Kalabalığın Gürültüsünde Kendi Hakikatini Bulmak

Geçenlerde Lev Tolstoy’un İtiraflarım eserinden bir söze denk geldim ve beni uzun uzun düşündürdü: “İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.”

​Günümüz dünyasında, bir davranışın veya düşüncenin “doğru” kabul edilmesindeki en büyük kriter ne yazık ki popülerlik oldu. Sosyal medyada ne kadar çok beğeni alırsa, çevremizde ne kadar çok insan aynı şeyi yaparsa, o davranış gözümüzde meşrulaşıyor. Adeta “Herkes yapıyorsa bir bildikleri vardır” mantığıyla bireysel süzgeçlerimizi devreden çıkarıyoruz. Oysa Tolstoy tam da bu noktada bizi sert bir gerçekle yüzleştiriyor: Doğru, çoğunluğun oyuyla belirlenen bir şey değildir.

​Bir yanlışı 10 kişinin yapmasıyla 10 milyon kişinin yapması arasında özünde hiçbir fark yoktur. Yanlış, popülerleştiğinde “norm” haline gelebilir ama asla “doğru” olamaz. Tarih, sırf çoğunluk benimsedi diye doğru sanılan ama sonradan büyük yıkımlara yol açan hatalarla doludur. Toplumun akışına kapılmak, akıntıya karşı yüzmekten her zaman daha kolaydır. Kalabalığa uymak insana sahte bir güvence verir; çünkü yalnız kalma ve eleştirilme korkusunu bastırır. Ancak insanı ve toplumu gerçekten ileriye taşıyan şey, çoğunluğun arkasından körü körüne gitmek değil; kendi aklını ve vicdanını pusula edinebilmektir.

​Bazen doğru olanı yapmak, kalabalığa sırtını dönmeyi ve tek başına durabilme cesaretini gerektirir. Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu: “Ben bu adımı gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi atıyorum, yoksa sadece herkes öyle yapıyor diye mi?” Kendi değerlerimize ve vicdanımıza sadık kalabildiğimiz sürece, çoğunluğun gürültüsü içinde kendi hakikatimizi koruyabiliriz. Çünkü günün sonunda bizi biz yapan şey, kalabalıkların ne yaptığı değil, bizim neyi seçtiğimizdir.

Dindarlık ve Aydınlanma Çatışmasında Özgün Kalabilmek

Dindar görüneceğiz diye mutaassıp olmayın, aydın desinler diye de taviz vermeyin.”

Merhum Celâleddin Ökten’in bu sözü, insana hayatı boyunca bir pusula olacak cinsten bir tavsiye. İnsan özünde neyse o olmalı, hiçbir amaç uğruna çizgisinden sapmamalı. Maalesef günümüzde o “el alem ne der” kaygısı, artık utanç veya çekinmeyle değil, çıkar sağlama veya saygı görme arayışıyla şekil değiştiriyor. İnsanlar bu saygıyı görmek için olmadıkları hallere, kılıklara sığınabiliyorlar. Oysa gerçek huzur, başkalarının gözünde değil, kendi değerlerine sadık kalmaktan geçiyor. Sonuçta alem hep ” el ” olarak yaşamaya devam edecek!

Sen Necisin Hocam?

Öncelikle ben de bir motor sürücüsüyüm ama motorcu olmak sadece bir araca sahip olmakla bitmiyor. Gerçek bir motorcu, makinesiyle bütünleşen, onun bütün inceliklerine ve sürüş tekniklerine hâkim, tutkuyla bağlı olan kişidir. Motorsiklet kullanan sayısı arttıkça, motorcu kime denir sorusunun cevabını yazarak başlayalım istedim mevzuya.

​İşte geçen gün medyada haberi olan ve şahit olduğum motorsiklet ve araba kazası, tam da bu bilinçsizliklerin ne kadar kritik sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.

​O kazada,kargaşanın ortasında yardım etmeye çalışan bir beyin cerrahı varken, orada hiçbir vasfı olmayan biri gelip, yaralının gözleriyle parmağını takip etmesini istedi. Beyin cerrahının o kişiye dönüp “Hocam, necisin sen?” diye sorması ve karşılığında aldığı o ısrarcı “Hiçbir şeyim ama yine de yardımcı olmaya çalışıyorum” cevabı, durumun ne kadar trajikomik bir hal aldığını gösterdi.

​Herkesin panik olduğu o anda, ilk yardımın ne kadar hayati olduğunu ve ne yapılmaması gerektiğini bilmemizin çok önemli olduğunu bir kez daha anladık. En azından temel ilk yardım bilgisine sahip olmak, o riskleri en aza indirmemizi sağlar bize.

​Aslında asıl mesele, nasıl yardımcı olacağımızdan ziyade, nasıl zarar vermeden yardımcı olabileceğimizi bilmek.Motorsiklet sürücüsü de, araba sürücüsü de kamyon traktör sürücüsü de bir insan, bir can sonuçta. Hepsine aynı değeri ve dikkati vermek lazım trafikte..

Hatta belki kaportası bedeni olan motorsiklet sürücülerine bi tık daha dikkatli davranmak lazım.

Bu Çocuk İş Yapar: Aleksey Batrakov

Galatasaray yine yaptı yapacağını. Her sezon sonunda ya flaş bir transfer bombası patlatıyorlar ya da işi transferin bitimine çok yakın bir zamana bırakıp bizi resmen çıldırtıyorlar. Hele bir de Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un yaptığı şu sağlam transferleri gördükten sonra yönetimden ne hamle geleceğini merak etmemek elde değildi. Ama sonuç olarak yine bir şekilde sahneye çıkmayı başardı yönetim..

​Gelelim şu yeni transfere, Aleksey Batrakov’a. İzlediğim kadarıyla tam bir on numara havası var. Yaşı genç, oyunun her anında aktif ve vuruşları gerçekten çok klas. Kesinlikle takıma yeni bir soluk katacaktır ama yeterli mi? Bence değil. Elimizde Osimhen gibi bir dünya yıldızı varken, onunla uyum sağlayacak, ortalığı karıştıracak bir forvete daha ihtiyacımız var. Ayrıca, Sanchez ve Abdülkerim’i yedekleyecek sağlam bir stoper alternatifi de listenin başında gelmeli. Hayırlı olsun diyelim Batrakov Galatasaray’a.

Japon Yapıştırıcısı Aslında Japon Değilse, Biz Ne Yapıştırıyoruz?

Geçen gün elimdeki o efsanevi tüpü sıkarken birden durdum ve düşündüm: Japon yapıştırıcısı dediğimiz şey acaba gerçekten Japonya’dan mı geliyor? Malum, hepimiz “Japon yapıştırıcısı” deyip geçiyoruz ama işin aslı hiç de öyle değilmiş meğer! Meğer adı üstünde, o “Japon” kelimesi tamamen bizim coğrafi bir kodlamamızdan ibaretmiş.

