Bir Zamanlar El Üstünde Tuttuklarımız

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Sana şuan bu mektubu derin bir üzüntü aldatılmış olmanın kızgınlığı ile yazıyorum ve çok acı bir dert yanıyorum. İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor.

​Hatırlar mısın, yıllar önce Haluk Levent’le ilgili, o popüler olduğu zamanlar, bu Ahbap’ı ilk kurduğu zamanlarda, halkın müthiş ilgisiyle, güveniyle yükseldiği yıllarda ben de burada Kırk Evin Kedisi’nde onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Ona o kadar yere göğe sığdıramıyorduk ki; abartıp Levent’in bu ülkeye cumhurbaşkanı olmasını bile isteyen insanlar çıkardık içimizden, ya da ne bileyim bakan…

​İşin daha da ilginç ve acı tarafı, sosyal medyadaki ideolojik ve marjinal yapılar neredeyse devleti zayıf göstermek için bu adama güvenmemiz gerektiğini söyledi. Bize bu adamı ve kurduğu bir derneği devletin gücüyle kıyaslatmayı başardılar!

​Yani insanları kullanması ne kadar acı bir şey ya! Yani kandırılmak, kim olursa olsun çok acı bir şey. Bakıyorsun, milyonlarca insanın duygusunu alıp bunu sırf keyfi, nefsi duyguları için harcamış bir adamdan bahsediyoruz. Tabii ben de pişman oluyorum geçmişte. Keşke bu kadar kimseye güvenmesek diyorum. Toplumca vicdani ve ahlaki her alanda gardımız düşğyor; yumuşacık olunca kalbimiz, sonsuz bir güven hissediyoruz karsımızdaki kim olursa olsun!

​İnşallah hiçbir ünlüye, hiçbir işin ehli dediğimiz insana tam anlamıyla bu kadar güvenmeyiz herhalde bundan sonra.

​Sevgili dostum, umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…

​Tevfik Sadi

Yeryüzüne İnince Kanadı Kırılanlar ve Kendi Dünyasına Çekilenler

Sevgili Lev Nikolayeviç Tolstoy,

​Senin o derin insan anlayışın ve doğaya olan tutkun, bugün hayatımın en olağanüstü anlarından birinde bana rehberlik etti. Sık sık kaleme aldığım bu satırlarda, sana dünyanın karmaşasından ve kendi iç dünyamdan bahsederken, bugün yaşanan bir mucizeyi paylaşmak istedim.

​Bugün çalışmıyordum ama iş yerime uğradığımda karşılaştığım o manzara, günümü tamamen değiştirdi. İş yerindeki arkadaşların yol kenarında bulup getirdikleri o küçük misafir, bir anda içimdeki tüm koruyucu hisleri harekete geçirdi. Ancak bu misafir, sıradan bir kuş değildi; o, gökyüzüne ait bir varlıktı ve insan başını kaldırsa bile göremeyeceği kadar uzaklarda yaşayan bir türdü. İşte bu yüzden, bir serçe veya kırlangıç bulduğumda hissedeceğim sorumluluktan çok daha fazlasını, o Ebabil yavrusu için hissettim.

​Bu sorumluluk duygusuyla, zaman kaybetmeden veterinerin yolunu tuttum. Ancak orada karşılaştığım tutum, beni bir kez daha şaşırttı; sadece kedi ve köpekle ilgilenen bir yaklaşımla karşılaştım. Neyse ki, veteriner hekimin gelmesiyle durum değişti; onun bir Ebabil yavrusu olduğunu ve özel bir bakıma ihtiyacı olduğunu anladım. Onların yönlendirmesiyle Doğal Yaşam Koruma yetkilileriyle temasa geçtim. O anları beklemek, hatların kopup durması nedeniyle büyük bir sabır gerektiriyordu. Sonunda yetkililere ulaşıp durumu netleştirdiğimde ve o değerli canlının emin ellere teslim edilmesini sağladığımda, içimde garip bir boşluk hissettiğimi fark ettim. Gökyüzünde süzülen ve ancak orada nefes alabilen o yaşam, benim de hayatı başka bir gözle görmemi sağladı.

​İşte o anlarda, insanın günlük hayatta artık giderek kötüleşen dünyada, ahlakın ve etiğin çok farklı erozyonlara uğradığı bu dönemde, senin basit ve doğal yaşama olan çağrını bir kez daha düşündüm. İnsanların ellisinden sonra insanlardan uzak, yalnız yaşama isteği belirir ya, öyle bir istek hissettiğini fark ettim. Şehir hayatının karmaşasından ve o samimiyetsizlikten uzaklaşıp, Ege’nin sakin bir deniz kıyısında veya uzak bir tatil köyünde huzur arama isteği duymaya başladın.

​Her insan ellisinden sonra biraz Ebabil olmak istiyor sanırım; insanlara uzaktan bakan ama kendi iç dünyasında huzurla yaşamayı bekleyen, ölene kadar o gökyüzü özlemini içinde taşıyan birer varlık.

​Senin öğretilerinin ışığında, bugün doğanın o narin dengesine küçük bir katkı sunabildiğin için huzurluyum. Seninle bu satırlar aracılığıyla dertleşmek, ruhuma her zaman iyi geliyor.

​Saygı ve sevgiyle. Umarım o dünyada her şey istediğin gibidir.

Osman Erim

Sosyal esaretimizi seveyim!

Sevgili Nikolayaviç,

​Bu sefer, yine çok uzattığım bir aradan sonra sana yazacak hissiyatı ve zamanı buldum. Umarım keyfin yerindedir.

​Sana bahsetmek istediğim mevzu şu: Sosyal medya denilen sanal mahpusluğumuz…

​Yaşadığımız şu yüzyılda kendimizi bile isteye esir etmeyi becerebildiğimiz en harikulade şeyi icat ettik! Hepimizin bir sosyal medyası var artık. Ama buradaki “hepimiz” kelimesinin içinde zerre kadar kendi bireyselliğimiz yok. Sadece biz öyle düşünüyoruz. Sosyal medyada takip ettiğiniz her şeyi herkesle eş zamanlı yaşamak! Allah’ım, bu nasıl büyük bir benlik kaybıdır?! Beğenilerimiz içinde tamamen bize ait olan, bizi yansıtan, özel kılan hiçbir şey yok. Bize sunulan ya da empoze edilen günlük fikir, düşünce ve taraf ya da bitaraf olma rolümüzü oynuyoruz. Aslında hiç fark etmediğimiz bir hapis içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Feci halde boş yere tükettiğimiz bir hayatımız var. Çalışma hayatımızın zorluğu ve geçim derdinden bunalan beynimizi ve ruhumuzu rahatlatmak için bir kaçış olarak gördüğümüz sosyal medya, artık bizim asıl hayatımız oldu! Tüm haberler, bilgi akışları, türlü eğlence alışkanlıkları, saatlik değişen yapay gündemlerden oluşan sanal bir yaşam tarzı…

​İşte tam bu noktada, benim özellikle arkadaş ortamında sıklıkla dile getirdiğim bir iddiam var. O iddiam da şu: Tüm dünyada sosyal medyanın sadece bir aylığına kapatılması. Şöyle düşünün; tüm dünya devletleri bir araya gelmiş ve demiş olsunlar ki: “Sosyal medyanın dünya toplumları üzerindeki gücünü araştırmak amacıyla bir aylık bir engelleme yapacağız. Bu sebeple başta Facebook olmak üzere Instagram ve eski adıyla Twitter’a ara veriyoruz.”

​Haydi bakalım, bir aylık sosyal medya yokluğu bize neler yaşatacak görelim! Kazanacaklarımızı ya da varsa neleri kaybedebileceğimizi bir görelim. Nasıl, müthiş olur değil mi? Bir sabah telefonu elinize aldınız. Ne beğenecek bir video ne de bir fotoğraf ne de yapay bir gündem var elinizdeki cihazda 🙂 Ne yapacaksınız şimdi? Ben şöyle diyeyim size: İnanın, hayatınızın bomboş olduğunu düşüneceksiniz o an. Sizi oyalayacak hiçbir şey yok. Evet, böyle bir şeyin olması çok zor, biliyorum. Ancak bence bir gün gelecek, insanlık buna benzer izole hayatın adımlarını atarak bir oluşum başlatacak. Ve yine zamanla çok büyük kitleler bu sosyal medya hapishanesinden kaçmanın yollarını bulacak. İşte bu yolları bulanlar, kendilerine ait zevkler ve zamanlar yaratacaklar ve çok özel olacaklar. Beğenmek ya da beğenilmek zorunda hissetmedikleri bir hayatı yaşayacaklar.

