Akademik dünyanın o tanıdık, güvenli limanını bırakıp, sosyal medyanın dalgalı sularına atlamak mı? İşte Prof. Dr. Behçet Yalın Özkara’nın izleyicilerine sunduğu o büyük kumar tam olarak bu. Yıllarını harcadığı profesörlük unvanının hemen eşiğindeyken, istifa edip sadece içerik üretmeye odaklanmayı seçmek, gerçekten cesur ve bir o kadar da riskli bir karar. Kendi kaderinizi halkın görüşlerine, yani bir ankete bağlamak kulağa demokratik gelse de, sosyal medyanın ne kadar objektif olabileceği her zaman düşündürücü. Toplumdaki güven algısının ne kadar kırılgan olduğunu çok iyi biliyoruz. Bir dönem zirvedeki isimlerin zamanla gözden düşmesi veya tartışmalı hale gelmesi, sosyal medyanın dinamiklerinin, akademik kariyerin getirdiği o kalıcı saygınlığa ne kadar büyük bir meydan okuma olduğunu gösteriyor. Yarın bir gün o meşhur Nasrettin Hoca hikayesindeki gibi yolda tek başına kalma ihtimali, adınızın haksız yere lekelenmesi ya da siyasi kutuplaşmaların tam ortasında kalma tehlikesi… Bu dengeleri kurmak hiç kolay değil.
Şahsen, ben olsam kesinlikle akademide kalır, güvenli limanı tercih ederdim. Çünkü bilimin ve bilginin getirdiği istikrarın yerini hiçbir sosyal medya popülerliği dolduramaz. Yine də, ürettiği içeriklerin toplumun sosyolojisini ve psikolojisini yakalamadaki başarısı tartışılmaz; hatta daha büyük çalışmalara imza atması da çok olası. Hoca’nın kariyerinin bu noktasında verdiği bu karar, sadece kendi geleceğini değil, dijital yayıncılık ile geleneksel akademi arasındaki o ince çizgiyi de yeniden tanımlayacak gibi duruyor. Umarım bu süreçte çıkan sonuç, hem kendisi hem de sevenleri için en hayırlısı olur.
Bir Telefon Kaç Hayat Eder?
Hindistan’da, bir telefon tartışması yüzünden bir gencin ve ardından anne babasının da uçurumdan atladığı o akıl almaz haberi gördüğümde, içimdeki derin üzüntü ve isyanı tarif etmek çok güç. Dünyadaki hiçbir şey, tek bir can için bile feda edilemezken, üç hayatın böylesine anlık bir cinnetle yok olması kalbimi sızlatıyor.
Bu trajedi; marka takıntısının, lüks tüketim arzusunun ve “sahip olma” hırsının gençlerin zihnini nasıl bir çıkmaza sürüklediğini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Aslında sahip olmak dediğimiz şey koca bir illüzyon. Bir şeye sahip olduğumuz zannıyla ömrümüzden, maddi gücümüzden ve psikolojimizden o kadar çok şeyi tüketiyoruz ki… Oysa hayat, bir nesneye sahip olmaktan çok, anı yaşamak ve huzurlu hissetmekle ilgili.
Peki bu girdaptan gençliği nasıl koruyacağız? Aileler ne kadar çabalarsa çabalasın, sosyal medya ve çevre baskısı karşısında tek başlarına yetersiz kalabiliyorlar. Tam da bu noktada devletin güçlü adımlar atması şart. Müfredata erken yaşta dijital okuryazarlık ve medya bilinci dersleri eklenmeli, sosyal medyadaki “mükemmel hayat” illüzyonunun gerçekliği gençlere öğretilmeli. Çocukların değerini sahip oldukları markalarla değil; sanat, spor ve bilimle ölçebilmeleri için ücretsiz sosyal alanlar ile yetenek atölyeleri yaygınlaştırılmalı. Ayrıca okullarda ve gençlik merkezlerinde ruh sağlığı rehberliği güçlendirilerek anlık krizlerin felakete dönüşmesi engellenmeli.
Maddi nesneler gelip geçer, ama giden canlar geri gelmez. Gençlerimize “var olmanın” bir şeylere “sahip olmaktan” çok daha değerli olduğunu öğretmek zorundayız.
