Şapkadan Çıkan Nostalji: Sermet Erkin ile Tavşanlar

Türkiye’de illüzyon sanatının temellerinde akla gelen ilk efsanevi isimlerden biri, Mandrake lakaplı Mehmet Ertuğrul Işınbark’tı. Türk sihir dünyasında derin izler bırakan bu öncü abimizin ardından, seksenler ve doksanlı yıllarda televizyon ekranlarında, sahnelerde başka bir isim daha tüm çocukları ilizyonla tanıştırmıştı: Sermet Erkin! Mandrake’nin ardından Türkiye’nin en bilinen illüzyonisti olarak zihinlere kazınan bu büyük üstat, ne yazık ki zamanın ve gösteri dünyasının hızlı değişiminin gerisinde kalmıştı. Dünya genelinde David Copperfield gibi isimlerle şovlar devasa bir teknolojiye, büyük prodüksiyonlara evrilirken, Sermet Erkin ne Türkiye’deki performansını o ölçekte büyütebildi ne de uluslararası arenaya açılabildi. Yıllar içinde yavaş yavaş ana akım medyadan ve göz önünden kayboldu gitti. Ama meğer tamamen kaybolmamış; sahne tutkusunu bir yerlerde sessizce yaşatmaya devam ediyormuş abimiz. Ve sanırım şuan yaşı 70 civarı, ama ama bu yaşta halâ ilizyon sanatını yapıyorsa bu durum bana onun ömrünü bu sanata adadığını gayet net bir şekilde gösteriyor. Ve işte şimdi Usta duayen iliszyonist’in Bursa’da yapacağı gösterisinin reklamanına denk geldim sosyal medyada. Açıkçası bende sırf o 80’ler ve 90’lar çocukluğunun saf nostaljisini yeniden hissetmek için bu gösteriye gitmeyi düşünüyorum. Tabi kızım içinde güzel bir anı olabilir. Babasının küçüklüğünde izlediği bir gösteri sanatçısını görmek onu da heyecanlandırır eminim. Belki eski büyülü şovlar günümüz gösterilerinin çok gerisinde kaldı ama çocukluğumuzun bir parçasıyla salonda buluşmak bile unutulmaz bir anı olmaya aday. Siz de zamanında Sermet Erkin’in şapkadan çıkan tavşanlarını izleyip heyecanlananlardan mısınız?

Merak edenler için gösteri bilgileri şöyle : Gösteri 1 Kasımda 14:00 ve 16:00 saatlerinde Bursa’daki Aspera Sahne’de.

Amerikan Rüyasının Propaganda İllüzyonu: Bir Mayday Analizi

Mayday filmini izlediğimde beklentim sadece iyi vakit geçirmek ve aksiyonun tadını çıkarmaktı. Film, Soğuk Savaş sırasında düşman hattının gerisinde mahsur kalan ABD Donanması pilotu Troy Brennan ile eski bir KGB ajanı Nikolai Ustinov’un, hayatta kalmak için kurdukları beklenmedik ittifakı anlatıyor.

​Aksiyon sahneleri gerçekten gayet inandırıcı ve güçlü bir bütçeyle çekilmiş; filme ayrılan bütçenin ve teknik kalitenin etkisi ekranda hemen belli oluyor. Film, derinlikli mesajlarının yanı sıra, bazı özel sahnelerle mizahı da ustalıkla kullanıyor. Rus ajanın eski ajanla kararını beklerken içkisini höpürdeterek içtiği ve filmin sonunda Rus ajanın da, Ryan Reynolds’ın kararını beklerken, içmiş olduğu Cola’yı yavaşça höpürdeterek içtiği sahneler, filmin içine yedirilmiş başarılı ince esprilerden sadece birkaçı.

​Ancak, filmin temelinde yatan o Amerika övgüsü, ideolojilerini evrensel bir doğru gibi dayatıyor. Özellikle KGB ajanının, sırf kızının insanlık ve özgürlük anlayışı ile eşcinsel olduğuiçin ülkesine ve devletine sırt çevirmesi, KGB ajanınında sırf kızı için vatanseverliği bir tarafa bırakması, son derece saçma bir hikaye olarak işleniyor. Film’de Rus halkının sürekli baskı altında olduğunu vurgulanırken, onların disiplin ve ulus devlet bilincine sahip fıtratını tamamen görmezden geliyor. Ayrıca filmde, geçmişteki “Rocky” ve “Independence Day” gibi, Amerikan Rüyasını öven filmlerle benzer bir artık nostalji sayılan propagandayla dikkat çekiyor.

​Sonuç olarak Mayday, eski şaşaalı Amerikan Rüyasını ve sözde demokratik değerlerini hatırlatan son nostaljik içi boş propaganda örneklerinden biri olarak tarihe geçiyor.

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

Bir Telefon Kaç Hayat Eder?

Hindistan’da, bir telefon tartışması yüzünden bir gencin ve ardından anne babasının da uçurumdan atladığı o akıl almaz haberi gördüğümde, içimdeki derin üzüntü ve isyanı tarif etmek çok güç. Dünyadaki hiçbir şey, tek bir can için bile feda edilemezken, üç hayatın böylesine anlık bir cinnetle yok olması kalbimi sızlatıyor.

​Bu trajedi; marka takıntısının, lüks tüketim arzusunun ve “sahip olma” hırsının gençlerin zihnini nasıl bir çıkmaza sürüklediğini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Aslında sahip olmak dediğimiz şey koca bir illüzyon. Bir şeye sahip olduğumuz zannıyla ömrümüzden, maddi gücümüzden ve psikolojimizden o kadar çok şeyi tüketiyoruz ki… Oysa hayat, bir nesneye sahip olmaktan çok, anı yaşamak ve huzurlu hissetmekle ilgili.

​Peki bu girdaptan gençliği nasıl koruyacağız? Aileler ne kadar çabalarsa çabalasın, sosyal medya ve çevre baskısı karşısında tek başlarına yetersiz kalabiliyorlar. Tam da bu noktada devletin güçlü adımlar atması şart. Müfredata erken yaşta dijital okuryazarlık ve medya bilinci dersleri eklenmeli, sosyal medyadaki “mükemmel hayat” illüzyonunun gerçekliği gençlere öğretilmeli. Çocukların değerini sahip oldukları markalarla değil; sanat, spor ve bilimle ölçebilmeleri için ücretsiz sosyal alanlar ile yetenek atölyeleri yaygınlaştırılmalı. Ayrıca okullarda ve gençlik merkezlerinde ruh sağlığı rehberliği güçlendirilerek anlık krizlerin felakete dönüşmesi engellenmeli.

​Maddi nesneler gelip geçer, ama giden canlar geri gelmez. Gençlerimize “var olmanın” bir şeylere “sahip olmaktan” çok daha değerli olduğunu öğretmek zorundayız.