Küçük sorulara büyük, yeni ve afili cevaplar..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bugün yine boş boş oturduğum bir anda, insanlığın kendini boş beleş meşguliyetlere adamış olduğu kanaatimi iyice pekiştirdim. Sonrasında bu yazıyı, tek oturuşta döküverdim. Büyük sorulara ne zaman geçeceğimizi pek düşünmüyoruz insan nesli olarak. Çünkü büyük sorular sormak için büyük cevapları arayıp bulmak gerekir; hâlbuki bize o çok zor gelir. İnsan, bu yüzden cevabı çoktandır bilinen yerleşik küçük soruları sorar kendine ve çevresine. Alacağı küçük cevapların sağlamasını yapar durur. İki kere ikinin sonucunun dört çıkmasını olumlar. Ancak dört, sonuç olarak çok tatmin edici gelmez; evveliyatında türlü defalar bu cevabı bulunmuş, sabit, stabil, kesin bir sonucu ifade eder.

​Sebep-sonuç ilişkileri üzerine çok ciddi efor sarf eden beyin, kalbin kendisine acımasızca tahakküm kurmasıyla, küçük sorulara çok gereksiz büyük cevaplar üretmeye çalışır. Şöyle der kalp: “İki kere ikinin cevabı artık dört olmamalı ya!”

​Oysa asıl mevzu, insanın objektif düşünselliğinin yoğunluğu sebebiyle mantığın işini duygulara yaptırmaya çalışmasıdır. Duygular; sistematik ve belirli bir disiplini olmayan yönetici ya da yönlendiricilerdir. Olayların her bir anına ayrı ve farklı tepkiler verirler. Beynin savunma stratejisinden ziyade duygular, kaotizmi bol senaryolar kurarlar. Ve yine her bir duygumuz, kendini ortaya koymak ve göstermek için sıraya girer. Öfke, mutluluk, korku, tiksinme, şaşkınlık ve üzüntü gibi temel altı duygumuz, mevzunun içinde kendine sürekli yer kapma telaşı içindedir. İnsanın duygularını kontrol edemeyişinin temel sebebi, mantığının ona bir heyecan katamamasıdır.

​Çayı şekerli içmeyi 30 yıldır seven bir insanın, şeker bulamadığı için şekersiz bir bardak çayı içmekte zorlanışını hayal edin. Burada temel istek çay içmektir. Mantık, çayın içilmesini öngörür çünkü bu istek zaman içinde hem bir alışkanlık hem de bir zaruret halini almıştır. Fakat duygular genelde hazdan beslendiği için şekeri, çaya görünmez bir pranga ile bağlamıştır. Yani aslında başrolde olan aktör çay, ikinci roldeymiş gibi görünen şekerle aynı eşdeğere sahiptir. Ortada bir başrol vardır, o da şekerli çaydır. O gün çay içememek insanda çok büyük bir stres yaratmaz, sadece bir eksiklik ve memnuniyetsizlik durumu hissedilir. Fakat şekersiz bir bardak çay tam bir işkencedir. Çayı şekersiz içmeye çalışmak, insanın klasik bir çay içme rutini kazanmak için şekersizliğin tüm keyif kaçırıcılığına katlanması demektir.

​Mesela evlilik kurumuyla ilgili de bir örnekleme yapalım şimdi…

​Evliliğin temel sebebi, iki ayrı cinsin bir arada yaşama isteği ile partnerlerin birbirine resmi olarak söz vermesidir. Akabinde üreme ve geçim konularında ortak sorumluluk almak gelir. Yani mantık budur. Fakat hiçbir evlilik (mantık temelli olanlar hariç), duygu içermeden sağlıklı sürdürülemez. Evlilikleri güzel yapan şey, mantığın üstüne inşa edilen duygu üretimi ve aktarımıdır. Olumlu duygular gücünü bol paradan, zenginlikten ya da sorumluluklardan almaz. Olumlu duygu ancak çiftlerin birbirlerine karşı gösterdikleri ilgiden doğar ve yenilenir. Fakat olumsuz duygular çok büyük oranda maddi yoksunluklar ve az eşyaya sahip olmakla hortlar; yani mantığın da desteğini alarak çok daha güçlenir. İşte size, küçük sorulara verilen küçük cevapları beğenmediğimiz o kısır döngünün asıl varoluş sebebi!

​İnsan bu döngüdeyken, asıl büyük soruları sormayı nasıl akıl edebilir? İnsan nedir, varlığın sebebi, sağlam bir dava sahibi olmanın önemi, sevginin ve yaratıcının bizler üzerindeki hükmünün gücü ve buna benzer birçok felsefi paradigmayı nasıl günceline alabilir? Üstelik bu sorulara verilecek cevapların tüm doğru ve yanlış yaklaşımların üstünde olması gerektiğine hiç girmiyorum bile!

​Ezcümle; büyük sorulara geçemeyen insanlık, küçük sorulara daha afili, yeni cevaplar bulmak için kendini kandırır durur. Aklıma Yunus’un sözü geldi. Ne demişti Yunus: “Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” E o zaman ilk büyük sorunu sor kendine, hiç cevap aramadan…

​Selâmetle, Lev Nikolayeviç.

Mallar, omurgasızlar ve çatlayan sabır taşları

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Yaşım ilerledikçe gençlik dönemlerine oranla daha fazla insan seçmeye başladım. Aslında bendeki bu hâl, yaşı 45’i geçen her insanda görülen normal bir durum. Ancak benim bu “normali normalleştirme” sürecim daha bir sancılı geçiyor sanki.

​Ben bu yaşıma kadar binlerce insanla gerek iş, gerekse sosyal ortamlarda çeşitli diyaloglar kurdum. Bu insan tiplemeleri içinde en haz etmediklerim; ukalalar ve boş konuşanlardı. Türlü yalancılar, ikiyüzlüler, karaktersizler de tanıdım. Ancak nedense saydığım ilk iki tip, her zaman listemde zirvede kalmayı başardı.

​Şimdiki ruh hâlim ise ifrit olduğum insan modellerinin sayısını artırdı. Artık daha derinlemesine bir tiksinti ile uzak durmaya çalıştığım yeni “omurgasızlarla” yüzleşiyorum. Bu omurgasızların en belirgin ortak davranış özellikleri ile tahammül sınırlarımı zorlamakta gayet ustalaşmış olduklarına şahitlik ediyorum maalesef.

​Mesela yeni ifrit olma listemde üst sıralarda yer arayan davranış tipi: “Mış gibi görünme.” Yani aslında olmadıkları karakterlere sahip görünürken; temelde çiğ, cahil ve tamamen kendi menfi çıkarlarına itaat eden, asıl yapılarını bir şekilde ortaya koyan insanlar.

​Bir başka sinir olduğum model ise sorumluluktan kaçan, konforuna çok meraklı ve yaptığı hiçbir hata (öküzlük) için kendilerinden veya başkalarından rahatsızlık duymayanlar. Bu türdeki insanların yaptıkları absürt hataları, onların yüzüne ister kibarca ister doğrudan “bodoslama” söyleyin; yüzlerinde en ufak bir rahatsızlık göremezsiniz. Böyle bir durumda ilk yaptıkları şey, kendilerini cansiperane savunma gayretleri olur. Tabii bu savunmalar; temelsiz ve desteksiz bir zeminde kendine yer bulmaya çalışan çapsız savunmalardır. Siz tartışmayı bir adım daha ileri boyuta taşıyıp onlara kaçacak yer bırakmazsanız eğer; bu sefer onlar da garip bir biçimde konuyu ya başka yere taşırlar ya da aslında olmayan kusurları yoktan var edip sizi savunma yapmaya zorlarlar. İşte tam bu noktada sizin de sinirlerinizi kontrol etmeniz ve öfke fırtınalarına yakalanmamanız gerekir. Yoksa iş, daha kötü bir diyalog üzerinde seyretmeye başlar.

