Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

“Biz çıkalım kerevetine de ne zaman ve nerede?”

Çocukluğumuzda dinlediğimiz o en güzel masalların sonunu hatırlıyor musunuz? Hepimiz o sihirli kapanışı beklerdik: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.”

​O cümleyi duyar duymaz içimiz bir hoş olur, bütün ejderhaların yenildiğini, iyilerin kazandığını ve derin bir “oh” çekileceğini bilmenin rahatlığıyla gülümserdik. Peki, bu yüzyıllık ezberi bugünün modern evlilik istatistikleriyle ve ekonomik gerçekliğiyle harmanladığımızda o kerevet masalı nasıl bir korku filmine dönüyor, hiç düşündünüz mü? Gelin masal perdesini yırtıp gerçeğin soğuk yüzüne bakalım.

​Günlük hayatta pek kullandığımız bir kelime değil aslında şu kerevet. Eskilerin evlerinde, sedir gibi kullanılan, tahtadan yapılan yüksekçe yataklara veya oturma yerlerine kerevet deniyormuş. Düşünsenize; o zamanın en rahat, en konforlu köşesi. Üzerine yün döşekler, kilimler serilmiş; günün yorgunluğunu atmak için bizzat sığınılan huzur alanı. Yani işin özü, kerevet eşittir rahatlık ve huzur. Tabii bugünün dünyasında o kereveti almak için üç asgari ücret falan harcamanız, üzerine de on yıllık icralık bir tüketici kredisi çekmeniz gerekiyor orası ayrı.

​Eski masallarda kahramanlar üç elma düşerdi başlarına, hemen muratlarına erer ve kerevete çıkarlardı. Günümüz evliliklerinde ise “murat”, düğün salonu kaporasını yatırdığınız an buharlaşıp uçuyor. Tüketim toplumunun körüklediği o devasa düğün bütçeleri, “wedding planner” adı altında insan soyuşturan organizatörler, “gelin çiçeğim pampas otu olmazsa ruh ikizimden ayrılırım” diyen nevrotik tripler derken, çiftler zaten nikah masasına morgdan çıkmış gibi oturuyor. Masal kahramanları yedi başlı ejderhayla savaşırdı; şimdikiler ise “düğüne niye gelmedi” diye kuzen gıybeti yapan halalarla, salonun klima parasını kime kitleyeceğini hesaplayan kayınpederle savaşıp kerevete değil, muhtemelen adliyedeki boşanma avukatının ofisine soluk soluğa varıyor.

​Masalda anlatıcı ne diyordu: “Onlar başlarına gelen onca maceradan sonra huzuru buldu, hadi şimdi de biz kalkalım, o en rahat köşeye, kerevete kurulup bu mutluluğun keyfini çıkaralım.” Eskiden bu bir umuttu. Bugünün evliliklerinde ise “biz çıkalım kerevetine” demek, “Eyvah, beş yıllık ev kredisi bitti ama şimdi de çocukların özel okul taksiti başladı, bari azıcık borçsuz ölsek” demenin fiyakalı ve biraz da trajikomik bir yolu. O eski masallardaki rahat kerevetler yerini, IKEA’dan alınma, üçüncü ayda gıcırdamaya başlayan, taksiti bitmeden yüzeyi soyulan modüler yatak odası takımlarına bıraktı. Kerevete çıkmak ne kelime, millet 30 yaşında bel fıtığı olup fizik tedavi koltuğuna demir atıyor.

​Ben yine de bu cümleyi seviyorum, çünkü insana acı acı gülme yeteneği veriyor. Hayatın o bitmek bilmeyen faturaları, enflasyon canavarı, “akşam ne yiyeceğiz” kâbusu ve evlilik terapisti seansları arasında insan bazen masallardaki gibi derin bir nefes alıp, “Nihayet bu ay da battık, hadi çıkalım kerevetine” deyip karanlığa gülmek istiyor.

Kerevet artık ulaşılması çok zor bir yerin adı.Sürekli  ertelenen ve nerede bulacagımızı bilmediğimiz bir konfor alanı..

“Biz çıkalım kerevetine de, ne zaman ve nereye?”

Çocukluğumuzda dinlediğimiz o en güzel masalların sonunu hatırlıyor musunuz? Hepimiz o sihirli kapanışı beklerdik: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.”

​O cümleyi duyar duymaz içimiz bir hoş olur, bütün ejderhaların yenildiğini, iyilerin kazandığını ve derin bir “oh” çekileceğini bilmenin rahatlığıyla gülümserdik. Peki, bu yüzyıllık ezberi bugünün modern evlilik istatistikleriyle ve ekonomik gerçekliğiyle harmanladığımızda o kerevet masalı nasıl bir korku filmine dönüyor, hiç düşündünüz mü? Gelin masal perdesini yırtıp gerçeğin soğuk yüzüne bakalım.

​Günlük hayatta pek kullandığımız bir kelime değil aslında şu kerevet. Eskilerin evlerinde, sedir gibi kullanılan, tahtadan yapılan yüksekçe yataklara veya oturma yerlerine kerevet deniyormuş. Düşünsenize; o zamanın en rahat, en konforlu köşesi. Üzerine yün döşekler, kilimler serilmiş; günün yorgunluğunu atmak için bizzat sığınılan huzur alanı. Yani işin özü, kerevet eşittir rahatlık ve huzur. Tabii bugünün dünyasında o kereveti almak için üç asgari ücret falan harcamanız, üzerine de on yıllık icralık bir tüketici kredisi çekmeniz gerekiyor orası ayrı.