​Hemen biraz araştırınca gerçeği öğrendim ve sizinle de paylaşmak istedim. Sıkı durun, şok edici detaylar geliyor!

​1. Japon Yapıştırıcısı (Aslında Amerikalı!)

​Yıllarca adından ötürü doğu kültürünün mistik bir yapıştırıcı mucizesi sandığımız bu ürün, meğer 1942 yılında ABD’de Eastman Kodak firmasında çalışan Dr. Harry W. Coover tarafından tesadüfen keşfedilmiş. Adam aslında savaş sırasında silah dürbünleri için şeffaf plastik ararken buluyor bu formülü. Hatta her şeyi anında yapıştırdığı için ilk başta “Bu çok yapışkan, işimize yaramaz” deyip rafa kaldırıyor!

​Peki bize nasıl “Japon” olarak geldi? 1980’lerde Türkiye pazarına giren ilk popüler markalardan biri (Alteco gibi) Japonya menşeli olunca ve kutuların üzerinde Japonca yazılar görünce halkça hemen adını koymuşuz: Japon yapıştırıcı. Dünyanın geri kalanı ise buna tıpış tıpış “Super Glue” diyor.

​Halk Dilinde Yanlış Bildiğimiz Diğer “Yabancı” Ürünler

​Madem bu işin peşine düştük, dilimize yerleşmiş ve sanki hep başka memleketlerinmiş gibi bildiğimiz benzer ürünlere de bir bakalım. Bakalım aralarında şaşırdıklarınız olacak mı?

  • Flaster (Yara Bandı / Flaster): Aslında kelime kökeni olarak Latince kökenli tıbbi bir bant türü ama bizdeki eczane kültüründe yıllarca Alman markası veya ithal bir şey sanıldı. Oysa günümüzde adı üstünde sıradan bir ilk yardım bandı.
  • Naylon Poşet (Naylon): Halk arasında her türlü ince plastik torbaya “naylon” deriz. Oysa Nylon, 1935 yılında DuPont şirketinde çalışan Amerikalı kimyager Wallace Carothers tarafından keşfedilen ilk sentetik polimerin ticari adıdır. Biz bunu o kadar çok benimsedik ki, her şeffaf hışırtılı torbaya adını verdik.
  • Jilet (Gillette): Bu da bir marka isminin nesneye dönüşmesinin en kral örneklerinden biri. Sakal tıraşı bıçağına hepimiz markası olan Gillette‘den ötürü “jilet” diyoruz. King Camp Gillette tarafından 1901’de kurulan bu tıraş bıçağı markası, dili o kadar ele geçirdi ki orijinal kelime olan “tıraş bıçağı”nın unvanını tahtından etti.
  • Kalorifer: Evlerimizi ısıtan bu harika sistemin adını İtalyanca veya Fransızca havalı bir şey sanırız ama kökeni Latince calere (ısınmak) fiilinden gelir. Yani doğrudan “ısıtıcı” demek olan bu kelimeyi dilimize öyle bir yerleştirdik ki yerli malı gibi kullanıyoruz.

​Siz de benim gibi “Japon yapıştırıcısı” deyip geçenlerden miydiniz, yoksa bu gerçeği çoktan biliyor muydunuz?

Sessizliğin Demir Perdesi: İletişim mi, Yoksa Zihinsel Bir Hapishane mi?

​Hayatımızın bir döneminde hepimiz karşımızdaki insandan gelen o buz gibi sessizlikle sınanmışızdır. Bir sorun yaşandığında hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolan, sorularınızı yanıtsız bırakan o anlar… İlk bakışta sadece bir “küsmek” ya da “uzaklaşma” gibi görünse de, işin aslı pek de masum değil.

​Kontrol Kurma Çabası Olarak Sessizlik

​Sana susarak ceza veren biri, aslında seninle değil; kontrolle ilişki kuruyordur. Bir sorun çıktığında hiçbir açıklama yapmadan geri çekilen biri iletişim kurmuyor, aksine durumu ele geçirmeye çalışıyordur.

​Sağlıklı bir ilişkide iletişim şu temel üzerine kuruludur:

“Şu an çok tetiklendim. Biraz zamana ihtiyacım var. Sonra konuşalım.”

 

​Ama silent treatment (sessizlik ile cezalandırma) tarzında bu yaklaşım kesinlikle yoktur. Orada açıklama yok, bir zaman çerçevesi yok, sorumluluk alma yok. Sadece büyük bir yokluk var.

​O Yokluğun İçinde Kaybolmak: Kendini Anlatma Çabası

​Ve bu ani yokluk, insanı farkında olmadan tehlikeli bir döngüye iter: Durmaksızın açıklamaya, kendini anlatmaya, hatta varlığını kanıtlamak için kendini savunmaya…

​Bir süre sonra, içinden gelmese bile konuşmak zorunda hissedersin. Yazmak, sormak, karşısındakini kovalamak adeta bir zorunluluk haline gelir. Çünkü sistemin o an alarm verir: “Bağ kopmasın.” Ve sen bu bağı korumak uğruna, yavaş yavaş kendinden bile vazgeçersin.

​Hatta bazen, sırf o sessizlik duvarı delinsin ve bir cevap alabilsin diye normalde asla söylemeyeceğin şeyleri dökersin dilinden.

​Asıl Mesele Ne?

​Çünkü artık ortadaki kavga “Haklı mıyım?” ya da “Anlaşıldım mı?” davası değildir. Nokta atışı şuna dönüşür: “Hala orada mı?”

​İşte tam da bu noktada durman gerekiyor. Çünkü bu bir iletişim biçimi falan değil; bu tam anlamıyla bir regülasyon eksikliğidir. Ve en önemlisi: Bu seninle ilgili değil.

​Sessizlikle terbiye edilmeye çalışıldığın o anlarda, karşındakinin kendi içsel krizini yönetemediğini hatırlamak, belki de kendine verebileceğin en büyük hediye olacaktır.

“Görünenin Ötesi: Tehlikenin Anatomisi.”

“Aslan ve panter zararsızdır; oysa tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvanlardır,” dedi bir solucan çocuklarına.”

Bertrand Russell

Bir solucanın gözünden dünyaya bakmak ya da Bertrand Russell’ın o meşhur hikayesindeki gibi, hayatta tehlike dediğimiz şeyin aslında tamamen koltuğumuzdan baktığımız yere göre değiştiğini fark etmekle başladı her şey.