​İşte ben bu aralar tam sınırda geziniyorum. Karşımda mal gibi davranan, hem kellik hem de fodulluk etiketini üstünde sanki resmî bir asil üniforma gibi taşıyan bu tipleri gördükçe, enerjimin nasıl yitip gittiğini anlatacak cümleleri inanın kuramam size!

​Hele ki bu insanlarla belli mecburiyetler yüzünden bir arada bulunma zorunluluğu yok mu? İşte burası en can alıcı yer. “Mal” gibi yaşayan, bununla barışık olan bir insanı bu zihniyetten nasıl arındırabilirsiniz? Affedersiniz, dayakla bile düzeltemezsiniz bu yaşam formlarını. Dayakla ancak sindirir ya da korkutabilirsiniz fakat arzu edilen “üst” ya da “olgun insan” hedefine, bırakın yaklaştırmayı, düşündüremezsiniz bile. Bu karakter noksanlığı ile yaşamaya alışık insanları, ancak onların haz etmediği birtakım davranışları kendilerine göstererek düşünmelerini sağlayabilirsiniz. Elbette bu yaklaşım da onların kendilerine dönüp bakmalarını sağlamaz. Ancak belki mallıklarını bir nebze olsun dizginlemelerine sebep olur. E o zaman ne yapmalı diye düşünelim şimdi… Yok sayıp görmezden gelmeye çalışmak bizim ruh hâlimize iyi gelir mi? Belki bunu başarabilecek bazı insanlarda işe yarar bu durum. Ancak benim gibi titiz ve detaycı insanlar için bunu başarmak neredeyse imkânsız! Burnunuzun dibinde, aynı alanda iletişim kurmaya mecbur olduğunuz çeşitli “mallara” karşı sabırla nereye kadar gidebilirsiniz?

​Evet, ben ve benim gibi olanların işi bir hayli zor. Fakat bu süreçte en çok zarar görecek olan bizlerin bir yöntem bulması da şart. Aramaya devam o zaman…

​Huzurla uyu sevgili dostum.

​Görüşmek üzere.

Akıl sağlımı ilerleyen yaşımla denkleştirme çabamı biliyor musun?

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Son bir iki haftadır doğru ve yanlış dediğimiz iki zıt görünen kavramın, aslında birbirlerinin içine feci şekilde karışmış olması üzerine kafa patlatıyorum.

​Doğrulaştırılmış yanlışların ve yanlışlaştırılan doğruların insanlardaki suretlerini gördükçe ürküyor, bu gidişata ayak uyduran milyonların içine düştüğü bunalımı gözlemledikçe de üzülüyorum. Fütursuzca, akıl süzgecinden geçirilmeden sahiplenilen kabul edişlerin; insanlığın giderek bencil, sığ ve sonuçlarını hiç düşünmediği bir basitsizlikle uluorta serilmesini şaşkınlıkla izliyorum. Gerçeğin dokunduğu kimselerin bu sonuçları reddedişlerini gördükçe, içimde büyüyen çaresizliği ve bir şey yapamamanın acısını yaşıyorum.

​”Benim çıkarlarım tüm çıkarların üstündedir” mottosuyla herkesin sürekli bir savunma halinde bulunması, birilerinin her an başkalarının malına ve emeğine göz koyacağı paronoyasıyla takınılan o aptalca tetikte olma halini gördükçe; yaşanılan bu trajikomik sürecin bir yerlerine istemeden eklemlenmiş olmaktan nefret ediyorum.

​İşte bu yüzden çok ciddi ve derinden gelen bir uzaklaşma hissiyle dolup taşıyorum. Fakat bu kaçış hissiyatımı doyurabileceğim ne bir mekan ne de ruhsal bir terapi alanı bulabiliyorum. Herkesin kendisi dışındaki herkesi ve hiçbir şeyi beğenmemesi, buna karşın kendine zerre kadar hata payı vermemesi gerçekten çok sinir bozucu. Hele ki ilerleyen yaşımın etkisiyle her olayda “büyük resmi” görüp başkalarına “Hey, bakın işte büyük resim bu!” dememe rağmen ciddiye alınmayışıma ciddi anlamda bozuluyorum. Yaşın ve tecrübenin ahlak ve etikle harmanlandığı bu dönemde, insanların aklına, fikrine ve şuuruna hiçbir etki edememenin çaresizliğini yaşıyorum.

​Tam da bu yüzden alacağım her yeni yaş beni endişeye sürüklüyor. Çünkü toplumun sosyolojisini ve bireye sirayet edecek psikolojik travmaları, onlar daha yaşarken fark etmelerini sağlayamayacak olmaktan ve buna şahitlik etmekten hiç memnun olmayacağımı biliyorum. Menfi çıkarların, konfor beklentisinin, para ve sahip olma duygusunun zirveye çıkacağı zamanları gördükçe içine düşeceğim psikolojik girdaplara karşı bir direnç geliştirmem gerektiğine olan inancım sapasağlam duruyor; lakin yalnızca Rabbimden yardım diliyorum. Farkındalığımın farkında olma becerimin körelmesini talep ediyorum Yüce Allah’tan; yoksa ömrümün sonuna varana kadar akıl sağlığımı ayakta tutma şansım imkan dahilinde değil!

​Dostum Lev Nikolayeviç, diyeceklerim bu kadardır. Huzurla dinlenesin yerinde…

Hayat bir gerçeklik ve biz onu anlayacak kadar sonsuzsuz..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bu sefer gerçekten ama gerçekten uzun zaman oldu sana yazmayalı. Sanırım deve yaptığım pireler beni bu sefer her zamankinden fazla yordu

Sana şimdi uzun uzun havadis yazacak değilim. Sadece aslında hep bildiğim ama ama içselleştiremediğim bir farkındalığımı, şu an itibariyle içselleştirdiğimi söylemek için yazıyorum. Ki biliyorum sen bunu belki benden çok daha önceki yaşlarda anlamıştın.

Ve diyorum ki;

Hayat kısa falan değil. Hayat sadece onu yaratanın istediği büyüklükte. Belki bir zerre, belki de sonsuz bir alan. Biz sadece onun gerçek olduğunu anlamak için yaşıyoruz. Hayatın bir bölümünde var olmuşsak aslında gerçekte sonsuzuna uzanacağımız kesindir.

Hepsi bu kadar sevgili dostum. Görüşürüz.

 

 

Burnum pek bir işe yaramıyor son bir haftadır

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Yine uzunca bir zaman sonra sana yazmayı başardım ve yine yazacak bir sürü şey birikti. O birikenlerin en mühimi, bir haftadır Kovid virüsüyle evde oturuyor oluşum. Evet dostum; hastalık “pandemi” adını aldığı günden tam iki yıl sonra beni de yakaladı. Çok şükür ki hafif atlatıyorum. Bunun sebebi aşılar olsa gerek; belki bir ihtimal, hayatımda tatmadığım onlarca vitamini bir haftadır içişim de bunu sağlamış olabilir.

​Bu Kovid gerçekten ilginç bir virüs. Bana vurduğu en büyük darbe koku kaybı oldu. Çok komik bir hâl bu; hiçbir şeyin kokusunu alamadan yemek yemekten bahsediyorum. Meğer ne büyük nimetmiş bu koku… İnan, yediğim sebze meyveyi görerek yemesem tadını da çıkaramam. 🙂 Yine mesela az önce bir sigara yakayım dedim, zerre koku almadım. Hatta sigarayı içtiğime bile emin değilim. 🙂 Bence DSÖ bu virüsü alıp milyarlarca tiryakiye sigarayı bıraktıracak bir formül yapmalı. İnsanlığın sigaradan kurtuluşu ancak bu Kovid virüsü sayesinde olur!

