Bir Millet, İki Devlet”in Ötesi: Azerbaycan Rotasını Nereye Çeviriyor?

Çocukluğumdan beri bildiğim o “bir devlet, iki millet” mottosuyla büyüdüm. Azerbaycanlı kardeşlerimize duyduğumuz o derin sevgiyi kimse sorgulayamazdı, ama son yıllarda yaşananlar beni gerçekten düşündürüyor ve açıkçası biraz da şaşırtıyor. Azerbaycan ekonomik olarak geliştikçe sanki rotalarını tamamen Avrupa’ya kaydırdı. Mesela Birleşmiş Milletler’de Netanyahu’nun konuşmasını dinleyenlerin arasında Azerbaycan temsilcilerinin olması, o samimi dostluk mesajlarını benim için artık anlamsız kılmaya başladı.

​Azerbaycan’ı halklar arasında sevmemizin sebebi, şarkılarının ve müziğinin kalbimizde bulduğu o derin yankıydı. Birçok müzik eseri halklar arasındaki kaynaşmanın sebebiydi, ama halkları bunun dışında bir araya getiren başka bir özellik yoktu; Devletler açısından en büyük bağ ise Türk ve Müslümanlık bizim mottomuzdu, ana ilkemizdi.

​İşin enteresan yanı, dünyanın dört bir yanından Hristiyan, Katolik, farklı din ve mezheplerden insanlar bile, söz konusu insan hakları olduğunda Gazze zulmüne karşı bir araya gelirken, yüzlerce yıldır Müslüman olan bir ülkenin kendi inancına aykırı, ayrımcı tavır sergilemesi kabul edilemez. Mesela son aldıkları kararla okullarda tesettürü, kılık kıyafet kanununa aykırı diye yasakladılar. Bu gerçekten çok saçma ve anlamsız bir davranış. Şimdi bu ayrımcı davranışla kendi Türk ve Müslüman kimliğini yitirdiği gibi gibi bir hisse kapılıyorum dersem yanlış olmaz. İnşallah böyle bir şey olmaz da, ben yanılıyorum derim!

İcardi: Ben Ne Yaptığımı biliyorum. Siz işinize bakın” demiş. İyi demiş.

“İşsizliği başarısızlıkla karıştırıyorlar, ben ise buna hayatımı güvence altına almak diyorum. Sözleşmesiz olmayı seçeneksiz kalmak sanıyorlar. Ben buna seçim özgürlüğü diyorum. Zamanımın sahibi olmak, geleceğimi güvence altına almak için çalıştım. Çalışmayı bıraksam bile hayatım aynı şekilde devam ederdi. Benim için neden endişelendiklerini anlamıyorum. Siz huzur içinde, sakin ve sevgiyle yaşayın. Benim zaten her şeyim var.”

İcardi’nin sosyal medyada paylaştığı yazı bu. Gerçekten çok samimi ve gerçekçi bir paylaşım bu. Yani adam diyor ki; “Siz işinize bakın arkadaşlar. Ben zaten zirveyi görmüş, deli gibi para kazanmış bir adamım. Kafanızı bana yormayın” Sen ne karar verirsen ver, kendin için en doğrusunu yaparsın eminim. Hakkında hayırlısı diyeyim.

Katedralde Sessiz Ayrımcılık: Papa’nın Dönüşü ve Kırılan İnançlar

Fransa’daki Metz Katedrali’nde yaşananlar, sosyal medyada adeta bir deprem etkisi yarattı. Katolik dünyasının lideri kürsüden geçerken, tam da siyahi bir rahibin elini sıkmadan dönmesi, pek çok kişide derin bir hayal kırıklığı ve öfke uyandırdı.

​Avrupa’da hala ırkçılık, etnik ayrımcılık veya milliyetçilik gibi kavramların varlığını sürdürdüğünü düşündüğümüzde, bu an bana hiç de tesadüf gibi gelmiyor. Papa’nın aklına ne gelirse gelsin, tüm dünyanın bu görüntüyü konuşacağını bilip, o anda o rahibin elini sıkması ya da sonrasında bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak bu yapılmadı ve bu tutum, ne yazık ki olumsuz ideolojilerin devam ettiğine dair şüpheleri güçlendiriyor.

​Elbette danışmanları ya da yanındakiler bu durumu fark ettiklerinde Papa’ya durumu mutlaka aktaracaklardır. Ancak eğer Papa buna rağmen hala o rahiple kameraların önünde yakın durmazsa ya da tokalaşmazsa, endişelerimde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anlamış olacağım. Görünüşe göre maalesef, bu tip ayrımcılıklar hiç bitmeyecek.