​Düşünsenize, bir solucan için aslan ya da panter nedir ki? Ama tavuklar ve ördekler, işte onlar yerin altındaki o sessiz dünyada doğrudan ölümcül birer avcı!

​Hayat da böyle, değil mi? Karşımıza çıkabilecek on binlerce kötü olasılık var, ama önemli olan hangisinin bizim doğrudan kapımızı çalınacağını bilip ona göre tetikte kalmak. Bu noktada ölçülülük ilkesi devreye giriyor; herkese hak ettiği kadar güven vermek ve zaaflarımızı herkese göstermemek, bizi çoğu zaman koruyan ve savunmasız bırakmayan bir kalkan gibidir.

​Önyargıların koruyucu bir kalkan olarak işlev görebileceği fikri de bana çok zaman güven verir. Deneyimlerin ve öğrenilmişliklerin oluşturduğu bu filtre, potansiyel tehditlere karşı daha hızlı tepki vermemizi sağlayabilir. Dengeyi korumak ve önyargıları doğru dozda kullanmak, kaygıdan uzak, ancak korunaklı bir yaşam sürmek için kritik bir öneme sahiptir benim gözümde.

​Sonuç olarak, aslanların ve panterlerin dünyasında tavukların ve ördeklerin çıkardığı gürültüyü duymak bir uyanıklık meselesidir. Kendi bahçemizde neyin tehlikeli olduğunu bilmek, işte gerçek bilgelik budur.

Garbage’ın İstanbul Konserinde Müslüm Gürses’e Saygı Duruşu

Garbage, Temmuz 2026’da İstanbul’da gerçekleşen konserde, Müslüm Gürses’in “Bir Ömür Yetmez” adıyla coverladığı şarkıyı hatırlatarak sahneden seyircilere, “Eğer onu görürseniz kendisine söyleyin… Bence benden çok daha iyi yorumlamış” şeklinde bir ifadede bulunmuştu.

​İşte bu olay, sanatçının müziğinin ne kadar derin izler bıraktığını bir kez daha tüm dünyaya gösterdi. Garbage’ın “The World Is Not Enough” adlı şarkısını Müslüm Gürses’in yorumuyla dinlemek bambaşka bir duyguydu. Murathan Mungan’ın vizyonuyla Müslüm Gürses’in arabeskin dışına çıkıp yeni bir yolculuğa başlaması, müzik tarihimizin en önemli adımlarından biriydi. Keşke bu dönüşüm planlanan o projelerden bir 10 yıl kadar önce gerçekleşebilseydi, belki şimdi bambaşka bir Müslüm Gürses ekolünden bahsediyor ve onu dünya çapında bir efsane olarak anıyor olurduk.

​Shirley’nin Müslüm Gürses’in vefat ettiğini konser sonrasında öğrenip, resmi hesabından bir başsağlığı dileğinde bulunması ya da onu saygıyla anması, hayranları için gerçekten çok anlamlı bir jest olurdu. Bu durum, sanatçının müziğinin ne kadar derin izler bıraktığını bir kez daha tüm dünyaya gösterirdi. Umarım öğrenmişsindir, Müslüm Baba’yı kaybettik Shirley.

Gücün Gölgesinde İlişkiler: Maskeler, Dengeler ve Zehirli Dinamikler.

Bu ülke yıllarca kadın-erkek ilişkilerini farklı pencerelerden dinledi. Psikolog Tuna Tüner’in sözleri, bizim kadınımızın güçlü erkek tanımını ve ilişkilerdeki güç savaşlarını sorgulamama sebep oldu.

​Kadınlar evet, güçlü erkeklerin yanında olmak istiyor ancak bu gücün kendi egolarını kısıtlamasını ve sorumluluk yüklemesini kabul edemiyorlar.

​Burada sınırı koyacak olan yine erkektir. Güçlü bir erkek her isteğe evet demeden, makul bir şekilde en büyük gücün kendisinde olduğunu gösteren ama karısına da psikolojik baskı yapmayan profile uymalıdır.

​Dürüstçe konuşmak gerekirse, zengin veya güçlü bir erkeğin karşısındaki kadının neye geldiğini anlamak her zaman kolay olmuyor. İnsanlar bazen kendi çıkarları uğruna bir maske takıp seni aynalayabilir.

​Ayrıca, aradaki denklik unsuru da çok önemlidir. Eğer adam çok zengin ve güçlü olsa da kadın onun kadar denk değilse, daha aşağıdaysa, bu durum erkeğin her zaman tehlikede olduğunu gösterir. Fakat kadın da adam da kendi alanlarında gerçekten başarılıysa ve güce sahipse, bu bir denklik oluşturur ve kadının adamın gücünü sömürme ihtimalini düşürmüş olur.

​Son olarak, gaylerin kadınlarla olan dostluğunu, zararsız ve huylarına giden erkek tipinin canlı bir örneği olarak değerlendiriyorum. Onları erkek olarak değil, kadın gibi görüyorlar. Bu noktada iki kadın arasındaki husumet veya çekişme de geylerden aldıkları enerjide yoktur, çünkü geyler diğer kadına karşı herhangi bir kadınsal rekabet içine girmezler.

​Sonuç olarak, güç her zaman zehirlemeye, zehirlenmeye yol açabilir. Gerek gücün sahibini gerekse ona yaklaşanı zehirleyebilir.

Sınırları Aşan Türk: Murat Yıldırım, Eva Green ile Aynı Filmde!

Valla şimdi izledim filmin fragmanını. Şok oldum resmen. İlk defa çok yaşlanmadan Avrupa’da ve dünya sinemalarında gösterime girecek ve ünlü bir kadın yıldızla başrolde boy gösterecek bir yerli erkek oyuncu görüyorum. Tebrik ediyorum Yıldırım’ı.

​Murat Yıldırım ve Eva Green’i aynı projede görmek resmen beni mest etti! Yıllardır takip ettiğimiz Murat’ın Asi, Aşk ve Ceza ve Suskunlar gibi dizilerle başlayan yolculuğu, Ramo ile büyük bir çıkış yakalamıştı; şimdi ise uluslararası arenada boy gösteriyor ve hele bir korku-gerilim filminde başrolde olması, onun oyunculuk yeteneğinin farkına varıldığının en büyük kanıtı. Ben her ne kadar oyunculuğunu çok çok övemesem de demek ünlü yönetmen onda o ışığı görmüş.