​Bunun dışında kendimi sıfırlama detoksum devam ediyor. Öyle ki bildiğim, deneyimlediğim tüm doğruları ve etikleri sıfırdan sorguluyor ve yapılandırıyorum. Son üç aydır bu hâlet-i rûhiye içinde kendimce menzile varmaya çalışıyorum. Allah yardımcım olsun inşallah.

​Sevgili dostum, benden bu kadar. Bir sonraki mektupta umarım güzel haberler veririm sana. Huzurla, sağlıcakla yat sevgili Nikolayeviç…

Doğal afet mi? Doğal intikam mı?

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Çok uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

​Başta ülkem olmak üzere, tüm dünyada yaşanan doğal afetlerle boğuşuyoruz son iki aydır. Eskiden haber bültenlerinde farklı coğrafyalarda seyrettiğimiz korkutucu yıkımlar, artık “yeşil vatanımı” da tehdit eder oldu. Kimine göre küresel ısınma, kimine göreyse iklim değişikliği denilen bu felaketler, geleceğimizin en büyük tehdidi hâline geldi.

​Sen şimdi, “Abartma canım! Dünya demek her zaman afet demektir,” diyeceksin, biliyorum. Fakat inan olay bu kadar basit değil. Senin yaşadığın dönemdeki afetlerden çok daha uzun süren ve birbirini zincirleme takip eden bir hâl aldı gidişat. İşin maddi boyutu bir yana, verdiğimiz can kayıpları da ürkütücü.

​Doğayı bozan da düzeltecek olan da biz insanlar iken; sadece onu kirletmeye odaklanarak yaşamaya başladık. Kimse yaşadığı evin ortasına yapmazken, evin dışına çıktığı an her yeri kirletir oldu. Bu yaşlı dünyanın artık kendi kendini onarması da olanaksız görünüyor. Çünkü nüfus sürekli artıyor ve dünyaya gelen her bireyin en birinci vazifesi “tüketmek” oluyor. Toplumun %90’ı sınırsızca, aptalca ve durdurulamaz bir tüketim manyağına dönüştü.

​Sanırım artık bu dünya bizi taşıyamayacak dostum. Belki de Jeff Bezos ve Elon Musk gibi isimlerin uzayda kolonileşmek için bu kadar çabalaması bundandır. İçine edilecek yeni dünyalar bulmayı ve arkalarında bıraktıkları gezegeni bir çöplük olarak kullanmayı planlıyorlar belki de…

​Ağacı, ormanı, havayı ve denizi hunharca yok eden insanı durduracak güç nerededir acaba? İşte tam bu anda aklıma Keanu Reeves’in bir filmi geliyor. O filmde dünyaya uzaylı olarak inen Reeves, asıl niyetinin dünyayı insanlardan kurtarmak olduğunu söylüyordu. Bizim düşünmediğimizi elin uzaylısı düşünüyor ve yerküreyi bizden devralmayı planlıyordu. Ne trajik bir senaryo değil mi? İnsanlığın sonunun, kâinatın dengesini kurmasını sağlayacak olması… Vay be, müthiş!

​Ama bakarsın film falan derken hikâye gerçek olur; elin uzaylısı gelir ve şöyle der: “Ey insanoğlu! Ya bu dünyayı terk edip size gösterdiğimiz daha küçük bir gezegene gidersiniz ya da bu güzel dünyayı sizin elinizden alıp kökünüzü kazırız.” E biz de seve seve kabul ederiz tabii. “Elimiz mahkûm, kıçımız gardiyan” misali…

​Evet, biraz argo ve sert bir mektup oldu, kabul ediyorum. Ancak işin ciddiyetini anlatmak için bundan daha iyi kelimeler seçemedim dostum, bağışla beni.

​Bu moralle yazabildiklerim şimdilik bunlar. Umarım bir sonraki mektubumda umut var gelişmelerden haber veririm dostum. Sen istirahatine devam et, bizden size selamlar.

​Huzurla kal sevgili Nikolayeviç…

Davulun sesi ne yakından ne uzaktan…

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Ramazan ayının yarısını bitirdik artık. Yine bir pandemi gölgesinde geçen tatsız sahurlar ve iftarlar arasında, ruhumuzu arındıracak manevi tatlar arayışındayız…

​Ramazan ayının ritüelleri bile bomboş geliyor bize artık. Ne iftar davetleri var ne de gözümüz bize en yakın caminin mahyasına bile takılıyor. Bir tek sahur vaktine bir saat kala ortaya çıkan ve duygusuzca davula tokmak vuran “sözde” Ramazan davulcuları var. Allah’tan onlar var diyeceğim ama diyesim yok inan. Bir geleneği yaşatmak için açılan ihalelere katılıp sırf âdet yerini bulsun diye ortada gezinen emekçiler bu arkadaşlar. Eski zamanların en keyifli âdetlerinden biriydi bu; davulla ahaliyi sahura kaldırma olayı. O zamanlar çalar saat yok, cep telefonu yok. Yani davulcu bizim her şeyimiz. Ve yalnızca davul çalmayan; çalarken de akıcı, güzel bir ritimle çalan, arada Ramazan ayına yakışır keyifli maniler okuyan davulcular…

​Yani ahaliyi davulla uyandıran davulcunun akabinde, insanlara maniler yoluyla güzel mesajlar veren gönül erleriydi onlar. Şehirde değil ama köylerde yaşayanlar daha iyi bilirlerdi onların kıymetini. Benim çocukluğumda yaşadığım köyde Ramazan davulcusu, özellikle bahşiş alabileceği komşularının kapısında daha bir gür çalardı davulunu. Ev sahibinin ismini okuduğu maninin içine eklerdi.

​Şöyle ki;

Besmele ile çıktım yola,

Selam verdim sağa sola,

Eyy benim Mustafa emmim,

Sahurun bereketli ola.

​Ya da;

Davulcunuzum kapınıza geldim,

Cümlenize selam verdim,

Duydun mu Osman Ağa?

Bahşişimi almaya geldim.

​Hatta yine hiç unutmam, uykusu ağır olan bey amcalar gündüzden davulcuya tembih ederdi: “Bizim kapıda fazla çal!” diye. Davulcu da o evin önünde fazladan çalar, ayrıca “Uyan artık Ahmet amca!” diye bağırır, evin ışıklarının yanmasını beklerdi.

​Şimdi günümüzde bunu yaşatmak elbette imkânsız. Görevlendirilen davulcu, bırakın mani okumayı, bölgesindeki her sokağa sesini duyurmak için bir kamyonetin arkasında canhıraş bir yetişme telaşında…

​Çaldı mı, çaldı. Herkes duydu mu, duydu. Mesele bundan ibaret. Bak şimdi, bu mektubu yazarken geçti davul görevlisi (ben onlara böyle demeyi uygun görüyorum): “Güm be de güm güm! Güm güm be güm!” Tatsız, keyifsiz bir gümbürtü; bir kulaktan girdi, diğerinden çıktı. “E, buna da şükür” diyenler adına daha fazla etmekten kaçınacağım sevgili dostum.

​Şimdi bana müsaade. Acıkmamış midemi biraz su ve bir tane rafadan yumurtayla doldurmaya gidiyorum. Umarım Allah için aç kalışımı bir iki güzel amelle de süslerim.

​Hayırlı Ramazanların olsun sevgili dostum Lev Nikolayeviç…

​Huzur içinde yat.

İyiliği haketmeyen insana iyilik yapmakta ne demek!

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Umarım iyisindir ve yattığın yer nurla doludur. Dünyada her şey bildiğin gibi işte; hatta belki daha da laçka bir topluma dönüştük. Bugünleri görsen inan, inzivaya çekilmek için sakalının beyazlamasını bile bekleyemezdin!

​Tüm kavramlar ve algılar bağımsız hareket ediyor toplumda. Değerler ve etikler artık bizlere sembolik bir miras gibi kaldı; iyiye “iyi” demek de, kötüye “kötü” demek de zor…

​Bugün Nevzat Tarhan hocanın Instagram’daki bir paylaşımına denk geldim. Ne kadar doğru bilmiyorum ama Che Guevara’ya ait olduğu düşünülen bir söz paylaşmış. Bu gönderide şöyle diyor Che: “İyilik yapmaya devam et; karşındaki o iyiliğe layık olmasa bile, sen o iyiliğe layıksın.”

