Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler.

​Instagram’ın o dijital sahnesinde perde açılıyor: Karşınızda en şık giyimli, ışığı mükemmel ayarlamış, HD çekimlerle yeni jenerasyon akıl hocaları. Avukatlar, pedagoglar, sosyologlar, psikologlar, öğretim üyeleri, doktorlar ve aa, bir de fenomenler, tabii ki! Hepsi o akademik unvanlarını birer pelerin gibi arkalarına almış, hayatımızın her detayını tek bir kaydırma hareketiyle düzeltmeye yemin etmiş gibiler. Bizler ise sıradan bir insanın değil, bir uzmanın konuştuğunu düşünerek büyüleniyoruz. Oysa diploma bir ürün, takipçi sayısı ise sermaye haline gelmiş durumda. Bize sunulan o genel geçer tavsiyeler, aslında samimiyetten uzak, sadece birer içerik paketi olarak karşımıza çıkıyor. Hele bir de o profillerin yaşam tarzlarına bakın; gezmelerine, yiyip içtiklerine, yaşam tarzlarına.. hayattan sürekli keyif alıyormuş gibi görünen o kusursuz hayatlara… İnanın, bunlarda sadece bir pazarlama taktiği. Son olarak bu akıl hocalarının sayfalarının yorumlar kısmına bir göz atın, adeta alkış kıyamet: Herkes “Harikasınız hocam!” diye övüyor, genel geçer doğrular herkesin hoşuna gidiyor e doğal olarak. Ama arada benim gibi kılçıklar da çıkıyor, işte asıl turnusol kağıdı orada belli oluyor. Kendilerine muhalefet edildiğinde ya da eleştirildiğinde bu insanların tavrına bir bakın. Eğer gerçekten akademik bir olgunlukla ve saygıyla yanıt veriyorlarsa, eyvallah. Ama iğneleyici sözlerle savunmaya geçiyor ya da tamamen görmezden geliyorlarsa, inanın yaptıkları tek şey, yine bir algı satışından ibaret. Kendi sonumuzu hazırlıyoruz bu kaydırmalarla, kendi aklımızla alay ediyoruz.

Allah hepimize akıl fikir versin de bu dijital pazarlamaya sermaye olmayalım..

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

“Görünenin Ötesi: Tehlikenin Anatomisi.”

“Aslan ve panter zararsızdır; oysa tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvanlardır,” dedi bir solucan çocuklarına.”

–Bertrand Russell

Bir solucanın gözünden dünyaya bakmak ya da Bertrand Russell’ın o meşhur hikayesindeki gibi, hayatta tehlike dediğimiz şeyin aslında tamamen koltuğumuzdan baktığımız yere göre değiştiğini fark etmekle başladı her şey.

​Düşünsenize, bir solucan için aslan ya da panter nedir ki? Ama tavuklar ve ördekler, işte onlar yerin altındaki o sessiz dünyada doğrudan ölümcül birer avcı!

​Hayat da böyle, değil mi? Karşımıza çıkabilecek on binlerce kötü olasılık var, ama önemli olan hangisinin bizim doğrudan kapımızı çalınacağını bilip ona göre tetikte kalmak. Bu noktada ölçülülük ilkesi devreye giriyor; herkese hak ettiği kadar güven vermek ve zaaflarımızı herkese göstermemek, bizi çoğu zaman koruyan ve savunmasız bırakmayan bir kalkan gibidir.

​Önyargıların koruyucu bir kalkan olarak işlev görebileceği fikri de bana çok zaman güven verir. Deneyimlerin ve öğrenilmişliklerin oluşturduğu bu filtre, potansiyel tehditlere karşı daha hızlı tepki vermemizi sağlayabilir. Dengeyi korumak ve önyargıları doğru dozda kullanmak, kaygıdan uzak, ancak korunaklı bir yaşam sürmek için kritik bir öneme sahiptir benim gözümde.

​Sonuç olarak, aslanların ve panterlerin dünyasında tavukların ve ördeklerin çıkardığı gürültüyü duymak bir uyanıklık meselesidir. Kendi bahçemizde neyin tehlikeli olduğunu bilmek, işte gerçek bilgelik budur.

Puslu Kıtalar Atlası’ndan Bir Hakikat

Görseldeki söz tam bana göre; ne de olsa etrafımda dönen dolapları, maskeli baloları ve asil kılıklı riyakarlıkları fark edip “karanlığı görebiliyorum” sandığım anlarda aslında ne kadar da aydınlık bir cahillikte yüzüyormuşum. Meğer gerçek karanlığı, körü körüne yaşayan bizler değil, toprağın altındakiler o kadar kusursuz deneyimliyormuş ki, bizimki sadece fiyakalı bir karanlık taklidiymiş.

​İnsanın kendi küçük dünyasında dram kasması, “ben her şeyi görüyorum, biliyorum” diye havaya girmesi ne kadar da komikmiş meğer. Hayatın o parıltılı yalanlarına aldanıp gözümüzü kamaştıran biz yaşayanlar, asıl zifiri ve hakiki karanlığın ne olduğunu, mezar taşları arasında sessizce yatan o bilge ölülerden öğrenecek değiliz ya; ama yine de onlara inat, bu aydınlık dünyada karanlıkta el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışarak kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.