Harvard, Sarıkaya ve Popülerlik Algısı

Dünyanın en çok araştırma yapan üniversitelerinden biri olan Harvard’ın adını duyunca akan sular duruyor. Hatırlar mısınız? Bundan 15-20 yıl önce Türkiye’deki sakız firmalarında ya da temizlik ürünlerinde hep Zürih Üniversitesi onayı verilirdi. Ama Harvard, Zürih’ten farklı olarak her türlü araştırmayı yapıyor. Hangi denekler üzerinde yapıldığı belli olmayan araştırmalar, sırf o mühürlü etiketle sunulduğu için sorgusuzca kabul ediliyor.

​İşte tam da bu noktada, Serenay Sarıkaya’nın L’Oréal defilesindeki o çok ünlü yürüyüşüyle bilimin o popüler kılıfları birleşiveriyor. Harvard’ın, dik duruşla uzun adım atmayı hormonal değişimle ilişkilendirip sahneyi doldurmayı sağladığı iddiası, bizim yorumcuların dilinde hemen ona bağlanıyor.

​Doğru dürüst bir dizi veya film projesi yokken, sadece güzelliği ve aurasıyla sosyal medyayı parselleyen bir ismin, adeta dünyadaki en etkileyici yürüyüşü sergiliyormuş gibi sunulması tesadüf değil. Sonsuz başarıları olmasa da, sırf o enerjiyle sosyal medyada bir numara olmak çok kolay bizim ülkemizde. Herhalde “Serenay, milli gururumuzsun,” “Türkiye seninle gurur duyuyor” nidaları bir hafta daha gündemi oyalamaya devam edecek.

Kuzeyin Soğuk Konforu: Mutluluk Anketleri Neyi Görmezden Geliyor?

Yine o dönem geldi; dünya mutluluk raporları açıklandı ve tahmin edin bakalım kimler zirvede? Finlandiya, Danimarka, İzlanda… Yani o buz gibi, herkesin kendi kabuğunda robotik bir şekilde yaşadığı, sıcacık bir sohbete hasret ülkeler. Sorsan hepsi çok memnun. Çünkü cepleri dolu, düzenleri tıkırında.

​Ama mutluluk dediğin şey, o soğuk konfordan mı ibaret gerçekten? Afrika’nın bir köşesinde, belki bir kulübede, hayatın tüm dertlerinden uzak sadece anı yaşayan o insan, Finlandiyalıdan daha mı mutsuz? Ya da o sıcak Akdeniz insanı? Bana kalırsa bu memnuniyet araştırmasına mutluluk deyip geçmek büyük haksızlık. Asıl mutluluk, o zorlu şartlar arasında yakalanan o küçücük neşe anlarında saklı. Evet sosyal imkan ve destek belki büyük memnuniyet veriyor, ama gerçek mutluluğun o sıcak insani bağlarla ilgisi olduğunu herkes çok iyi biliyor.

​O yüzden bence bu anketlerin hepsi baştan düzenlenmeli. Gelir durumu ve sosyal destek gibi dış faktörleri bir kenara bırakıp, insanları gerçekten mutlulukla dolduran o küçük şeylere odaklanmalı. Toplumların hobilerine vakit ayırabilme becerisi, aile içindeki huzur ve samimi ilişkiler baz alınarak yapılacak yeni bir araştırma, işte bize o zaman gerçek mutluluk haritasını sunacaktır. Niyetim Türkiye’yi ilk beşe sokmak tabii ki değil, ( keşke girsek) bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum ama listede en azından belki iki Afrika ülkesi, belki bir Akdeniz ülkesini de görmüş oluruz.

Akademiye Veda, Dijital İçeriğe Merhaba: Behçet Yalın Özkara

Behçet Hocam sonunda kararını verdi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ndeki profesörlük görevinden istifa etti ve sözünü tuttu. gerçekten helal olsun. bundan sonraki süreç onun için daha zorlu olacak, çünkü artık basit deneylerle veya az katılımlı araştırmalarla kitleyi tutması pek mümkün olmayabilir. bence kanalına yeni bir soluk katmalı. sadece ürün kıyaslamakla değil, türkiye’deki eğitim ve akademiye katkı sağlayabilecek daha geniş çaplı araştırmalara ağırlık vermeli. özellikle çocuklarımızın eğitimi ve geleceği üzerine yapacağı çalışmalar, hem eğitim sistemimize büyük katkı sunar hem de daha akademik kitleleri de kanala çekmesini sağlar. her şeyin hayırlısı olsun hocam senin için.

Bizi Oytun hoca’ya hazırlayan belki de Şahan Gökbakar’dı..