​Sözü ilk okudum ve “Ne güzel düşünmüş de söylemiş!” dedim. Biraz zaman geçince; gözlemlerimi ve bu yaşa kadar edindiğim tecrübeleri düşününce, Che’nin tamamen boş konuştuğuna hükmettim. Karşımdaki insan iyiliğe layık olmadığı hâlde ben ona iyilik etmeye devam edeceğim, öyle mi?

​Bu tavsiye, karşımdaki nankörü ya da kötü insanı azdırmaktan ve hiç pişmanlık duymayacağı zamanları ona kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramaz çünkü. Tabii bundan “böyle insanlara kötülük yapalım” anlamı çıkarma sakın; sadece nötr olmak en iyisidir bu durumda. O insanı doğadaki bir eşya ya da bitki olarak düşünmek lazım gelir bence; belki başka birilerinin sevdiği bir yönü, bir duruşu olabilir diye. Ayrıca bu lafı, hayatının yarısını savaşarak ve yüzlerce insanı gözünü kırpmadan öldüren bir üç fenomenden duymak da komik! Che Guevara bu sözü söylediyse; ya alkollüyken salladı ya da onun kahramanlığını parlatmak için, arkasından onun namına bu büyük lafı uydurdular. Belki şimdi Che mezarından çıksa ve bu sözü söylediğini duysa, bir yerleri ile katıla katıla gülerdi.

​Sevgili dostum, bana göre iyiliğe layık olmayan birine iyilik etmek; zaman zayiatıdır ve değerli vakitleri israftır. Hem hak etmeyene yapılan iyiliğin nedeni belki o kişinin gözünü açmak, yaptıklarının anlamsız olduğunu idrak etmesini sağlamaktır. Ama kaç kişide işe yarar bu erdemli davranış? Hakedene hak ettiğini Allah versin. Bize düşen, onu ötekileştirmeden ve kırmadan tavsiyelerde bulunmak ve düzelmesi için Allah’tan onu hidayete erdirmesini dilemektir.

​Ben artık orta yaşların da etkisiyle sanırım; insanların gidişatını uzaktan izliyor, attıkları adımların doğruluğuna göre kendi adımlarımı ayarlıyorum diyebilirim. Dünyada maddi manevi yardıma ve iyiliğe ihtiyacı olan o kadar insan var ki… Kalkıp hiç hak etmeyen birini kazanmak için kıpırdayamam. Ha, belki kötülere iyi davranacak sabırlı insanlar bir yerlerde yaşıyordur. Umarım bu insanlar, iyiliğe layık olmayanları yola getirecek sabra ve güce sahip olurlar.

​Sevgili dostum, ben izninle artık uyumalıyım; yarın bayağı bir işim var, mektubu kısa kesmemin sebebi de bu. Haydi, kal sağlıcakla. Bizim 57. Alay’dan şehit ataları da görürsen saygı ve minnetlerimi ilet. Onlara, bizi bu topraklarda hür ve özgürce yaşattıkları için ne teşekkür etsek azdır. Nurlar içinde yatsınlar inşallah.

​Görüşmek üzere sevgili dostum Lev Nikolayeviç…

Doğan hocamızı güzel karşılayın sevgili dostum

 

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Sevgili dostum, umarım yattığın yerde keyfin yerindedir. Sizin âlemde durumlar nasıl bilmiyorum ama bu dünyada zaman, normalden daha hızlı akmaya başladı sanki. Bir telaşla tüketip duruyoruz vademizi…

​Sizin âleme çok değerli insanlar uğurlamaya da devam ediyoruz.

​Evvelki gün çok değerli psikolog Doğan Cüceloğlu’nu kaybettik. Sen elbette ki tanımıyorsun onu ama seni temin ederim ki, en az senin kadar sevgiye ve insanlığın gelişimine katkı sağlayan bir insandı. Cüceloğlu gibi bir bilgenin bizim milletimizden, bizim içimizden çıkması ayrı bir gururdu. Türkiye’de psikoloji biliminin tanınmasında hem sempatikliğiyle hem de çok temiz bir insancıllıkla en büyük katkıyı sağlayan bir akademisyendi o.

​Her ne kadar uzun sayılacak bir ömür yaşamış olsa da yine de her ölüm erkendir. Ki Doğan Cüceloğlu, bu yaşına ve yorgunluğuna rağmen sosyal medyadan topluma mesajlarını her gün düzenli olarak vermeye devam ediyordu.

​Doğan Hoca son dönemde özellikle çocuklar ile ilgili harika eğitimler veriyordu. Sevginin dili, merhamet, anlama ve anlaşılma üzerineydi ağırlıklı mesajları. Belki bu çocuklara bu kadar önem vermesinin ardında, kendi çocukluğunun etkisi vardı. Vefatının ardından hayatının kesitlerinden oluşan röportajları da bunu işaret ediyordu. 11 çocuklu bir ailenin en ufak ferdi olması, o zorluklarla ve yokluklarla geçen ömrünün izlerini hayatı boyunca silinmemiş bir şekilde taşıması… Röportajlarında bu izleri ya yutkunarak ya da gözyaşlarıyla anlatıyordu. Herkesin hayatında illaki çok zor ve buhranlı dönemler olmuştur; ama bu dönemler sizi daha ufacık bir çocukken yakalamışsa, bunun üstesinden kolayca gelmeniz hiç mümkün değildir.

​Aile kavramı, böylesine kalabalık bir ailede en derin şekilde öğrenilir. Dayanışma, acı, birlik ve yokluk; herkeste aynı duyguları yaşatır.

​İşte beni de en etkileyen röportajlarından biri, Yeni Şafak’ta hazırlanan videosuydu. O videonun bir bölümünde Doğan Hoca’nın annesinin ölümü üzerine hissettiklerini anlatışı, içimi yaktı desem yeridir.

​Annesinin öldüğü günü, sanki o günün sıcaklığıyla anlatıyordu Cüceloğlu. Annesinin ölümünü kelime olarak anladığını fakat idrak edişinin bir hafta sonra olduğunu anlatırken o an içinde şu kurulmuş kalbinde: “Annen yok, kimsen yok. Yalnızsın ve kimse artık sana yakın olmayacak. Tek başınasın.”

​Öksüz ya da yetim bir çocuk olarak büyümek, hayatın tüm çetin zorluklarıyla kendi başına mücadele etmek nedir; ancak yaşayan bilir elbet. Biz ancak duyumsamaya çalışabiliriz.

​Belki de annesinin Cüceloğlu çocukken vefat etmesi, onu “Doğan Hoca” yaptı. O eksik büyüme, yalnızlık ve mücadele, mesleğini psikolog olarak seçmesine neden olacaktı.

​Ben Doğan Hoca’yla, çalıştığım bir kurumsal şirketin düzenlediği eğitim seminerine davet etmesiyle tanışma fırsatı bulmuştum. O kadar naif ve kibar bir insandı ki… Sakin ve yumuşak üslubu, onu tam bir saat boyunca hiç sıkılmadan ve keyifle dinlememi sağlamıştı. Hatta o gün aynı fotoğraf karesinin içine girmeyi de başarmıştım.

​Fakat bence Doğan Hoca, ülkemde görmesi gereken değerin çok altında bir ilgi gördü. Onu tanıyanlar ve sevenler elbette ki hiç de az değil; ancak Doğan Hoca Avrupa’da bir psikolog olsaydı, bizdekinin en az on katı bir saygı görürdü. Sonuçta bir ülkede hem kariyeri hem de yaşam tarzıyla çok düzgün bir psikolog her zaman yetişmiyor.

​Umarım bundan sonra en az Doğan Hoca kadar değerli psikologlar yetiştiren bir ülke oluruz. Tabii bu dileğim sosyologlarımız için de geçerli.

​Ve işte artık Doğan Hoca da sizin yurdunuza yerleşti. Gördüğünde mutlaka selamımızı ilet sevgili dostum Lev Nikolayeviç.