​Eva Green zaten o gizemli bakışları ve güçlü duruşuyla her rolüne bambaşka bir hava katıyor; Bernardo Bertolucci’nin The Dreamers filmiyle sinemaya adım attığı günden beri, Casino Royale ve Penny Dreadful’daki performanslarıyla hayranlık uyandırmıştı bende. Filmin fragmanını izledikten sonra vizyon tarihini sabırsızlıkla bekleyeceğim, bu yapım şimdiden takip edilmesi gerekenler listemin ilk sırasına yerleşti. Ayrıca filmin İstanbul ve Mardin’de çekilmiş olması, o yerel dokuyu uluslararası bir vizyonla buluşturması da bence ayrı bir güzellik. Bahman Ghobadi’nin çıkardığı işi görmek için sabırsızlanıyorum. Kesinlikle herkesin radarında olması gereken, vizyona girdiği an ses getirecek bir şaheserle karşı karşıyayız.

​Kim tutar seni bundan sonra be Yıldırım! Göster kendini, Türk milleti seninle 🙂

Kadid Olmuş Bir Ruhun İtirafı

Sadettin Ökten Hocanın yine Instagram’da önüme düşen bir videosu… Ökten Hoca, katıldığı bir sohbette bir anda aklına gelen bir şiirden bir bölümü seslendiriyor. Bu şiir, Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” şiiri.

​Şiiri duyunca elbette kalakalıyorum oracıkta:

Bırak beni ey kum! Bırak beni ey sahil!

Dövülsün bu gövdem dalgalarla, varsın!

Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin,

Yeter ki beni bir fırtına alsın!

Atın beni denizlerin ortasına,

Sularla dövülsün, sularla ölsün derim!

Bunca yıllık çaresizliğime acıyın,

İnsaniyetinize sığınıyorum sizin!..

​Gözlerim doluyor, boğazımdaki tükürüğü yutamıyorum bir an. Kendi kendimi getirdiğim şu noktada aslında ne kadar kaybolduğumu, silikleştiğimi görüyorum. Bu hâldeki benliğimin hem sisli hem de çaresiz kaldığını, dinlediğim bu şiirle adeta herkese itiraf edecekmişçesine doluşumu uzaktan izliyorum.

​Şairin, “Kurudum da kadid oldum kumlarda…” derken anlattığı o ahşap gövdede aslında kendi yansımamı görüyorum.

​İçimi en çok yakan şey, o koca denize ulaşmanın imkânsızlığından ziyade denizin bana bu kadar yakın olması. Sular için yaratılmış olduğumu bildiğim hâlde, hemen dibimdeki o sulara dokunamamak; denizin tuzunu, kokusunu içime çekerken olduğum yerde kuruyup çatlamak… Kendi hayatıma bakıyorum da; bazen yeteneklerim, hayallerim, tüm potansiyelim hemen elimin altındaymış gibi hissediyorum ama görünmez bir el beni bu karaya, bu durağanlığa bağlıyor.

​Ben o tekne gibi, karadaki konforlu güvenliği istemiyorum artık. “Beni koruyun, fırtınadan saklayın” demiyorum. Aksine, “Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin, yeter ki beni bir fırtına alsın!” diye haykırmak geçiyor içimden. Çünkü biliyorum ki; ait olduğum yerde, o dalgalarla boğuşurken yıpranmak, ait olmadığım bu kumsalda güven içinde çürümekten bin kat daha onurlu.

​Güvende hissettiğim ama ruhumu bir türlü doyurmayan o rutinlerde, beni hareketsiz kılan ve etrafımı saran konfor alanımda; hep özlemini duyduğum ama bir türlü atılamadığım o “yeşil, ışıl ışıl” hayatın tam kıyısında bekliyorum.

Çöp Kamyonunun Cazibesi: Kornayı Çalmayan Adamın İtirafı.

Trafik ışığında yeşil yanar yanmaz öndeki garibana iki saniye tahammül edemeyip korna çalmaktan gözü dönen biri olarak, benim bile, söz konusu koca bir çöp kamyonu olunca nasıl da uysallaştığıma şaşırıyorum. Sabahın köründe kendimi o çöp kamyonunun arkasında bulduğumda, bir de üstüne o burun direğimi sızlatan çöp kokusuyla burun buruna gelişim sabahın 5 dakikalik ilk kabusuna düşmek oluyor aslında. Ama ne hikmetse, buradaki o can hıraş koşturan kahramanları izlerken onlara derin bir saygı duyuyorum heralde. Hani resmen bir sabır testinden geçiyorum ve o kokuyu hem içime , hem sineye çekebiliyorum :). Belki de o karmaşanın içinde bile küçük bir düzenin parçası olduğumu hissetmek, o anki tüm sıkıntıları unutturuyor. Onların emeğine saygı duyup, düzenin devam etmesine katkıda bulunduğumu bilmek, bu katlanılmaz kokuyu bile hafifletiyor. Ben sanırım giderek dark empat’a dönüşüyorum!

“Bakışların Ötesinde: Yazılamayan Hikayenin hikayesi”

Aslında niyeti göz teması üzerine bir yazı yazmaktı. İnsanların samimiyetten ve güvenden hızla uzaklaştığı bir dönemde, bu, üzerinde en çok durulması gereken bir konuydu. Niçin insanlar konuşurken birbirinin gözlerine bakmıyordu? Gözler her zaman bir ifadeyi, bir kanaati destekleyen en büyük etken değil miydi?

​Konuyla ilgili araştırmalar yaparken karşısına “İyi, Kötü ve Çirkin” filminin afişi çıktı. Afişte, filmin final sahnesindeki düello anında üç karakterin de gözlerine yapılan yakın plan çekimler vardı. İşte, aradığı tam da buydu.

​Artık her şey hazırdı. Konu harikaydı ve kullanacağı gönderi çok daha etkileyici olacaktı.

​Word’de yeni bir sayfa açtı. Tam ilk cümleyi doğaçlama yazıyordu ki, kavramların kendi içindeki tutarsızlıklar zihnini kurcalamaya başladı saniyeler içinde. Bu düşünceler o anda o kadar yoğun gelişmişti ki, yazıya döksek sanki bir hikaye kitabına dönüşebilirdi.

​Acaba filmdeki o iyiler, kötüler veya çirkinler gerçekten üzerlerine yapıştırılan sıfatları hak ediyor muydu? Örneğin, İyi (Blondie) karakterini canlandıran Clint Eastwood gerçekten saf bir iyiliği mi temsil ediyordu? Yoksa Kötü (Angel Eyes) rolündeki Lee Van Cleef her haliyle mi kötüydü? Ya da Çirkin karakteri canlandıran Eli Wallach, yani filmdeki adıyla Tuco, çirkinliğinin dışında iyiliğe ya da kötülüğe karşı sürekli nötr vaziyette miydi?

​Tabii ki hiçbiri, isimlerinin önüne aldığı sıfatı tam olarak hak etmiyordu. Dönemin kanunsuzluğu, güçlü olanın sürekli kazandığı ve merhametsizce yaşadığı bir sistemde, kim iyi, kim kötüydü gerçekte? Herkesin kendi çıkarını gözetmek için yaşadığı bir hayatta, iyi ya da kötünün ne önemi vardı?

