Hiç Var Olmamış Gibi mi, Yoksa Dünyaya İmza Atarak mı: Gerçekten Neyi Bırakıyoruz?

İz Bırakmak mı, Gölge Etmemek mi? (Ya da Hangisinin Çöpünü Topluyoruz?)

​Geçenlerde sosyal medyada gezinirken bir sahil fotoğrafının altına düşülmüş o meşhur nota denk geldim: “Gerçek lüks, geride iz bırakmamaktır.” Fona da hafiften bir Ege rüzgarı, bir tutam dalga sesi eklemişler. İlk okuduğumda “Vay be, ne rafine bir felsefe!” dedim. Hatta bir an için odadaki eşyalarıma bakıp “Galiba ben çok avam yaşıyorum, etrafım iz dolu” diye bir suçluluk bile hissettim.

​Ama sonra bir düşündüm: Biz bu “iz bırakmama” işini biraz yanlış mı anladık acaba?

​Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; hangi izleri silmemiz gerektiğini, hangilerini de inadına kazımamız gerektiğini birbirine karıştırıyoruz.

​Silinmesi Gerekenler: Bencilce Bıraktığımız “Enkazlar”

​İz bırakmamak gerçekten bir lükstür ama nerede? Doğada, başkasının yaşam alanında, bir insanın kalbinde…

​Piknik yapıp çöpünü çimlerin üzerinde bırakan adamın bıraktığı şey “iz” değil, görgüsüzlüktür. “Ben buradayım” diye bağırmak için tarihi eserlerin üstüne adını kazıyanın, doğayı katledip beton kuleler diken hırsın ya da sırf kendi egosu tatmin olsun diye bir insanın hayatına girip darmadağın ederek çıkanların bıraktığı şey de iz değildir; bayağı bildiğiniz enkazdır.

​İşte tam olarak bu noktada, “Geçtiğin yerden sessizce geç, incitme, kirletme, yük olma” felsefesine şapka çıkarıyorum. Yeryüzünü incitmeden yürümek harika bir duruş.

​İnadına Bırakılması Gerekenler: Hayata Atılan “İmzalar”

​Ama olayı “Hiç var olmamış gibi yaşayalım” noktasına getirirsek, işte orada durun derim. Çünkü eğer hiçbir iz bırakmamak mutlak doğru olsaydı; bugün Neşet Ertaş’ın bir bozlağıyla duygulanamaz, Mimar Sinan’ın kubbesinin altında büyülenemez ya da bir bilim insanının yıllar önce bulduğu bir aşıyla hayatta kalamazdık.

​İnsanın doğasında üretmek, dokunmak ve bir anlam bırakmak var.

​Bir çocuğun gözündeki o “başarabilirsin” ışıltısı olmak bir izdir.

​Zor zamanında bir dostun omzuna dokunup “buradayım” demek bir izdir.

​Kaleminden çıkan bir cümleyle bir insanın gecesini aydınlatmak bir izdir.

​Bunlar dünyayı kirleten atıklar değil; aksine dünyayı yaşanılır kılan imzalardır.

​Sadede Gel Derseniz…

​Günün sonunda mesele “hiç iz bırakmamak” değilmiş meğer. Mesele, dünyadan bir şey çalmadan dünyaya değer katabilmekmiş.

​İçimden bir ses diyor ki:

Geçtiğin yollarda çöpünü, gürültünü ve egonu bırakma. Ama fikrini, sevgini, emeğini ve zarafetini cömertçe bırak.

​Çünkü bu dünyadan bir gölge gibi sessizce silinip gitmek değil; arkanda gölgesinde insanların serinleyeceği bir ağaç bırakmak yakışır bize.

Ben Dilinin Yığınları

Bazen hayatın koşturmacası içinde durup etrafımıza baktığımızda, içinde yaşadığımız kalabalığın aslında ne kadar ıssız olduğunu fark ederiz. Bir binanın gri duvarına düşen şu dizeler, tam da bu sessiz yabancılaşmanın en yalın tanımı gibi:

​“Bence biz artık biz, biz değiliz.
Ben dilinden başka dil bilmeyen yığınlarız.
Dünya ise kendi yamacında yuvarlanan yapayalnız bir küre.
Ve fesleğenler artık sinekleri kovamıyor…”

         –Osman Erim

 

​Kendi Kabuğumuza Çekildiğimiz O Yığınlar

​Göz göze gelmenin, aynı dili konuşmaktan öte bir gönül köprüsü kurmak olduğunu unuttuk belki de. Şehirlerin büyümesi, sokakların kalabalıklaşması bizi birbirimize yaklaştıracağına daha da soyutladı. Herkesin sadece kendi “ben” sesini yükselttiği, başkasının cümlesine sağır olduğu dev bir yankı odasındayız sanki. Karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine kendi haklılığımızın surlarına kapanıyor, kelimeleri birer silaha ya da aşılmaz duvarlara çeviriyoruz.

​Solan Fesleğenler ve Unutulan Hassasiyetler

​Eskiden evlerin başköşesini süsleyen, kokusuyla huzur veren fesleğenler olurdu; en küçük bir esintide ya da dokunuşta narinliğini belli eden, hayatın o saf detayları… Şimdi ise ne o narinlik kaldı ne de o koruyucu koku. Hayatın sert rüzgarları karşısında fesleğenler bile sinekleri kovamayacak kadar yorgun, tükenmiş ve savunmasız.

​Bu yazı; belki de içerideki o küf kokulu odaları havalandırma vakti geldiğinin, birbirimize ördüğümüz duvarları fark etmenin bir çağrısı. Ne dersiniz, rüzgârı biraz olsun başka bir yöne çevirmenin zamanı gelmedi mi?