​Bir sonraki mektupta görüşmek üzere. Umarım keyfin iyidir sevgili dostum. Hoşça kal.

Artık pek haber izlemiyorum sevgili dostum.

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç.

Uzun zamandır TV de haber izlemiyorum biliyor musun? Habercilik uzun zamandır ayağa düşmüştü. Fakat pandeminin etkisiyle mi artık bilemiyorum yere battı!

Ciddi önem arz eden haberlere bile inancımız ve ilgimizin azaldığı halde neden absurd haberlere ihtiyaç duyar haber kanalları!

Bak şimdi bu akşam denk geldiğim habere.. Sakarya’da yasaklı saatlerde, bilmem ne Mahallesi’nde,sokakta 20 yaş altı gurubundaki gençler aralarında top oynarken görüntülenmiş. Sonra polis ekipleri gelince çocuklar sokak aralarına kaçışmış!

Ya hu bunun neresi haber değeri taşıyor dostum? Senin zamanında yapılan habercilik nasıldı acaba? O zamanlar böyle haber niteliği taşımayan bir yazılı medya var mıydı ki?

Hiç sanmıyorum..

Al sana başka bir haber. İngiltere’nin uçuşan saçlara sahip başkanına ” saçlarınız hep dağınık toplaıyor musunuz diye sormuşlar. O da, saçlarımı düzenli tutmak için elimden geleni yapıyorum demiş 🙂 İşte bu haber NTV de paylaşıldı. Güzel haber, kötü haber, mühim haber, magazin haber hepsi birbirine girdi artık!

Neyse..

Bu arada sevgili dostum, 42 yaşında bir sokak kedisi sahiplendim. Dolayısıyla popüler cins kedilerden değil. Sanırım bir tekirle Ankara kedisi birlikteliğinin ürünü bir mix. Adını benim kız koydu. Kızım bu minnak erkek kediye Pamuk ismini koysa da, benim için Façalı. Çünkü iki gözünün arasına ciddi bir tırmık yemiş. Nasıl oldu bilmiyorum ama çok karizma duruyor bu iz yüzünde. Kedi beslemek güzel bir duygu be dostum. Mırıl mırıl gezinen ve sürekli oyun derdinde olan bir canlının bana bu kadar huzur vereceğini hiç tahmin etmezdim.

Bakalim bu hafta da Tesla gelirse ekip tamam. Gerçi senin Tesla’dan haberin yok değil mi? Tesla da ufak bir Fino. Bir açık ceza evinin bahçesinde dolanan minnak bir kız. Bir aksilik olmazsa o da bundan sonraki hayatını işyerinin bahçesinde sürdürecek.

Dostum bana müsade. Çok ciddi uyku bastırdı. Yarı ölüme geçiş vaktim geldi. Görüşmek üzere dostum Lev Nikolayeviç.

Sağlıcakla kal..

 

Bu bir şuursuzluk katliamı dostum!

Sevgili Lev Nikolayeviç

Korona günlükleri en yoğun kayıpları verdiğimiz zamanları tarihe işlemeye devam ediyor. Ölmekten korkmayan ya da başka birilerinin ölümüne neden olmaktan korkmayan binlerce şuursuz yüzünden yine kısıtlamaların tavan yaptığı bir döneme girdik bu gece..

Bir maskeyi takmayı beceremeyenlerin yüzünden her gün 200 e yakın insanımızı kaybediyoruz göz göre göre..

Bunun adı ahmaklık!

Bunun adı gerizekalılık!

İnsanın en önemli şeylerinin başında sağlık ardından özgürlüğü gelir. Fakat bu Kovid 19 denilen virüs, bu iki kıymetlimizi uzun bir süre daha rehin alacak gibi görünüyor. Sağlık bakanı Koca’nın dilinde tüy bitti maske ve mesafe demekten. Sonuç yine aynı.. İhmal ve dikkatsizlik!

Her insan bir gün biryerlerde ölecek elbet. Ama bu ölümün başka birilerinin sorumsuzluğu yüzünden olması ne büyük bir cinayettir. Aptal insanlar yüzünden nice akıllı ve iyi insan ölüyor! Bu dünyadaki en şuursuzca işlenen cinayettir dostum.

Allah hepimizin yardımcısı olsun.

 

 

Sevgili dostum 110 yıl olmuş sen gideli..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​110 yıl önce bugün ayrıldın aramızdan. Ve sen ölmeden önce o tren istasyonunda bir görevli tarafından tanındığın için akıbetinden haberdar olduk. Kimseye sezdirmeden ölüp gidecekken o görevli sayesinde Tolstoy olarak öldün.

​O tren istasyonunda çekilen fotoğrafında ne kadar zor şartlarda olduğun, hiç hoşlanmadığın şu dünyada yaşadığın zorluklar gibi ortadaydı. Tavsiyelerin ve eserlerinle milyonlarca insana öğretmen oldun: İnsan Ne ile Yaşar?, İtiraflarım, Kazaklar, Diriliş, Anna Karenina

Sevgili dostum, sen tüm edebiyatseverler için bir gökkuşağısın.

​İnsan ruhunun en karanlık dehlizlerini de en aydınlık zirvelerini de öyle bir kaleme aldın ki, seni okuyan herkes kendi içindeki ikiyüzlülükle yüzleşti. Malı mülkü elinin tersiyle itip hakikati arama çaban, bugün bile konfor alanına tıkılıp kalmış modern insana atılmış en büyük tokat aslında.

​Umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…

​-Tevfik Sadi

Cadılar bayramı Seferihisar’a uğramaz bu sene..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bilmiyorum haberi geldi mi sanada? Çok ciddi bir felaket yaşadık İzmir’de. 100’e yakın canımız gitti. Sebep hep aynı. Çürük ve zayıf binalar! Eminim sende bir çok deprem görmüşsündür dünyada yaşarken. Deprem,daha doğrusu yıkılmış bir binanın altında ölmek ayrı bir korku bizim millet için. Her coğrafyanın insanları ayrı bir felaketten korkarlar. Afrika’da en büyük korku, ebola ve açlıktan ölmektir. Doğu Asya ülkeleri sel ve tsunamiden korkarlar. Amerikalılar fırtına ve kasırgalarda can vermekten korkarlar.

Halbuki ölümün kolayı mi olur? Her ölüm ızdıraplıdır. Mukayeseyi biz kendi kafamızda kurar, en kolayı ölümü isteriz. Az acı çekerek ve çabuk ölüm hepimizin beynine yer etmiştir. Oysa ölümde Allah tarafından gelir. Hayırlı bir ölüm istemek en güzeliyken, kendi kafamızda kurduğumuz ölümü isteyip dururuz. Allah ölümü bile çeşitli şekillerde ve müjdelerle vermiştir hâlbuki. İnancı ve vatanı sebebiyle vefat edenlere şehitlik makamı verir. Deprem, yangın gibi felaketlerde ölenleri de şehit sayar.

Asıl düşünmemiz gereken ölümden sonraki hesap olması gerekirken. Bizler ölümün şekline takılırız. Ölümü bir ceza olarak algilamak ancak mukadderat ve kadere inanmayanların kabul ettiği bir şey.

Elbette insan üzülür ölümle. Yaradılışında vardır sevgi ve acıma. Ateş düştüğü yeri yakar en çok. Kaybetmeyen ancak bir nebze üzülür. İnsan ne ile yaşar? sorusunu bize sorduğunda çoğumuz bilememişizdir. Cevap çok kolaydır. Cevap, sevgidir elbette. Ama neyi ne kadar sevdiğimiz ayırır bizi birbirimizden. En mühim sevgi insan sevgisiyken bizler türlü metaya ve eşyaya sevdalanırız. Birbirimizi sevmekten uzaklaştıran bu zehirli sevgiler bizi, zamanla birer rakip ya da düşmana döndürür. Zamanla acımasız makinelere dönüşürüz. Birbirimizin acılarını görmeyiz ya da görmezden geliriz.