Gücün Gölgesinde İlişkiler: Maskeler, Dengeler ve Zehirli Dinamikler.
Bu ülke yıllarca kadın-erkek ilişkilerini farklı pencerelerden dinledi. Psikolog Tuna Tüner’in sözleri, bizim kadınımızın güçlü erkek tanımını ve ilişkilerdeki güç savaşlarını sorgulamama sebep oldu.
Kadınlar evet, güçlü erkeklerin yanında olmak istiyor ancak bu gücün kendi egolarını kısıtlamasını ve sorumluluk yüklemesini kabul edemiyorlar.
Burada sınırı koyacak olan yine erkektir. Güçlü bir erkek her isteğe evet demeden, makul bir şekilde en büyük gücün kendisinde olduğunu gösteren ama karısına da psikolojik baskı yapmayan profile uymalıdır.
Dürüstçe konuşmak gerekirse, zengin veya güçlü bir erkeğin karşısındaki kadının neye geldiğini anlamak her zaman kolay olmuyor. İnsanlar bazen kendi çıkarları uğruna bir maske takıp seni aynalayabilir.
Ayrıca, aradaki denklik unsuru da çok önemlidir. Eğer adam çok zengin ve güçlü olsa da kadın onun kadar denk değilse, daha aşağıdaysa, bu durum erkeğin her zaman tehlikede olduğunu gösterir. Fakat kadın da adam da kendi alanlarında gerçekten başarılıysa ve güce sahipse, bu bir denklik oluşturur ve kadının adamın gücünü sömürme ihtimalini düşürmüş olur.
Son olarak, gaylerin kadınlarla olan dostluğunu, zararsız ve huylarına giden erkek tipinin canlı bir örneği olarak değerlendiriyorum. Onları erkek olarak değil, kadın gibi görüyorlar. Bu noktada iki kadın arasındaki husumet veya çekişme de geylerden aldıkları enerjide yoktur, çünkü geyler diğer kadına karşı herhangi bir kadınsal rekabet içine girmezler.
Sonuç olarak, güç her zaman zehirlemeye, zehirlenmeye yol açabilir. Gerek gücün sahibini gerekse ona yaklaşanı zehirleyebilir.
Concorde yanılgısı nedir?
Mutluluk üzerine / Carl Gustav Jung
“Mutsuzluğun nedenlerinin listesini yapsak elbette çok daha uzun olurdu. Hoşlanmadığımız ve korktuğumuz şeyler her an yanı başımızda bizi beklerken, aradığımız ve tutkuyla istediğimiz şeyleri hem zor elde ederiz, hem de hemen kaçar elimizden. Üstelik onlara sahip olduğumuzda o kadar mükemmel olmadıklarını fark ederiz.”
Doğan hocamızı güzel karşılayın sevgili dostum
Sevgili Lev Nikolayeviç,
Sevgili dostum, umarım yattığın yerde keyfin yerindedir. Sizin âlemde durumlar nasıl bilmiyorum ama bu dünyada zaman, normalden daha hızlı akmaya başladı sanki. Bir telaşla tüketip duruyoruz vademizi…
Sizin âleme çok değerli insanlar uğurlamaya da devam ediyoruz.
Evvelki gün çok değerli psikolog Doğan Cüceloğlu’nu kaybettik. Sen elbette ki tanımıyorsun onu ama seni temin ederim ki, en az senin kadar sevgiye ve insanlığın gelişimine katkı sağlayan bir insandı. Cüceloğlu gibi bir bilgenin bizim milletimizden, bizim içimizden çıkması ayrı bir gururdu. Türkiye’de psikoloji biliminin tanınmasında hem sempatikliğiyle hem de çok temiz bir insancıllıkla en büyük katkıyı sağlayan bir akademisyendi o.
Her ne kadar uzun sayılacak bir ömür yaşamış olsa da yine de her ölüm erkendir. Ki Doğan Cüceloğlu, bu yaşına ve yorgunluğuna rağmen sosyal medyadan topluma mesajlarını her gün düzenli olarak vermeye devam ediyordu.