​Filmde aslında olan, tüm karakterler kötü, daha kötü ve en kötüydü. Filmde, kötü ama yakışıklı ve usta silah kullanan bir adamın, daha kötü ama çirkin ve cahil bir adamla işbirliği yaparak en kötüyü yok etmesi anlatılıyordu.

​Sonra, amatör yazarımız, göz teması ile kavram karmaşaları konularının arasında kalıverdi. Bu arada kalış, onu bir zaman sonra yazmaktan vazgeçirdi. Zaten bu durumu daha önce de defalarca yaşamıştı. İnsanın anlatacak çok şeyi olduğunda, bu tip gitgel durumları pek yaşanır hale gelirdi.

​Masadan kalktı sonra. Yazamayacaktı. Bu kadar düşünüp tek bir cümle yazmadan kalkması da aslında moralini çok da bozmamıştı. Çünkü içinde derinlemesine incelediği o kavramlara kafa yormaktan yazıyı zaten içine silerek tamamlayamazdı. Sonra mutfağa yöneldi ve gidip kendine güzel bir Türk kahvesi yaptı, her zamanki gibi şekersiz.

Sınanmamışlığın kibriyle sınanmak

Başkasının yangınına uzaktan bakıp “Ben olsam hiç yanmazdım” demek çok kolaydır. Ancak bir zorluğun, acının ya da karmaşık bir ilişkinin içinde olmadan verilen kararlar yalnızca birer varsayımdan ibarettir.  Kendinizi başkalarından “daha güçlü” ya da “daha akıllı” zannetmeden önce durup düşünmenz gerekir: Gerçekten doğru mu davrandınız, yoksa henüz o noktadan sınanmadınız mı?

​Sınanmamışlığın kibri, bilmediğimiz konularda başkalarını kınama ve küçümsemenin de başlangıç noktası kesinlikle. “Bekar’a karı boşamak kolaydır” derler. Ya da yıllar önce Deniz Seki’nin Bayhan’a kendince çok etik ve ahlâkî bir tavırla yüklenmesi gibi. Yıllar sonra kendisinin de cezaevine girmesi, hayatın bizi nasıl sınayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek değil de ne?

​Bilmediğimiz ve anlamadığımız hiçbir konuda, ne kadar empati yaparsak yapalım, insanlara doğru yolu gösterme becerimiz yok. Sadece sabretmelerini, ya da olaya farklı bir bakış açısıyla bakmalarını tavsiye edebiliriz. Gerçekten ne istediklerini, vicdanen nasıl rahat olacaklarını sorarak ya da bundan sonrasıyla ilgili bütün kararları kendilerinin alması gerektiği ve sonuçlarına da katlanmaları gerektiğine dair tavsiyelerde bulunabiliriz.

​Sınanmamışlığın kibri ile sınanan kişinin çevresine söylediği cümleler şöyledir mesela:

​”Sana bu kadar değersiz hissettirenin peşinden nasıl koşarsın ya, onursuz musun sen! “

​”Bu tavır trip bana yapılsaydı hayatta affetmezdim.”

​”Ben de çok acılar çektim ama hiç böyle bitmedim, biraz güçlü olun Allah aşkına! “

​”Sana böyle davranılmasına sen izin veriyorsun.”

​”Depresyona falan atmayın oğlum top’u, her şey kafaya takarsan işin iş”

​İşte bu yüzden, Allah hiçbirimizi sınanmamışlığın kibriyle sınamasın.

Bir Eğitim Efsanesinin Karanlık Yüzü: Rousseau Çocuklarını Neden Terk Etti?

Hepimiz zaman zaman söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan insanlarla karşılaşımışızdır.

Meselâ bu tiplerden biri de Jean-Jacques Rousseau.

Eğitim üzerine yazdığı eserlerle çığır açan, çocukların doğasına saygı duyulması gerektiğini savunan bir düşünürün, kendi öz çocuklarına ne yaptığını öğrendiğimde gerçekten büyük bir şok yaşadım. İnstagram da gezinirken kitap penceresi isimli bir sayfada gördüm bu bilgiyi. Başta inanmadım. Çünkü sosyal medyada ki her bilgi teyide muhtaçtır. Sonra ufak bir araştırma ile emin oldum. Herif gerçekten çocuklarının tamamını ölüme terk etmiş! Şimdi bu yazıda, çocuk eğitiminin öncüsü sayılan Rousseau’nun kendi hayatındaki o büyük çelişkiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

​Rousseau’nun bu sarsıcı hikâyesi, Paris’te yaşadığı dönemde Thérèse Levasseur adında bir kadınla tanışmasıyla başlıyor. Thérèse zamanla onun hayat arkadaşı olmuş ve ilerleyen yıllarda evlenmişler. Rousseau’nun kendi aktardıklarına göre, yaklaşık 1746 ile 1752 yılları arasında Thérèse beş çocuk dünyaya getirdi. Ancak hikâyenin acı ve karanlık tarafı tam da bu doğumlarla birlikte şekillenmeye başladı.

​Tüm bu yaşananlar bir tarihçi iddiası ya da kulaktan dolma bir dedikodu değil; olayı bize doğrudan anlatan kişi Rousseau’nun kendisi. Yazar, meşhur İtiraflar adlı eserinde beş çocuğundan da açıkça söz etmiş. Rousseau’nun anlattığına göre, doğan çocukların tamamı doğumlarından çok kısa bir süre sonra Paris’teki bir kimsesiz çocuklar kurumuna, yani Hôpital des Enfants-Trouvés adı verilen terk edilmiş bebeklerin kabul edildiği bakımevine bırakılmış.

​Peki bu herif bu bebekleri nelerin beklediğini biliyor muydu? Muhtemelen evet. Çünkü o dönemde bu tür kurumlardaki koşullar son derece ağırdı, hastalıklar yaygındı ve bebeklerin hayatta kalma ihtimali oldukça düşüktü. Nitekim Stanford Encyclopedia of Philosophy bu durumu özetlerken, 18. yüzyıl Fransa’sında bir çocuğun bu kurumlara bırakılmasının onlar için neredeyse kesin bir ölüm anlamına geldiğini vurgulamış. Çocukların kesin akıbeti bugün bile tam olarak bilinmiyor; bu yüzden “beşi de kesin öldü” demek tarihsel olarak doğru olmasa da, durumun ne kadar vahim olduğu ortada.