Bu gün magazinsel bir habere denk geldim. Başka bir ünlü sebebiyle bir ün’e ve servete kavuşmuş bir kadının. İzmir depreminin tüm memleketi üzdüğü bu günlerde, yurt dışında Cadılar bayramı denilen abuk sabuk bir bayrama katılışını eleştiriyordu magazinciler. Medyanın fitili ateşlenmesi ile de, halkın sert tepkisiyle karşılaşmış bu suni ünlümüz. Tabi artan baskılar yüzünden sosyal medya sayfasından bir açıklama paylaşmış.

Demiş ki özetle : Beni yargılamayın. İnsanların özel yaşamlarına karışmayın. Ben ekonomik olarak destek sağlıyorum. Ama söylemiyorum

Yani ünlümüz diyor ki sevgili dostum. “Benim acıya ortak oluşumu paramla sağlıyorum. Ama özel hayatımda keyfime göre yaşamaktan, eğlenmekten de geri kalmıyorum. Üç gün dişimi sıkamıyorum. Cadılar bayramı yılda bir kutlanıyor sonuçta. Kaçıramazdım. O sözde korkunç kostümleri giyip, dudağının yanından kan sızan vampir kıyafeti giymiş eğlenen arkadaşlarımı yalnız bırakamadım”

Yani bu değişik insan. Yara sarmayı ancak para göndermek olarak anlamış. Fakat yanlış anlamış. Bence durumu darda olup, göndereceği hiç bir şey olmayan binlerce fakir fukara duaları, bu ünlünün gönderdiği yardımı ikiye katlar ( Tabi Allah bilir ama benim fikrim bu. Soyut bir mevzu isteyen tartışsın )

Tabi bu dediklerim sadece bu suni ünlü için geçerli değil. Para ya da iki battaniye gönderip zerre üzülmeyen göstericilere de gelsin bu göndermelerim. Oradaki depremzedelere can-ı gönülden üzülüp, bir 10 liralık mesaj atan. Ya da evinden bir battaniye gonderirken batraniye’nin bir köşesine iliştirdiği kağıda, ” dualarımız sizinle. Çok geçmiş olsun” yazan insanlara selam olsun buradan.

Görüyorsun işte dostum. Mesele hep insan olmakta. Herşeyiyle insan olmakta. Allah bize birlik beraberliğimizi devam ettirmeyi, başkasının açısı ile hemhâl olmayı, merhamet ve acıma duygumuzu katlayarak büyütmeyi nasip etsin dostum.

Haydi sağlıcakla kal sevgili dostum

 

-Tevfik Sadi

 

 

Ne muradım varsa vermesin Allah. Hayırlı olanı sevdirsin

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Merhaba.

​Bugün, rutin bir pazar alışverişi sonrası, kulaklarımın neredeyse 30 senedir aşina olduğu fakat manasını ve derinliğini hiç irdelemediğim bir dua işittim. Aslında işittim denemez; çünkü bu duayı eden dilenci kadın, kelimeleri ağzında ticari bir slogan gibi geveleyerek söylüyordu gördüğü herkese. Dilenmek için açtığı sol eli ve “Allah ne muradınız varsa versin” ile “Allah razı olsun” duaları, bu meslek için gayet yeterli iki sermayeydi.

​Dilencinin ağzına sakız olmuş ve değerini artık tamamen kaybetmiş olsa da bu cümleler bana derinden felsefe yaptırdı o an, dostum. Allah, insana her muradını verir miydi? Biraz düşününce, “Neden olmasın?” dedim. Fakat kulun her muradı (isteği, arzusu) hayır mıdır? sorusunu sorunca kendime, aldığım cevap da “Olamaz” şeklinde geldi.

​İnsana kalsa, nefsinin elinde her şey bir murat görünümü kazanırdı. İnsanda bitmek tükenmek bilmez bir ihtiyaçlar listesi yok mudur? İnsan her şeyi sıkılmadan ve sınırsızca istemez mi?

​O zaman netice itibarıyla bu dua, dilencinin ettiği bir hayır duası da olamazdı. Sonra aklıma şöyle bir şey geldi: Acaba dilencinin önünden geçen kaç insan, Allah’tan kendisi ve çevresi için gerçekten hayır getirecek ne isterdi? Yani dünya malı ve konforu dışında, hakikat adına ne talep ederdi?

​Mesela şöyle dua eden kaç kişi olurdu:

“Allah’ım, sen beni ve ailemi kaza beladan koru.”

Ya da:

“Allah’ım, sen beni sana layık olan kullarından kıl.”

Veyahut şöyle bir dua:

“Allah’ım, sen tüm Müslümanları, özellikle de zulme uğramış kullarını koru, onlara sabırlar ihsan eyle ve yüzlerini güldür.”

​Sanırım bu tip duaları eden kul sayısı bir ikiyi geçmezdi.

​İnsan, çoğu şerri hayır diye sahiplenmeye bayılır. Açıkça felaketini getirecek arzu ve istekleri bir an düşünmeden Rabbinden isteyiverir. Zenginliği ve bu zenginliğin getireceği eşya ile keyfi, ahiretini yakma ihtimaline rağmen ister de ister…

​Sevgili dostum, ben bir dilenci olsam (Allah kimseyi kendisinden başka kimseye muhtaç ettirmesin) bu duaya ufak güncellemeler atardım. Ezbere ve artık klişe olmuş kalıpları bırakır; daha farklı, insanların kulaklarının değil ruhlarının duyacağı dualar ederdim.

​Şöyle derdim mesela:

“Allah size hayırlı olanı sevdirsin.”

Veya:

“Allah çoluk çocuğunuza iman versin.”

“Allah evinize haram lokma sokturmasın,” da olabilirdi 🙂

​Ben yolda bir dilencinin bu tip dualar ettiğini duysam, sanırım daha samimi bulur ve belki o dilenciyi memnun edecek bir miktar meblağı da eline sayabilirim. Dualar mühimdir dostum, bilirsin; özellikle de başkası ya da başkalarının hayrı için edilen dualar.

​Hazır duadan açılmışken, senin için de küçük bir dua edeceğim mektubumun sonunda, sevgili Lev Nikolayeviç.

​Görüşmek üzere dostum, Allah’a emanetsin…

Çok maymun iştahlıyız dostum.

Sevgili Lev Nikolayeviç..

Eylül’ün bizlere veda etmeye niyetlendiği son bir kaç günden selamlar. Umarım keyiftesindir.Ben, çok ama çok şükür ki her anlamda iyiyim. Sağlığım iyi ve param da var. En önemlisi de sevdiklerimde hayatta ve iyi. Daha ne isterim ki? Çok şükür..

Bugün aklıma bir konu takıldı sevgili dostum. Yaşadığımız bu yüzyılın bize getirdiği bol seçenek ve seçim hakkının sonuçlarını düşündüm. Senin yaşadığın dönemlerde seçenekler ve seçim hakları, ne kadar da kısıtlıydı değil mi?Oysa şuan o kadar çok seçenek var ki hayatımızda, tahmin bile edemezsin. Özellikle boş vakit yaratıp, o vakti de birbirinden lüzumsuz keyfi seçeneklerle tüketmekte hepimiz birer ustayız artık.Alternatiflerimizse her tarza, her zevke ve bütçeye uygun olarak önümüze süslü ambalajlarla konuluyor. Bizler de bu kadar seçeneğin seçimlerini yapmak için muazzam bir çaba gösteriyoruz.

Yiyip içtiklerimiz, giydiklerimiz, seyrettiklerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz ne kadar da bol.. Arz krallığında yaşayan, bol alternatifler karşısında kendini sürekli özgürleştirdiği sanan, sürü mantığını iliklerine kadar işletip, sürekli başkalaşarak kendi omurgasını bozan; kimliksiz halklarız artık biz. Sürekli kıymet verileceklerle, suni heveslerin yerini değiştirip boş tencerelere kapak olma gayretimiz had safhada.Ama yanlış anlaşılmayayım şimdi. Hayatın seçeneklerin bol olmasından değil rahatsızlığım. Sıkıntı yaptığım şey, yüzsüzce tüm seçenekleri deneme hevesimiz. Bir şeyden de eksik kalamayışlarımız..