Doğan Hoca son dönemde özellikle çocuklar ile ilgili harika eğitimler veriyordu. Sevginin dili, merhamet, anlama ve anlaşılma üzerineydi ağırlıklı mesajları. Belki bu çocuklara bu kadar önem vermesinin ardında, kendi çocukluğunun etkisi vardı. Vefatının ardından hayatının kesitlerinden oluşan röportajları da bunu işaret ediyordu. 11 çocuklu bir ailenin en ufak ferdi olması, o zorluklarla ve yokluklarla geçen ömrünün izlerini hayatı boyunca silinmemiş bir şekilde taşıması… Röportajlarında bu izleri ya yutkunarak ya da gözyaşlarıyla anlatıyordu. Herkesin hayatında illaki çok zor ve buhranlı dönemler olmuştur; ama bu dönemler sizi daha ufacık bir çocukken yakalamışsa, bunun üstesinden kolayca gelmeniz hiç mümkün değildir.
Aile kavramı, böylesine kalabalık bir ailede en derin şekilde öğrenilir. Dayanışma, acı, birlik ve yokluk; herkeste aynı duyguları yaşatır.
İşte beni de en etkileyen röportajlarından biri, Yeni Şafak’ta hazırlanan videosuydu. O videonun bir bölümünde Doğan Hoca’nın annesinin ölümü üzerine hissettiklerini anlatışı, içimi yaktı desem yeridir.
Annesinin öldüğü günü, sanki o günün sıcaklığıyla anlatıyordu Cüceloğlu. Annesinin ölümünü kelime olarak anladığını fakat idrak edişinin bir hafta sonra olduğunu anlatırken o an içinde şu kurulmuş kalbinde: “Annen yok, kimsen yok. Yalnızsın ve kimse artık sana yakın olmayacak. Tek başınasın.”
Öksüz ya da yetim bir çocuk olarak büyümek, hayatın tüm çetin zorluklarıyla kendi başına mücadele etmek nedir; ancak yaşayan bilir elbet. Biz ancak duyumsamaya çalışabiliriz.
Belki de annesinin Cüceloğlu çocukken vefat etmesi, onu “Doğan Hoca” yaptı. O eksik büyüme, yalnızlık ve mücadele, mesleğini psikolog olarak seçmesine neden olacaktı.
Ben Doğan Hoca’yla, çalıştığım bir kurumsal şirketin düzenlediği eğitim seminerine davet etmesiyle tanışma fırsatı bulmuştum. O kadar naif ve kibar bir insandı ki… Sakin ve yumuşak üslubu, onu tam bir saat boyunca hiç sıkılmadan ve keyifle dinlememi sağlamıştı. Hatta o gün aynı fotoğraf karesinin içine girmeyi de başarmıştım.
Fakat bence Doğan Hoca, ülkemde görmesi gereken değerin çok altında bir ilgi gördü. Onu tanıyanlar ve sevenler elbette ki hiç de az değil; ancak Doğan Hoca Avrupa’da bir psikolog olsaydı, bizdekinin en az on katı bir saygı görürdü. Sonuçta bir ülkede hem kariyeri hem de yaşam tarzıyla çok düzgün bir psikolog her zaman yetişmiyor.
Umarım bundan sonra en az Doğan Hoca kadar değerli psikologlar yetiştiren bir ülke oluruz. Tabii bu dileğim sosyologlarımız için de geçerli.
Ve işte artık Doğan Hoca da sizin yurdunuza yerleşti. Gördüğünde mutlaka selamımızı ilet sevgili dostum Lev Nikolayeviç.
Bir sonraki mektupta görüşmek üzere. Umarım keyfin iyidir sevgili dostum. Hoşça kal.
Bırak gitsin mi? Bırak kalsın mı? / John Kabat Zin
Bırak Gitsin mi?
Bırak Kalsın mı?
“Bu bir boş verme meselesi değil-yapabilseydik yapardık. “Bırak gitsin” yerine, muhtemelen “bırak kalsın” demeliyiz; bu,zihnin bırakmayacağını ve sorunun ortadan kalkmayabileceğini kabul eder ve sizi rahatsız eden şeyle daha sağlıklı bir ilişki kurmanıza olanak tanır.”
John Kabat Zin…