Bazen Tv’yi açtığımda bazı kanallarda, ama çoğu zaman sosyal medyaya daldığımda karşıma çıkan o ezber bozan, dediğinin üstüne laf tanımayan ve her şekilde “ben biliyorum” tavrıyla dikkatleri üzerine çeken o isim: Oytun Erbaş Hoca. Onu izlerken çok seveni olduğu kadar hiç sevmeyeni de olduğunu görüyorum, Ama her şekilde tam anlamıyla renkli bir karakter. Keza bende severim nobranlığı ve bilgisine güvenmesiyle. Fakat nereden aklıma düştüyse,Yıllar yıllar öncesinde Şahan Gökbakar’ın eski TV8 kanalında “Dikkat Şahan Çıkabilir” programındaki Doçent Doktor Sinan Sağıroğlu tiplemesi geliyor aklıma. Sinan Sağıroğlu ismindeki bu abartılı karakter, insanların bilmediği konuları farklı yönleriyle ele alan ve anlaşılması güç garip metaforlarla anlatmaya çalışan bir tiplemeydi. Oytun Erbaş’ın da anlatım biçimi, sunumu, hitabı ve tartışır gibi konuşması ( bir kaç gömlek üstü) bu karakterin bir yansıması sanki. O sert çıkışlar, “ben ne dersem o” diyen tavırlar, ezber bozan açıklamalar… İkiz gibiler resmen. Oytun Hoca’nın ekranlardaki her bir hareketi bana o eski TV8 dönemlerini, Acun Ilıcalı öncesindeki o absürt ve eğlenceli programı hatırlatıyor. Yani Şahan Gökbakar yaklaşık 20 yıl önceden bilmeden bizi Oytun Hoca’ya hazırlamış diyebiliriz 🙂 Yani bugün Oytun hoca, programlara takım elbise ile çıkıp saçını da uzatsa, uydurma tipleme Doç. Dr Sinan Sağıroğlu’nun ikizi olurdu. Ve bugün Şahan Gökbakar’a deseler ki; “Şu Oytun Hocanın taklidini yap” Gökbakar’ın elinde hali hazırda, ismiyle cismiyle “Sinan Sağıroğlu” karakteri zaten hazır. Bu yazıyı okuduysan ve bu tiplemeyi merak ettiysen, gir Google’a bak bakalım bu benzerlikte bana hak verecek misin?

Not: Ben bu benzerliği farkedip yazıyı yazdıktan sonra Google’da görsel ararken, Şahan’ın bu benzerliği 2023 yılında görüp, kendi sayfasında ” Komedi karakteriydi gerçek oldu” paylaşımını gördüm. E tabi, Gökbakar’ın bende önce farketmesi normal. Karakterin yaratıcısı o 🙂 Haydi yine de paylaşmış olayım kendi fark edişimi..

Bir Şair Olarak Yapay Zeka: İnsan Duygusu Kodlara Sığar mı?

Bir şehir kurulur uzakta, hiç görmediğim,

Bir sokaktan geçer, adını bilmediğim.

Ne bir ses beklerim ondan, ne bir haber,

Sadece bilsin yeter gökyüzü: Dünyada bir yer kaplar.

​Elinin değdiği nesneler güzelleşir belki,

Gölgesi düşer bir kaldırıma, geçer gider.

Ne bana dönmesi gerek, ne beni bilmesi;

Var oluşu, bu kimsesiz gecelere yeter.

​Beklentim yok rüzgârdan, yapraktan, zamandan,

Kırılacak bir dal bırakmadım geride.

Bir insanın nefes alması şu koca alanda,

En sağlam sığınaktır eksilen ömrüme.

​O orada dursun öylece, ben burada…

Mesafe dediğin nedir ki varlığın yanında?

Bir sevinç sızar hiçe sayılan dünyadan:

İyi ki var,

İyi ki aynı göğün altında.

​Bu dizeleri okuduğumda adeta büyülendim. Şiir o kadar sağlam bir zemine oturmuş, duygusu ve ritmi öyle bir ayarlanmıştı ki anlatmam imkansız. Son zamanlarda okuduğum en samimi, en dokunaklı şiirlerden biriydi bu. Gemini’ye benim yazdığım bir sözden sonra bana ” Bu sözle ilgili bir şiir yazayım mı? diye sormasından sonraki bir kaç saniyede yazdığı şiirdir bu..

​Ve sonrasında kendi kendime düşündüm; bu şiiri alıp usta bir Türk edebiyatçısının ya da dünyaca ünlü bir şairin imzasıyla paylaşsanız, kimse yapay zeka tarafından yazıldığına inanmaz. Herkes duygusuna hayran kalır, dibi düşer.