​Eski masallarda kahramanlar üç elma düşerdi başlarına, hemen muratlarına erer ve kerevete çıkarlardı. Günümüz evliliklerinde ise “murat”, düğün salonu kaporasını yatırdığınız an buharlaşıp uçuyor. Tüketim toplumunun körüklediği o devasa düğün bütçeleri, “wedding planner” adı altında insan soyuşturan organizatörler, “gelin çiçeğim pampas otu olmazsa ruh ikizimden ayrılırım” diyen nevrotik tripler derken, çiftler zaten nikah masasına morgdan çıkmış gibi oturuyor. Masal kahramanları yedi başlı ejderhayla savaşırdı; şimdikiler ise “düğüne niye gelmedi” diye kuzen gıybeti yapan halalarla, salonun klima parasını kime kitleyeceğini hesaplayan kayınpederle savaşıp kerevete değil, muhtemelen adliyedeki boşanma avukatının ofisine soluk soluğa varıyor.

​Masalda anlatıcı ne diyordu: “Onlar başlarına gelen onca maceradan sonra huzuru buldu, hadi şimdi de biz kalkalım, o en rahat köşeye, kerevete kurulup bu mutluluğun keyfini çıkaralım.” Eskiden bu bir umuttu. Bugünün evliliklerinde ise “biz çıkalım kerevetine” demek, “Eyvah, beş yıllık ev kredisi bitti ama şimdi de çocukların özel okul taksiti başladı, bari azıcık borçsuz ölsek” demenin fiyakalı ve biraz da trajikomik bir yolu. O eski masallardaki rahat kerevetler yerini, IKEA’dan alınma, üçüncü ayda gıcırdamaya başlayan, taksiti bitmeden yüzeyi soyulan modüler yatak odası takımlarına bıraktı. Kerevete çıkmak ne kelime, millet 30 yaşında bel fıtığı olup fizik tedavi koltuğuna demir atıyor.

​Ben yine de bu cümleyi seviyorum, çünkü insana acı acı gülme yeteneği veriyor. Hayatın o bitmek bilmeyen faturaları, enflasyon canavarı, “akşam ne yiyeceğiz” kâbusu ve evlilik terapisti seansları arasında insan bazen masallardaki gibi derin bir nefes alıp, “Nihayet bu ay da battık, hadi çıkalım kerevetine” deyip karanlığa gülmek istiyor.

Kerevet artık ulaşılması çok zor bir yerin adı.Sürekli  ertelenen ve nerede bulacagımızı bilmediğimiz bir konfor alanı..

Chelsea Çıkmazı: 41 Futbolculuk Dev Kadro ve Bonservis Çılgınlığı

Düşünsene, Chelsea’nin elinde tam kırk bir kişilik devasa bir futbolcu yatırımı birikmiş ve FIFA artık “Kardeşim, bu ne kalabalık, kadroyu yirmi beşe düşüreceksin” diye uyarmış. Eskiden ben bunu sadece bizim ligde oluyor zannediyordum. Bizim üç büyüklerin elinde de var ya, tonla kiralık veya kenarda bekleyen futbolcu. Takımlar da bunlardan bir an önce kurtulmak için çırpınıyor ama bir yandan da o kadar yüksek bonservisler ödediler ki, zararın neresinden dönsen kardır mantığına pek sıcak bakmıyorlar. Sonuçta bu iş bir ticaret ve bu şekilde elinde futbolcu tutmak, hem teknik direktörü yoruyor hem de kulübün giderlerini. Gelecekte bu hatalara düşmemek için çok daha gerçekçi planlar yapmak şart, bence ders çıkarmaları gerekiyor ki bizim süper lig zihniyeti oturmasın onların kafasında da.

​Bu bağlamda, kadro dışı kalan veya transfer listesinde yer alan bazı oyuncuların belirlenen bonservis bedelleri de oldukça dikkat çekici:

  • ​Benoît Badiashile için 30 milyon sterlin isteniyor.
  • ​Axel Disasi ve Marc Guiu için 25’er milyon sterlin talep ediliyor.
  • ​Nicolas Jackson için belirlenen rakam 65 milyon sterlin.
  • ​Malo Gusto için istenen tutar 75 milyon sterlin.
  • ​Enzo Fernández için ise tam 120 milyon sterlin talep ediliyor.

​Ayrıca ben bir Galatasaraylı olarak da düşünüyorum da, o ellerinde tuttukları ve işe yaramaz diye düşündüklerini aslında bize üçte bir fiyatına verseler niye kabul etmeyelim ki? Hatta bu ellerinde birikenlerle yeni sıfır bir takım kurulur aslında!

​Ama üzgünüm Chelsea, bu fiyatlara bu futbolcuları elden çıkarman imkansız.

​Allah kolaylık versin Chelsea!

Hangi bedelden kaçabildiniz?

Bir müddet daha yalnızlık

Hangi bedelden kaçabildiniz? Ya hangi bedeli “başım üstüne” deyip hakkını vere vere ödediniz? Kabul edin. Hiçbirini severek isteyerek ödemediniz. Halbuki elinize geçen herşeyin bir bedeli olduğunu bal gibi kabullenipte sahip oldunuz. Her bedel zordur evet. Fakat hayata hep borçlanarak biryerlere gelirsiniz. O borcu ödemekten kaçtıkta daha ağır bedeller ödersiniz.