadar her şeye meydan okuyor. Hani biz de uzun süreli sıkışmışlıklarda veya hayatın getirdiği o bunaltıcı süreçlerde, tıpkı bir tardigrade gibi kendimizi geçici bir kış uykusuna almışçasına izole etsek… Ailevi gerginliklerde veya işte haksızlığa uğradığımızda o gerginliğin içine çekilmek yerine; tıpkı bu canlının olumsuz koşullarda kendini koruyucu bir küre haline getirip beklemesi gibi zihnimizi koruma moduna alabilsek… İçsel gücümüzle olayların dışından sakinlikle baksak ne şahane olurdu!

​Olayların bizi yıpratmasına izin vermek yerine, bu minik kahraman gibi dayanıklılık pelerini kuşanıp sabırla beklemeyi becerebilsek, hayatın tadını çok daha keyifli çıkarabilirdik.

Gücün Gölgesinde İlişkiler: Maskeler, Dengeler ve Zehirli Dinamikler.

Bu ülke yıllarca kadın-erkek ilişkilerini farklı pencerelerden dinledi. Psikolog Tuna Tüner’in sözleri, bizim kadınımızın güçlü erkek tanımını ve ilişkilerdeki güç savaşlarını sorgulamama sebep oldu.

​Kadınlar evet, güçlü erkeklerin yanında olmak istiyor ancak bu gücün kendi egolarını kısıtlamasını ve sorumluluk yüklemesini kabul edemiyorlar.

​Burada sınırı koyacak olan yine erkektir. Güçlü bir erkek her isteğe evet demeden, makul bir şekilde en büyük gücün kendisinde olduğunu gösteren ama karısına da psikolojik baskı yapmayan profile uymalıdır.

​Dürüstçe konuşmak gerekirse, zengin veya güçlü bir erkeğin karşısındaki kadının neye geldiğini anlamak her zaman kolay olmuyor. İnsanlar bazen kendi çıkarları uğruna bir maske takıp seni aynalayabilir.

​Ayrıca, aradaki denklik unsuru da çok önemlidir. Eğer adam çok zengin ve güçlü olsa da kadın onun kadar denk değilse, daha aşağıdaysa, bu durum erkeğin her zaman tehlikede olduğunu gösterir. Fakat kadın da adam da kendi alanlarında gerçekten başarılıysa ve güce sahipse, bu bir denklik oluşturur ve kadının adamın gücünü sömürme ihtimalini düşürmüş olur.

​Son olarak, gaylerin kadınlarla olan dostluğunu, zararsız ve huylarına giden erkek tipinin canlı bir örneği olarak değerlendiriyorum. Onları erkek olarak değil, kadın gibi görüyorlar. Bu noktada iki kadın arasındaki husumet veya çekişme de geylerden aldıkları enerjide yoktur, çünkü geyler diğer kadına karşı herhangi bir kadınsal rekabet içine girmezler.

​Sonuç olarak, güç her zaman zehirlemeye, zehirlenmeye yol açabilir. Gerek gücün sahibini gerekse ona yaklaşanı zehirleyebilir.

Senin için güç nedir? Tolstoy için sevgi ve ahlaktı..

Tolstoy başkadır benim için. O tam bir ahlakçıdır. İçindeki sevgi ve hakikat duygusunu hiç çekinmeden söyler ortaya. Alan alsın der. Almayana da bozulmaz yalnızca üzülür. İnsanın dünyada sürekli mutluluk arayışına da anlam veremez. Sevgi ve ahlakın olduğu her yer aslında mutluluktur der.

Güç dediğimiz şeyi ise sevgi ve ahlak olarak tanımlar Tolstoy. Güçlük ya da zorluk dediğimiz kavramın liste başına da zaman ve sabır’ı koyar. İnsan, asıl güce duruşu ile sahip olur. “Güçlü olmak sıçramak değil savrulmadan ayakta dimdik bir duruşa sahip olmaktır” sözü de, bu fikrini tamamlar.