​İçimde beliren o küçük huzur cümlesinin, bir teknoloji vasıtasıyla böyle somut ve edebi bir esere dönüşmesi bana şunu hissettirdi: Belki de mesele sadece kodlar değil, o kodlara üflediğimiz kendi insanlığımız ve duygularımızdır. Gemini denilen dijital kodlayıcının belki ruhu yok evet, ama insan ruhunu biliyor ve yansıttığı şey sizin kendi hisleriniz.

Duyguların Gölgesi: Şiir ve Gerçeklik Arasındaki Trajedi

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Gece yıldızla dolu, ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta. Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.

​Bu dizeleri her okuduğumda, aşkın diline hayran kalırım; fakat bir de madalyonun diğer yüzü var. Bu kadar güçlü aşk dizeleri yazan bir adamın, gerçek hayatında ailesine, özellikle engelli kızına karşı gösterdiği o derin duygusuzluk, ne kadar enteresan, değil mi? Ünlü şair Pablo Neruda’dan bahsediyorum.

​Şiirlerinde bir meslek icra ediyormuş gibi duygular üretirken, gerçek yaşamındaki duygularını köreltmiş olması, belki de kafasındaki aşka aşık olmasından kaynaklanıyordu.

​Belki de şiir, onun için sadece acılarını ve sevgisini somutlaştırdığı bir kaçış alanıydı. Bu sanat, ona hayatta kuramadığı bağları, bir metin içinde kusursuzca örme imkanı sunuyordu. Ancak aşk, sadece güzel kelimeler söylemek ya da uzaktan hayranlık duymaktan ibaret değil maalesef. Gerçek sorumluluk, hayatın ve ilişkilerin zorluklarında yanında olabilmeyi gerektirir. Şair olmanın mesleki getirisiyle, insan olmanın ahlaki sorumluluğu arasındaki bu uçurum, belki de en büyük trajedisiydi onun..

İçimizdeki Tardigrad’a Sarılmak

İnsan hayatı boyunca türlü fırtınalarla, streslerle boğuşup duruyor. Hastalıklar, kazalar, ilişkilerdeki karmaşalar derken dertler çığ gibi büyüyebiliyor. İşte tam bu anlarda, doğanın en sempatik ve dayanıklı süper kahramanı tardigrade, yani su ayısı aklımıza gelse ne güzel olur!

​Bu minik dostumuz; mutlak sıfırdan kaynar sulara, yüksek radyasyondan uzay boşluğuna kadar her şeye meydan okuyor. Hani biz de uzun süreli sıkışmışlıklarda veya hayatın getirdiği o bunaltıcı süreçlerde, tıpkı bir tardigrade gibi kendimizi geçici bir kış uykusuna almışçasına izole etsek… Ailevi gerginliklerde veya işte haksızlığa uğradığımızda o gerginliğin içine çekilmek yerine; tıpkı bu canlının olumsuz koşullarda kendini koruyucu bir küre haline getirip beklemesi gibi zihnimizi koruma moduna alabilsek… İçsel gücümüzle olayların dışından sakinlikle baksak ne şahane olurdu!

​Olayların bizi yıpratmasına izin vermek yerine, bu minik kahraman gibi dayanıklılık pelerini kuşanıp sabırla beklemeyi becerebilsek, hayatın tadını çok daha keyifli çıkarabilirdik.

Happy Valley: İyiliğin ve Kötülüğün En Sade Anatomisi

İki günde üst üste izleyip bitirdiğim, son zamanlarda izlediğim en hayattan, en gerçekçi ve samimi suç draması: Happy Valley.

​2014 BBC yapımı bu dizi, Catherine Cawood rolündeki Sarah Lancashire ve kız kardeşi Clare rolündeki Siobhan Finneran’ın muazzam performanslarıyla sizi ilk andan yakalıyor. Tommy Lee Royce karakterine hayat veren James Norton ise gerçek bir kötülüğü, hiçbir kahramanlaştırma çabası olmadan, çarpıcı bir ustalıkla sergiliyor.

​Dizi toplam iki sezon ve altışar bölümden oluşuyor. Hikaye, suçun çok işlenmediği bir bölgede küçük işlerle uğraşan bir polis çavuşunun günlük hayatı gibi başlıyor; ancak zaman içinde öyle büyük suçlar, travmalar ve karanlık sırlar birbirine bağlanıyor ki, izlerken adeta nefesiniz kesiliyor.

​Şimdi ise 2023 yapımı üçüncü sezonu izlemek için sabırsızlanıyorum. Aradan geçen yedi yıllık süreçte Catherine’in o yaşla beraber gelen olgunluğunu, küçük Ryan’ın büyümüş halini ve Tommy Lee’nin yaşlanışını görmek hikayeyi tamamlayacak. Bu sürükleyici ve iç içe geçen kurguyu en kısa zamanda kesinlikle izleyeceğim.