Tüm seçenekleri inceleyip bir şekilde trend olmuş, popüler olmuş seçeneklere yüklenişimiz ne komik. Ve artık hepimizin ortak bir mesleği var. O mesleğin adı : Tüketicilik.. Bu işin ustaları da elbette en hızlı tüketenler! 

Hani bazen bir takım mukayeseler yapıyoruz. Telefonun, internetin, ve TV nin olmadığı zamanlarda insanlar nasıl vakit geçiriyorlardı? şeklinde sorular soruyoruz birbirimize. Ve garipsiyoruz komik bir şekilde. Halbuki bizi yanıltan şeyi atlıyoruz. O dönemde yaşayan insanların az seçenekler arasında çok yorulmadan mutlu olabildiklerini anlayamıyoruz. Ve yine  halbuki onların işlerinin daha bize göre daha kolay olduğunu biraz düşünsek anlayabilecek durumdayız. En başta dediğim gibi en büyük sorunumuz, bol imkan ve çeşitli seçenekler arasında boğuluşlarımız.Bunu benim gibi sorgulayan kaç milyon insan vardır acaba hayatta diye düşünüyorum bazen. “Kurbağalar kısır kalmasın” deyiminin önemini yitireceği zamanlarda yaşamak isteyen kaç milyon, ya da bilmem kaç yüz bin insanız acaba? 

Sevgili dostum, daha yazacak çok şeyim var ama inan göz kapaklarımla savaşıyorum şuan. Uyku denilen huzur, beni ele geçirmek isterken anlamsızca direnmekte istemiyorum açıkçası… 

Söz bir sonraki mektubumda daha bol yazacağım.

Huzurla yat sevgili Lev Nikolayeviç.

Özel insanlar, geçmişle gelecek arasında bir zamanda yaşarlar

Sevgili Lev Nikolayeviç

Öncelikle Selamün aleyküm..

Umarım rahatın iyidir. Bende çok şükür ki iyiyim. Hayatın lüzumlu ve de lüzumsuz tüm telaşlarıyla verilen vakti en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Önemsediklerimin neden bu kadar kıymetli olduğunu her gün biraz daha iyi idrak ederek, mutlu olmaya çalışıyorum. İçimde rutin hale gelen etik- nefis savaşınada artık eskisi kadar kafa yormuyorum açıkçası. Bu haliyle de bu savaşı tatlı bir rekabete döndürmeye çalışıyorum sanırım.

Bilirsin tesadüf denilen şeyin olmadığına her zaman inanan bir adamdım ben. Yaşanan her olayın ve her insanın hayatlarımıza giriş ve çıkışlarının sebebini, ancak belli bir zamanı geçmişte bıraktığımızda  anlayabildiğimizi ise sen benden iyi bilirsin.

Bazen bir yaraya ilaç, bazen ibret, bazen de yalnızca derin temiz bir nefes almamızı sağlayan özel insanlar, hayatlarımızın belli dönemlerine damga vurdukları da yadsınamaz bir gerçek..

O insanları ve yaşanmışlıkları “özel” olarak tanımlamamızın sebebi, yalnızca bizim içimizde kıymetli bulduklarımıza dokunmalarından başka bir şey değil elbet.

Ve yine bu insanlar, zaman içinde bizde ki misyonlarını doldurup bizle kesişen yollarını ayırabiliyorlar. Ya da belki bizler onları edinecekleri yeni misyonlara uğurluyoruz. Fakat bu ayrılan yollar onları hayatlarımızdan sildiğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü beynimiz ve ruhumuz hissettiği hiç bir duyguyu unutmaya muktedir değil. İşte bu sebeple ki dost dediğimiz ya da ruh eşi dediğimiz insanlar içimizde yaşamaya devam ediyor. Kıymetleri ve özel kimlikleri değerinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Bu insanlar tüm zamanların yani geçmiş ve geleceğin tam ortasında kendilerine ait bir zaman diliminde yaşamaya devam ediyorlar. Hepsi de iyi ki vardılar ve iyiki de var olacaklar..

Hayatlarımıza giren tüm özel insanlara,ve hayatlarımıza girdikleri güne selam olsun diyerek bitireyim mektubumu..

Kendine iyi bak sevgili Lev Nikolayeviç..

Sembolik bir miladın arefesinde..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Umarım keyfin iyidir dostum. İnsan, hayatının belirli dönemlerinde ciddi geçişler yaşar, bilirsin. Edindiği tüm bilgileri, inandığı değerleri ve tecrübeleri yeni yapay bir milat baz alarak yeni bir güncellemeyle yaşamak ister. Bu isteğinin altında yatan neden genellikle kendini yetersiz hissetmesidir. Ancak buradaki yetersizlik eldeki var olanlar değil, sahip olduğu imkânları doğru bir zamanda ve düzlemde yaşayamamasıdır. Bu yeni yapay milat, kendisi için kendini gerçekleştirme ve kanıtlama güdüsüyle var olur. Kişi, flulaşan hayatını daha net bir hale, daha doğrusu daha iyi bir görüşlülüğe tabi etmek ister. Ara renkleri bilmek yetmez olmuştur hayatta. Tüm renklerin ebeveyni hükmündeki siyah ve beyazın üstündeki tozları silkelemek, onlara tekrar eski canlılığını kazandırmak ister.

​Siyah ve beyaz bizi gerçekte çıkması zor bir çemberin içinde yaşatsa da yine de bir tür koruma işlevi görür. Bu koruma bize riski düşük ama tatsız bir yaşamda “Nasıl mutlu olurum?” sorusuna cevap aratır. Hâlbuki asıl mutluluk çemberin dışıdır. Fakat kişi doğduğu andan itibaren yakın çevresince o çembere alıştırılır. Bireyler zaman içinde bu çemberin içinde olduğunu fark eder ve sıkıntılar yaşamaya başlar. Çünkü her çember bir döngüdür. İnsan döngüler dünyasında zaman zaman bunalır ve çıkmak ister. Fakat bu istek arkasında sağlam bir kararlılık gerektirir. O kararlılığa sahip olmak için o çemberden dışarı çıkmış ve başarılı olmuş insanları arar. Fakat bunu başaran insan sayısı çok az olduğu için o kişilere ulaşması da oldukça zordur.

​Fakat kişi, çemberden çıkmış ve başarılı olmuş o insanı bulursa cesaretlenir. Daha özgür ve özgün bir hayat için tüyolar alır. Çember dışındaki kişinin telkinleri çok değerlidir malûm. Onlarca başarı hikayesi anlatır kendisine dair. Geçtiği zorlukları, pes edecek haldeyken, çökecekken nasıl yeniden doğrulduğunu anlatır. Çember dar, çemberin dışıysa sınırsızdır. Sınırsız bir yaşamı yaşamak için tüm tabuları, etikleri ve normları esnetebilecek bir beyne sahip olması gerekecektir. O esnemeden doğan boşlukları neyle dolduracaktır peki? Ya da tam tersi, doldurmalı mıdır? Çemberin içinde kaldığı süre içinde her türlü bilgiyle dolmuş ve hareket kabiliyeti azalmış beyni, bu yeni sürece ne kadar sürede adapte olabilir?

​Bu süreci yaşayıp başarılı olamama ve çembere geri dönme ihtimali de hiç azımsanmayacak ölçüde yüksekken, bireyin bu yola çıkma cesaretini kazanması da oldukça zordur.

​Şimdi sen diyeceksin ki: “Bunları bana niye anlattın?” Haklısın, bunları sana anlatmamın bir nedeni var. Çünkü bugün, o çemberden çıkma arzumun gayet kabardığı ve çıkarsam istediğim o yapay milada ulaşabilme güdümün tavan yaptığı bir gün. Bugün o milada inanmış bir adam olarak yazdım tüm bu tespitlerimi. Evet… Bugün o yapay ya da sembolik miladın bir gün öncesinden seslendim sana. Umarım başarılı olurum. Sen de bana muvaffakiyetler dile, o yattığın huzurlu mekândan.

​Nur içinde yat, sevgili Lev Nikolayeviç…