 

Sevgi konusunda değil ama ahlakçı olma konusunda benzedigimi düşünürüm Tolstoy’a. Bazen bu doğruluk ve hakikat savunuculuğum, kendi menfaatlerimin bile önüne geçer. Savunduğum hakikat bana zarar verecek olsa bile, bir adım geriye atmam. Yani çuvaldızın batma sırası bana gelmişse, buyursun batsın derim.

İnsan,çevresindeki insanların sürdüğü hayatlardan her halükarda etkilenir. Çevrenizde sağlıklı ve kendini eğitmiş terbiye etmiş insan ne kadar çoksa, sizde o kadar huzurlu yaşarsınız. Bu çevre aynı zamanda sizin hata yapma ihtimallerinizin yüzdesini de oldukça aşağı çeker. Bizdeki ahlaçılığın kaynağı elbetteki islamdır. Tevhid ve tebliğ bizim toplumsal ve ruhsal ayakta kalışımızı destekler her zaman. Fakat son yüzyılda, bu destekçiyi bir yana bırakıp sözde evrensel medeniyetin tavsiyelerine uymaya çalışıyoruz. Oysa güzel ahlakın doğuşu, Allah’ın peygamberlerini eğitmesiyle başlar. Hz. Adem’den bu yana bizler bir ahlak ve hakikat zinciri oluşturmuş peygamberlere tabi olmuşuzdur. Şimdi bu tabiyeti bırakıp, dünyanın ekonomik medeniyetine sahip devletlerinin ahlak ve özgürlük nidalarına uyarak, ahlakı sanki ilk defa keşfetmeye çalışıyor gibiyiz.

Neyse..

Çok dağıtmayayım konuyu. Bugün Tolstoy’un bir kaç bomba tespitler içeren sözlerini karıştırdım. Bir çoğunu bilmeme rağmen, yine de her okuyuşta derinden etkilenmekten alamıyorum kendimi. Bakın, muhteşem tespitler ve tavsiyeler içeren o harika sözlerini,paylaşayım hemen şuracıkta..

  • Dikkat et, ahlak kurallarına basıp geçme! O intikamını çabuk alır.
  • İnsanlar nasıl olsa konuşmayı öğrenirler. En önemli ilim ise nerede ve ne zaman susacağını bilmektir.
  • Senin yanında başkalarının hakkında kötü, senin hakkında iyi konuşan adamı hiçbir zaman dinleme!
  • İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruşundadır.
  • Şayet konuşmadığın söz için bir defa üzülüyorsan susmadığın için yüz defa üzülebilirsin.
  • Kendi yapabileceğin iş için başkasını rahatsız etme!
  • Kaybettik çünkü kaybettiğimizi söyledik.

Hepside müthiş öyle değil mi? Bence Tolstoy, Başta Rus halkı ardından da tüm toplumlar için Allah’tan bir hediyeydi. Fakat ne Ruslar ne de dünya onun kıymetini çok geç anladı. Onu yalnızca bir yazar ve edebiyatçı sanmak en büyük hatamızdı. O aslında bir âlim ve mütefekkirdi. Yazmak, onun için bir araçtı öğütlerini ve uyarılarını bizlere öğretmek için. Sürekli dolan ve sürekli boşalmak için didinen bir ihtiyar bilge.. Tolstoy..

Şimdi kafayı şu söze yoruyorum. “Kaybettik çünkü kaybettiğimizi söyledik” Muazzam derin bir söz bu. Dünyada yaşarken türlü statülerle inişli çıkışlı bir hayat sürdüren Tolstoy, hem bir toprak ağası, hem bir devrimci, hembir dindar, hem de bir ahlakçı olarak süper karışımdır görebilenler için.Kaybetmemizin sebebini,kabullenişimiz olduğunu üstüne basarak söyleyen Tolstoy’a buradan rahmet diliyorum.