​İşin en aldatıcı ve çelişkili kısmı ise tüm bu olaylardan birkaç yıl sonra gerçekleşti. Takvimler 1762’yi gösterdiğinde Rousseau, belki de pedagoji tarihinin en önemli eserlerinden birini yayımladı: Émile ya da Eğitim Üzerine. Kitabında eğitimde devrim yaratacak harika fikirler savunuyordu. Ona göre eğitim, çocuğun doğal gelişimine kesinlikle uygun olmalıydı; çocuklar sadece emir dinleyen pasif figürler olmamalı, ezberci eğitim terk edilip çocuk deneyerek ve keşfederek öğrenmeliydi. Ancak ne acıdır ki, eğitimde çığır açan ve çocuğun doğasına saygı gösterilmesini savunan bu adam, kendi beş çocuğunun hiçbirini büyütmedi ve onlara tek bir gün bile babalık yapmadı.

​Bir yanda çocuk eğitimine yön veren dahiyane teoriler, diğer yanda yetimhane kapısına bırakılan beş bebek…

Peki sen bu konuda ne düşünüyorsun şimdi? Çocuklarına zerre merhamet etmeyen, onları başından atan bir düşünürün eserlerini değerlendirirken, kendi özel hayatındaki bu büyük çelişkiyi göz önünde bulundurmalı mıyız? Yoksa  “aman canım, adam yapmış bir hata, önemli olan bize açtığı o ufuk” gibi aptalca bir kabule mi yaslanmalıyız?

Huzur mu, Onur mu? O Masadan Kalkma Cesareti.

Arşivimde her zaman sakladığım bir fotoğraftır o an: Albert Einstein’ın bir odada, karısının karşısında çaresiz, bitkin ve boş bakışlarla oturuşu… Koskoca bir bilim profesörünün; herkes kendisine muazzam bir saygı ve hürmet gösterirken, kendi karısından kimbilir hangi uyduruk mesele yüzünden azar veya trip yediği o an!

​Allah’ım, biz nasıl oluyor da duygularımız yüzünden bu kadar aciz bir duruma düşebiliyoruz? İnanmak gerçekten çok zor. Tarihte de hep böyle olmadı mı zaten? Nice koçyiğitler, krallar, padişahlar sırf delicesine sevdikleri için kadınlarının karşısında birer köleye dönüştüler. Bir çeşit muhtaçlık ve “Onsuz yapamam” düşüncesiyle, sırf onları mutlu edebilmek adına kendi sınırlarının kademe kademe ihlal edilmesine göz yumdular…

​Tabii bu döngü, seven bir erkek için sevdiği kadının karakterine bağlı olarak ya dünyada bir cennete dönüşüyor ya da cehennem daha bu dünyadayken en harlı yangınlarla başlıyor. Peki, arada bu döngüyü kıran adamlar çıkmıyor mu? Elbette çıkıyor; tıpkı Johnny Depp gibi…

​Görselde gördüğünüz, popüler kültürün ikonik yüzü ve sinemanın en karizmatik oyuncularından biri olan Johnny Depp; mahkeme salonunda, ilişkideki mağduriyetin, algı yönetiminin ve psikolojik savaşın tam ortasında, kürsüde duruyor.

​Bu iki resim bana tek bir şeyi hatırlattı: Bir erkeğin ne kadar zeki, ne kadar başarılı ya da ne kadar karizmatik olduğunun hiçbir önemi yoktur; kadınlar karşısındaki duruşu ve sınırlarındaki netlik, onun gerçek gücünü belirler.

​Peki, evrenin en büyük denklemlerini çözen zihinler veya milyonları peşinden koşturan adamlar bile nasıl oluyor da kendilerini bu duygusal kapana kısılmış bulabiliyor?

​Einstein Duruşu (Sessiz Kabulleniş ve İçsel Kaçış)

​Einstein modeli; çatışmadan kaçınan, huzuru korumak adına, “aman yuvam dağılmasın hem elalemin ağzına sakız olmayalım” düşüncesi ile sürekli taviz veren ya da duygusal baskı karşısında kendi zihnindeki güvenli limanlara çekilen erkeği temsil eder. Görseldeki gibi; kadın üstte otoriter bir duruş sergilerken, erkek masada sessizce oturur. Bu erkek tipi, ilişkideki manipülasyonu fark etse bile “düzeltmeye çalışmak” veya “kavga etmemek” adına fırtınanın geçmesini bekler. Ancak kaçınmak sorunu çözmez; sadece erkeğin kendi evinde bir kiracı gibi hissetmesine yol açar.

​Depp Duruşu ise duygusal karmaşa ve geç gelen radikal yüzleşmenin resmidir. Depp modeli  tutkulu, duygusal ve empatik erkeği simgeler. Bu erkek, ilişkideki toksikliği ve manipülasyonu ilk başta tutku veya sevgi sanarak tolere eder. Ancak zamanla öyle bir noktaya gelir ki, yaşadığı şeyin bir ilişki değil, kendi benliğini ve itibarını yok eden bir mahkeme salonu olduğunu anlar. Depp’in duruşu; bedeli ne olursa olsun gerçeği ortaya koymak için o kürsüye çıkma zorunluluğudur.

​Kadınların Manipülasyon Cephaneliği: Erkeğin Zihni Nasıl İğdiş Edilir?

​Kadınlar ile erkekler arasındaki psikolojik savaşta kadınların en güçlü silahı, erkeğin mantığına değil, duygularına ve vicdanına oynamalarıdır. İlişkilerde sıkça karşılaştığımız bazı manipülasyon yöntemlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Algı Yönetimleri (Gerçeği Çarpıtma): Erkeğe yaşadığı şeyin kendi suçu olduğunu, olayları aşırı mübalağalı algıladığını hissettirmek. Erkek bir süre sonra kendi hafızasından ve mantığından şüphe etmeye başlar.
  • Mağdur Rolü ve Suçluluk Duygusu metazorileri: Kadının kendi hatalarını perdelemek için anında “mağdur” pozisyonuna geçmesi; erkeğin koruma ve yetersizlik hislerini tetikleyerek onu sürekli savunma durumunda bırakması.
  • Toplumsal ve Çevresel Baskı: Erkeğin imajını, itibarını veya sosyal çevresindeki duruşunu tehdit ederek onu kontrol altında tutmak.
  • Sınır Testleri: Erkeğin “hayır”larına kademeli olarak saygısızlık ederek alanını adım adım daraltmak. Amaç, erkeğin otoritesini ve masadaki ağırlığını eritmektir.

O zaman ​”Yeter Artık!” Deyip Masadan Kalkabilecek Erkek Kimdir?

​Her erkek o masadan kalkamaz. Bir erkeğin o masadan kalkabilmesi için entelektüel zekaya (IQ) değil; öz-saygıya ve radikal bir cesarete ihtiyacı vardır.