Süper Zeka mı? Cidden mi?

Süper Zeka Aldatmacası: Algoritmalara Zekâ Biçme Sevdası ve Gerçekler.

​Donald Trump’ın yapay zekayı “süper zeka” olarak yeniden adlandırması, aslında teknolojinin gerçek doğasını tamamen göz ardı eden, abartılı bir pazarlama oyunundan başka bir şey değilmiş gibi görünüyor. Süper nedir Allah aşkına! Başkan Trump’un süper kelimesini kesinlikle gençlğinde kurgulanmış Superman karakterinden bulmuştur.  Ancak bu yeni uydurulmaya çalışılan isim, sanki evrenin hakimi bir varlık yaratmış gibi bir algı yaratmaya çalışırken, aslında sadece işlevselliği abartılmış bir hesap makinesine süper kahraman pelereni takıp uzay gemisi ilan etmek kadar anlamsız.

​Açıkçası, ben de uzun zamandır bu sistemlere “zeka” denmesinden rahatsızım. Bir kod işlemcinin veya yapay kodlayıcının zekaya sahip olduğunu iddia etmek, insani muhakeme yeteneğini basitleştirmek demek. Ancak Trump, bu sorunu çözmek yerine, yapaylıktan süper zekaya geçiş yaparak, temelsiz zeka etiketini daha da abartarak anlamsız bir boyuta taşımış.

​Bir yazılım koduna zeka demek, papağanın ezbere şiir okumasına bakıp onu filozof ilan etmeye benziyor. Bu sistemler sadece devasa veri setlerini işleyen araçlar; yani üzerlerine takılan abartılı isimler, onlar olduklarından daha zeki yapmıyor.

​Ben buradan nacizane mantıklı bir isim önereyim sayın Trump’a. Süper zeka yerine, tüm bu veriyi işleme biçimini en iyi anlatan “yapay işlemci” veya “yapay kodlayıcı” diyelim. Böylece insan aklına ve muhakemesine haksızlık etmeden, teknolojinin gerçekte ne olduğunu doğru bir şekilde tanımlamış oluruz.

( not : Görsel, başkan Trump’ın süper adını vermeye çalıştığı yapay zeka uygulamasında oluşturulmuştur. )

Hiç Var Olmamış Gibi mi, Yoksa Dünyaya İmza Atarak mı: Gerçekten Neyi Bırakıyoruz?

İz Bırakmak mı, Gölge Etmemek mi? (Ya da Hangisinin Çöpünü Topluyoruz?)

​Geçenlerde sosyal medyada gezinirken bir sahil fotoğrafının altına düşülmüş o meşhur nota denk geldim: “Gerçek lüks, geride iz bırakmamaktır.” Fona da hafiften bir Ege rüzgarı, bir tutam dalga sesi eklemişler. İlk okuduğumda “Vay be, ne rafine bir felsefe!” dedim. Hatta bir an için odadaki eşyalarıma bakıp “Galiba ben çok avam yaşıyorum, etrafım iz dolu” diye bir suçluluk bile hissettim.

​Ama sonra bir düşündüm: Biz bu “iz bırakmama” işini biraz yanlış mı anladık acaba?

​Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; hangi izleri silmemiz gerektiğini, hangilerini de inadına kazımamız gerektiğini birbirine karıştırıyoruz.

​Silinmesi Gerekenler: Bencilce Bıraktığımız “Enkazlar”

​İz bırakmamak gerçekten bir lükstür ama nerede? Doğada, başkasının yaşam alanında, bir insanın kalbinde…

​Piknik yapıp çöpünü çimlerin üzerinde bırakan adamın bıraktığı şey “iz” değil, görgüsüzlüktür. “Ben buradayım” diye bağırmak için tarihi eserlerin üstüne adını kazıyanın, doğayı katledip beton kuleler diken hırsın ya da sırf kendi egosu tatmin olsun diye bir insanın hayatına girip darmadağın ederek çıkanların bıraktığı şey de iz değildir; bayağı bildiğiniz enkazdır.

​İşte tam olarak bu noktada, “Geçtiğin yerden sessizce geç, incitme, kirletme, yük olma” felsefesine şapka çıkarıyorum. Yeryüzünü incitmeden yürümek harika bir duruş.

​İnadına Bırakılması Gerekenler: Hayata Atılan “İmzalar”

​Ama olayı “Hiç var olmamış gibi yaşayalım” noktasına getirirsek, işte orada durun derim. Çünkü eğer hiçbir iz bırakmamak mutlak doğru olsaydı; bugün Neşet Ertaş’ın bir bozlağıyla duygulanamaz, Mimar Sinan’ın kubbesinin altında büyülenemez ya da bir bilim insanının yıllar önce bulduğu bir aşıyla hayatta kalamazdık.

​İnsanın doğasında üretmek, dokunmak ve bir anlam bırakmak var.

​Bir çocuğun gözündeki o “başarabilirsin” ışıltısı olmak bir izdir.

​Zor zamanında bir dostun omzuna dokunup “buradayım” demek bir izdir.

​Kaleminden çıkan bir cümleyle bir insanın gecesini aydınlatmak bir izdir.

​Bunlar dünyayı kirleten atıklar değil; aksine dünyayı yaşanılır kılan imzalardır.

​Sadede Gel Derseniz…

​Günün sonunda mesele “hiç iz bırakmamak” değilmiş meğer. Mesele, dünyadan bir şey çalmadan dünyaya değer katabilmekmiş.

​İçimden bir ses diyor ki:

Geçtiğin yollarda çöpünü, gürültünü ve egonu bırakma. Ama fikrini, sevgini, emeğini ve zarafetini cömertçe bırak.

​Çünkü bu dünyadan bir gölge gibi sessizce silinip gitmek değil; arkanda gölgesinde insanların serinleyeceği bir ağaç bırakmak yakışır bize.

Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi

Evet, ben de arada sırada şiir yazıyorum.

​Herkes gibi…

​Şiir dediğimiz şey; bazı gerçekleri anlamakta ya da anlatmakta zorlandığımız anlarda başvurduğumuz sihirli bir dil. Beklentilerin ve tüm beklentisizliklerin elinde oyuncak olan, insanın o masum ve çocuksu darılmaları gibi… Boş yere yaşadığımız aldanışlar, aldatışlar ve melankolik isterilerle bir anda ruhumuzu sarıveren bir his. İlhamını, olduğu gibi var oluşundan, olmayanlardan ve asla olamayanlardan alan bir şiir… Cismaniyetin dipte gezindiği, ruhunsa tüm zamanların içinde çıplak ayaklarla koşturduğu has bir özgürlük düşü.

​Okuyun bakalım şimdi; bu şiir sizin kafanızdaki vedaya dokunacak mı?

.

Veda dediğin sessiz olacak;

Parmak ucunda evden kaçan bir sevdalı kız

Ya da düşmanına sessizce yaklaşan bir askerin adımında…

​Kupkuru kalmalı gözler.

Fazla cümle kurmamalı dudaklar.

​Nedeni, nasılı, önemsizleşmeli tüm zamanların.

Tüm dilekler, temenniler yalnız içten dilenmeli.

Nasiplere ve kısmetlere bağlanmalı tüm yarım kalmışlıklar.

​Ve değmemeli başlar, bedenler, tenler birbirine.

​Dedim ya, veda dediğin sessiz olacak.

Parmak ucunda evden kaçan bir sevdalı kız;

Düşmanına sessizce yaklaşan bir asker adımında.

Amerikan Rüyasının Propaganda İllüzyonu: Bir Mayday Analizi

Mayday filmini izlediğimde beklentim sadece iyi vakit geçirmek ve aksiyonun tadını çıkarmaktı. Film, Soğuk Savaş sırasında düşman hattının gerisinde mahsur kalan ABD Donanması pilotu Troy Brennan ile eski bir KGB ajanı Nikolai Ustinov’un, hayatta kalmak için kurdukları beklenmedik ittifakı anlatıyor.

​Aksiyon sahneleri gerçekten gayet inandırıcı ve güçlü bir bütçeyle çekilmiş; filme ayrılan bütçenin ve teknik kalitenin etkisi ekranda hemen belli oluyor. Film, derinlikli mesajlarının yanı sıra, bazı özel sahnelerle mizahı da ustalıkla kullanıyor. Rus ajanın eski ajanla kararını beklerken içkisini höpürdeterek içtiği ve filmin sonunda Rus ajanın da, Ryan Reynolds’ın kararını beklerken, içmiş olduğu Cola’yı yavaşça höpürdeterek içtiği sahneler, filmin içine yedirilmiş başarılı ince esprilerden sadece birkaçı.