  • Einstein Tipi Erkek: Asla kalkamaz o masadan. Çatışmadan kaçınan, pasif-agresif tepkiler veren erkek, masadan fiilen kalkmak yerine zihnen kalkar. Yan yana oturmaya devam ederler ama aralarında kilometrelerce mesafe vardır. Bu bir duruş değil, teslimiyettir.
  • Masadan Kalkabilen Erkek: Kendisine olan saygısını, ilişkinin veya kadının sunduğu konforun üzerinde tutabilen erkektir. Bu erkek modelinde şu farkındalık oluşur: “Seninle var olmadım, seninle yok olmayacağım.”

​Erkekte “Yeter artık!” nidası bir gecede patlamaz; bir birikimin sonucudur. Erkek şu üç kritik eşiğe ulaştığında o masayı devirip kalkacak cesarete ulaşır:

  1. Sınırlarının tamamen ihlal edildiğini ve öz-saygısının bittiğini gördüğü an: Artık sevildiğini değil, sadece kontrol edildiğini ve kullanıldığını hissettiği an.
  2. Yalnız kalma korkusunu yendiği an: Pek çok erkek yalnız kalmaktan, düzeninin bozulmasından veya “kötü adam” ilan edilmekten korktuğu için o masada kalır. Ne zaman ki yalnızlığın, kötü bir birliktelikten yüz kat daha huzurlu olduğunu anlar; işte o zaman cesaret gelir.
  3. Bedeli göze aldığı an: Johnny Depp örneğinde olduğu gibi; kariyerini, itibarını, parasını veya kamuoyunun ne diyeceğini umursamayı bıraktığı, “Gerçek neyse çıksın, bedeli neyse öderim!” dediği an o erkek özgürleşir.

​Bir ilişkide kadın manipülasyon yapabilir; bu insani bir zaaftır. Ancak asıl soru şudur: Sen o masada ne kadar süre oturacaksın?

​Einstein gibi zihninin içinde saklanarak fotoğraf makinelerine çaresiz bakışlarla yardım ister gibi bakıp poz mu vereceksin; yoksa Depp gibi bedeli ne olursa olsun, tüm gücünle sarıldığın gerçeğinle yüzleşip o masadan kalkmayı mı seçeceksin?

​Unutma ey sevgili erkek okur; bir erkeğin karizması kazandığı zaferlerle değil, huzurunu ve saygınlığını korumak adına terk edebildiği masalarla ölçülür.

Puslu Kıtalar Atlası’ndan Bir Hakikat

Görseldeki söz tam bana göre; ne de olsa etrafımda dönen dolapları, maskeli baloları ve asil kılıklı riyakarlıkları fark edip “karanlığı görebiliyorum” sandığım anlarda aslında ne kadar da aydınlık bir cahillikte yüzüyormuşum. Meğer gerçek karanlığı, körü körüne yaşayan bizler değil, toprağın altındakiler o kadar kusursuz deneyimliyormuş ki, bizimki sadece fiyakalı bir karanlık taklidiymiş.

​İnsanın kendi küçük dünyasında dram kasması, “ben her şeyi görüyorum, biliyorum” diye havaya girmesi ne kadar da komikmiş meğer. Hayatın o parıltılı yalanlarına aldanıp gözümüzü kamaştıran biz yaşayanlar, asıl zifiri ve hakiki karanlığın ne olduğunu, mezar taşları arasında sessizce yatan o bilge ölülerden öğrenecek değiliz ya; ama yine de onlara inat, bu aydınlık dünyada karanlıkta el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışarak kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

Stresslaxing; Verimsizliğime kurumsal bir resmiyet kazandıran tabir

Bazen kelimeler, içimdeki o kaotik huzursuzluğu tarif etmekte yetersiz kalır sanırdım. Ama bugün sosyal medyada karşıma bir görsel çıktı ve bam! Nokta atışı yapmış. Görselde “Stresslaxing” diye bir terim tanımlanıyor. Türkçe meali şu: “Stresini atmak için dinlenmek istediğinde, seni strese sokan şeyle ilgilenmediğin için daha çok strese girmek.”

​Bu kadar kısa, bu kadar öz ve bu kadar acımasız bir açıklama olamaz.

​Hani o “Oh, bugün işler bitti, biraz uzanayım da dizi izleyeyim” dersiniz ya. Tam o sırada beyninizin derinliklerinden bir ses yükselir: “Ama yarın o raporu teslim etmen lazım, şu an dinlenerek vakit kaybediyorsun, başarısız olacaksın!”

​Sonuç? Ne dizi izleyebiliyorsunuz ne de raporu yazıyorsunuz. Sadece kıvranıp duruyorsunuz. Bu tam bir kısır döngü. “Dinlenme” denen eylem, suçluluk ve anksiyete dolu bir işkenceye dönüşüyor.

​Yani, bir dahaki sefere kanepede uzanırken tavanı izleyip kendimi suçlu hissettiğimde, bunun geçici bir “stresslaksasyon” anı olduğunu bileceğim. En azından artık adını koydum: Stresslaxing. Kulağa biraz havalı da geliyor sanki, değil mi? Yoksa sadece daha çok strese mi girdim? Kafam çok karışık.

​Neyse, bu muhabbetin üzerine gidip biraz daha stresslaxing yapayım. En azından verimsizliğim artık resmiyet kazandı.

Müziğin Gizli Kusuru: Şarkılarda Prozodi Hataları

Deniz Seki’nin “Büyümüşsündür” şarkısını dinliyordum. Şarkıyı ilk defa dinlemenin keyfi ve beğenisiyle pür dikkat kesilmiş ve şarkıya bırakmışken, bir baktım ki şarkıdaki bir bölüm —üstelik nakarat bölümünde— o coşkulu vurgulama biçimi kafamı allak bullak etti! İlk başta “yanma dayan” olarak algıladığım o yer, aslında “yanmadan sönmüyor insan”mış; meğer şarkının sözlerine bakınca anladım. Yani bariz, belli bir prozodi hatası!

​Benzer bir prozodi kazası Tarkan’ın bir şarkısında da geçer. Meşhur “Sen Başkasın” şarkısında Tarkan o nakaratı öyle garip uzatır ki, “sen başkasın” demek yerine kelimeyi uzatarak “sen başkasının” gibi anlaşılmasına yol açar. Bu durum beni her şarkıyı dinleyişimde gülümsetir.

​Peki prozodi nedir? Teknik olarak prozodi, hecelerin konuşma dilindeki doğal vurgularının, uzunluklarının ve anlam özelliklerinin melodi ve ritimle kusursuz bir uyum içinde olması hâlidir. Hatalar genellikle, kelimelerin yapısındaki vurgu kalıpları ezgiye sığdırılırken kayar; soluklanma ve duraklama yerleri müzikal cümlenin akışını bozar veya sözlerin içerdiği duygu ile müziğin temposu arasında fecaat tezatlıklar oluşur.