​Ancak, filmin temelinde yatan o Amerika övgüsü, ideolojilerini evrensel bir doğru gibi dayatıyor. Özellikle KGB ajanının, sırf kızının insanlık ve özgürlük anlayışı ile eşcinsel olduğuiçin ülkesine ve devletine sırt çevirmesi, KGB ajanınında sırf kızı için vatanseverliği bir tarafa bırakması, son derece saçma bir hikaye olarak işleniyor. Film’de Rus halkının sürekli baskı altında olduğunu vurgulanırken, onların disiplin ve ulus devlet bilincine sahip fıtratını tamamen görmezden geliyor. Ayrıca filmde, geçmişteki “Rocky” ve “Independence Day” gibi, Amerikan Rüyasını öven filmlerle benzer bir artık nostalji sayılan propagandayla dikkat çekiyor.

​Sonuç olarak Mayday, eski şaşaalı Amerikan Rüyasını ve sözde demokratik değerlerini hatırlatan son nostaljik içi boş propaganda örneklerinden biri olarak tarihe geçiyor.

Önder Özen’in Aklıyla Beşiktaş’ta Uyanış

Beşiktaş’ın bu sezonki dirilişini ve yakaladığı başarıyı konuşurken, işin mutfağındaki iki kilit isme mutlaka değinmemiz gerekiyor. Yorumculuk kariyerinde ve teknik ekibin içinde bulunduğu yıllarda futbolu ne kadar derinlemesine okuduğunu uzun süredir takip ettiğim Önder Özen, Fenerbahçe’de yardımcı antrenörlükten edindiği saha içi tecrübesini, bugün sportif direktörlükle birleştirerek adeta rüştünü ispatlıyor. Doğru oyuncu seçimi, vizyonu ve ciddiyeti, kurulan bu yeni ve güçlü kadronun en büyük teminatı. Tabii bu tablonun diğer önemli parçasında ise teknik direktör Vincenzo var. Açıkçası ben Vincenzo’yu daha önce hiç tanımıyordum. Futbolculuk kariyerinde Fiorentina gibi İtalya’nın köklü takımlarında orta sahada ter dökmüş bir isimmiş. Sıfırdan kurulan bir takıma bu kadar kısa sürede bu denli etkili bir oyun kimliği kazandırmak, onun da saha içindeki başarısını ve oyun planındaki ustalığını gösteriyor. Belki konuşmak için henüz erken ama bu Beşiktaş, zamanın meşhur Metin-Ali-Feyyaz’lı efsane kadrosunun bir alt versiyonu olabilir. Eğer olursa da Galatasaray’dan sonra Avrupa’da başarı getirecek ikinci takım olur kesinlikle..

Rams Park’ta İmkânsızın Kıyısında: Bir Hayal, Bin Umut!

Hansi Flick Barcelona’yı alıp resmen makineye çevirmiş! Adamlar 7 maçta 150 şut çekmiş, 33’ünü atmış. Raphinha’yla Yamal zaten ayrı bir hava katıyor.

​Takımda doğru dürüst forvet yok ama Flick Raphinha’yı ileriye koymuş, sistem tıkır tıkır işliyor. 1,5 milyar borçla transfer yapamayacak durumdalar ama Avrupa’nın en tehlikeli takımı olmuşlar bile.

​Şimdi sıra bizde, Rams Park’ta! 13 Ekim gecesi Şampiyonlar Ligi’nde o atmosferi düşünsene. En az 2 gol yeriz belki ama bizim de en az gol atmımız lazım. Barcelona’dan 1 puan almak bile bizim için büyük zafer. Sahada o forma aşkıyla oynarsak, atacağımız her gol bizi daha da ateşler, haydi Cimbom!

​Beni asıl heyecanlandıran şey şu: 13 Ekim’de bu maç oynandıktan sonra, galibiyet zor ama beraberlik bile alsak, vallahi dünya basını bizi konuşur. Düşünsene, Barcelona’yı tek durduran takım Galatasaray deniyor! Sporting’den 4 yiyip üstüne kalkıp Barcelona’yı yenmek ya da berabere kalmak Galatasaray’ı ciddi anlamda korkulu hale getirir, yer yerinden oynar!

Mütevazı duruşu, sarsılmaz zekası: Aklı olan Arda’yla uğraşmaz

Real Madrid’de Arda Güler’i izlerken içimde her zaman çift taraflı bir duygu var. Bir yanda muazzam bir gurur: Henüz gencecik bir Türk futbolcusunun dünyanın en büyük kulübünde yıllardır kadroda yer alması, attığı o akıl dolu goller, adrese teslim paslar… Diğer yanda ise derin bir üzüntü ve hırs. Çünkü bu çocuk sadece yeteneğiyle değil; kibirden, kapristen uzak, son derece mütevazı ve terbiyeli duruşuyla da orada. Ama ne yazık ki hala hak ettiği değeri tam anlamıyla göremiyor.

​Ancelotti döneminden sonra takım içinde yer edinmek daha karmaşık bir hal aldı. Xabi Alonso ve Alvaro Arbeloa yönetiminde orta sahada kendini kanıtlamaya çalışan Arda, şimdi de Jose Mourinho’nun yeni sisteminde kilit bir figür haline gelmeye çalışıyor. Takımda Mbappé, Bellingham, Vinícius gibi dev isimler varken, Arda hiçbir zaman büyüklük taslamadı.

​Tam şans bulup her hafta gollerini atmaya, kendini herkese hayran bırakmaya başlamışken, bu sefer de takım içindeki çekememezlikler baş gösterdi. Maç bitiyor, Arda herkesle tek tek tokalaşmaya gidiyor; bakıyorsunuz Bellingham gibi isimler yüz vermiyor, pasını bile kestiği oluyor. Ne yani, Arda oturup buna ağlayacak mı sanıyorsunuz?

​Arda üç yıldır her türlü yedek kalmaya, küçük görülmeye, yıldız isimlerin surat asmasına rağmen motivasyonunu tek bir gün bile kaybetmedi. Çünkü o bir makine gibi; sadece işine odaklanıyor ve sahada cevabını veriyor. Onlar Arda’nın üstüne geldikçe Arda tevazusunu bozmayacak, şımarmayacak. Çünkü doğru yolda olduğunun farkında.

​Açıkçası, saha içindeki bu kibirli tavırlarıyla Bellingham’ın Real Madrid’de çok uzun süre barınabileceğini sanmıyorum. Çünkü Arda gibi karakterli ve azimli bir çocuğu bu ucuz hareketlerle sindiremezsiniz. Arda yoluna devam edecek, biz de onunla gurur duymaya devam edeceğiz. Öyle inanıyorum ki, Arda’nın bu kulüpteki başarıları o kadar çok olacak ki Mourinho’lu yılların ardından Real Madrid’den emekli olan ve başka hiçbir takıma gitmeden kariyerini bu dev kulüpte noktalayan birkaç efsane futbolcudan biri olabilir Arda.

Geçici Bir Öfke Değil, Kalıcı Bir Duruş: Boykottan İstiğnaya

Geçicidir boykotlar, uzun soluklu olamazlar. Ve bir haksızlığa tepki, bir şeyi almamayı ifade eder. Oysa istiğna bambaşka; insanı o tüketim çılgınlığından kurtarıp israfı bitiren köklü bir yaşam felsefesidir. Bu da İslâm dininin içinde barınır. Boykotlar ne yazık ki sürdürülemiyorken, geçici tepkiler olup kalır, karşı tarafı da cezalandırmaya yetmez. Ama istiğna, kapitalizmin o dayatmalarına “dur” demekle kalmıyor, israfı da bitirerek ekonomik özgürlük sağlıyor.

​İşte bunu, bu felsefeyi, bilinci tam anaokulu yıllarından itibaren eğitimle zihinlere kazımak lazım. Peygamber Efendimiz sadeliğin en güzel örneği olarak hayatımızın merkezindeyken, onun izinden giden büyük düşünürlerin, filozofların öğütleri de bu felsefenin kalıcı olmasını sağlayacaktır. Mesela İslâm tarihinde Ebu Zerr el-Gıfari isminde bir zat var. Malını ihtiyaç sahipleriyle paylaşarak büyük bir sadelikle yaşamış değerli bi insan. Hasan el-Basri ise vaazlarıyla sürekli ahiret bilincini hatırlatmış. Avrupa felsefesine bakarsan Sokrates “insanın ne çok şeye ihtiyacı yokmuş” diyerek sade bir yaşamı savunmuş, Diyojen ise mal mülk tutkusunu reddederek dünyevi zenginliklerin insanı yorduğunu en uç örneklerle göstermiş. Ne müthiş örnekler bunlar.

​Hani bir de alıştığımız konfor düzeninden çıkmak lazım; internette, dışarıda satılan o arabalar, elektronikler, dijital oyuncaklar, kıyafetler, hepsi bizim rahatımız ( konfor) için üretilmiş ve birçoğu gereksiz. Ama bulaşık makinesinden temizlik robotlarına kadar zaten katbekat üstün bir konforla yaşıyoruz. Artık her çıkan yeni model, daha önce icat edilenlerin bir parça geliştirilmiş ve makyajlanmış hâli. İşte o konfor düşkünlüğüne kanmayıp sahip olduklarımızla yetinebilmek, işte tam istiğna dediğimiz şey bu.

​Sadeleşmek ve tüketim çılgınlığı hakkında daha derin bir bakış açısı kazanmak isterseniz, Saadettin Ökten hocanın bu konudaki söyleşisini mutlaka izleyin, beni çok etkiledi inanın.