​Hatta şarkılarda prozodi hatası yapanları veya şarkıyı çok hızlı okuduğu için anlamadığım bölümleri dinlerken ben, kafamda hemen Kandıralı Ferdi gibi bir karakter canlandırıyorum. Hani şu, duyduğu şarkıları hiç sözlerine bakmadan, kendi algıladığı gibi uydurarak söyleyen o genç çocuk var ya, işte o aklıma geliyor.

​Kısacası, müzik dünyasında prozodiye dikkat edilmemesi, bende ve eminim birçok müzikseverde olumsuz, keyif kaçırıcı hisler ortaya çıkarıyor. Bu arada şu yeni grup, yani “Crush” mıuydu neydi, onların şarkısında da bolca prozodi hatası olduğunu duydum bir müzik eğitmeninin videosunda. Emre Yücelen’di sanırım, ki kendisini çok severim, çok değerli bir müzik adamıdır. Bilâhare şu yeni grubun şarkısını da dinleyeyim bakalım nasılmış!

Narsistik Davranışların Psikolojisi ve İlişkilerdeki Yansımaları

Efendim malumunuz bu zamanda, psikoloji bilimi sayesinde ilişkideki kötü’ye artık “kötü” demiyoruz. Onlara artık Narsist, borderline gibi sıfatlar takıyoruz 🙂

Aslında çoğu zaman kötülükten beslenen ama bu yaptıklarına kötülük değil, bencillik değil, şerefsizlik değil, adilik değil, üç kağıtçılık değil, yalancılık değil de hak görme davranışı deyipte ortada masum’u kurban’ı oynayan bu insanlar, aslında tüm kötülüklerin%70 i ni bünyelerinde toplamayı başaran yüzsüz insanlardır bildiğiniz. Ve bu insanları artık her platformda, yaşantılarımızda görmek mümkün hale geldi. Peki, bir kişinin narsistik özellikler gösterdiğini en güçlü şekilde düşündüren tek bir davranış var mıdır?

Psikolojik açıdan narsisizmi tek bir eyleme indirgemek zor tabii; çünkü bu durum pek çok katmanı barındıran geniş bir yelpaze gibi sanki.

​Narsistik Yapının Temel Yapı Taşları

​Narsisizm, bir bütün olarak karşımıza şu özelliklerle çıkar:

  • ​Düşük empati veya duruma göre değişen seçici empati. ( Keyfi)
  • Herşeyde ​kendine hak görme duygusu (entitlement)
  • ​Büyüklenmecilik, üstten cilik ve kibir
  • ​Aşırı onay ihtiyacı
  • ​Statüye ve yüzeysel şeylere aşırı odaklanma. Pozisyon ya da mevkisinden beslenme
  • ​Sınır ihlalleri ( sizin sınırlarınızı sürekli test eder.)

​Bu özelliklere sahip kişiler, istedikleri olmadığında ya da engellendiklerinde aşırı öfkelenebilir ve yoğun bir rahatsızlık duyabilir. Ancak narsistik bir profilden söz edebilmek için bu belirtilerin tek başına değil, bir arada ve tutarlı bir örüntü halinde görülmesi gerekir. Yoksa illa ki narsistik bir örüntü vardır az da olsa.

​Özünde genellikle ciddi güvensizlikler, kırılgan bir benlik saygısı ve yoğun utanç duyguları barındıran bu tablo oldukça karmaşıktır. Yine de ilişkilerin dinamiklerini derinden sarsan belirgin ve kritik işaret bulunur.

1. Hak Görme Duygusu (Entitlement) ve Sınır İhlalleri

​Narsisizmin adeta gövdesini oluşturan en belirgin unsurlardan biri hak görme duygusudur. Bu durum, kişinin kendisine her koşulda özel bir muamele beklemesiyle kendini gösterir.

  • Çifte Standartlar: İlişkilerde “Kurallar sana uygulanır ama bana uygulanmaz” anlayışı hakimdir.
  • Sınırsızlık ve Sınır İhlalleri: “Seni istediğim zaman ararım, istediğimi yaparım, istediğimi söylerim” şeklindeki yaklaşım, açık birer sınır ihlalidir.
  • Farkındalık Eksikliği: Bu kişiler, sergiledikleri davranışların karşı tarafın ruh halini ve hayatını nasıl etkilediğine dair belirgin bir farkındalık eksikliği yaşarlar.

​2. Sorumluluk Almamak

​Narsisizmde çok tutarlı olarak gözlemlenen ikinci temel özellik ise sorumluluk almama eğilimidir. Sağlıklı bir ilişkide kişi hata yaptığında, “Bunu ben yaptım. Bunun doğru olmadığını görebiliyorum. Seni üzdüğüm için üzgünüm” diyebilir.

​Narsistik dinamiklerde ise şu süreçler işler:

  • ​Karşı tarafın yaşadığı acıyı ve kırgınlığı savunmaya geçmeden dinleyemezler. Dinler gibi yaparlar ama çok dayanamazlar.
  • ​Haklı çıkmak veya suçlu hissedip utançla yüzleşmemek için sürekli bir savunma mekanizması geliştirirler.
  • ​Gerçek bir onarım süreci için gereken “Seni duyuyorum. Gerçekten üzgünüm…” diyebilme olgunluğundan uzaktırlar.
  • ​Sadece özür dilemekle kalmayıp, ardından bu davranışı değiştirmek için samimi ve tutarlı bir çaba göstermek narsistik döngülerde genellikle eksik olan halkadır.
​Sonuç olarak;

​Narsistik özellikler taşıyan biriyle ilişki yürütmek; sürekli sınırların ihlal edildiği, hak görme tutumlarının sergilendiği ve sorumluluğun karşı tarafa yıkıldığı yıpratıcı bir süreçtir. İlişkilerin geleceğini belirleyen en temel şey; tarafların birbirlerinin sınırlarına saygı duyması, hatalarıyla yüzleşebilmesi ve karşı tarafın hissettiği acıyı samimiyetle görebilmesidir. Eğer böyle bir insanla uzun süredir görüşüyor, kendinizi normal hissetmiyorsanız. Ortada büyük bir sorun yokken, içinizde “yolunda gitmeyen birşeyler var” fısıltısı, sesleri duyuyorsanız. Sürekli tetikte ve kontrollü bir ruh haliniz varsa, beyniniz sisli ve netleşmeyen döngüsel düşünceleriniz varsa bilin ki çok büyük bir oranla yakınınızdaki o narsistik kişiye enerjinizi boş yere harcıyorsunuz efenim, bilin istedim.