Yeryüzüne İnince Kanadı Kırılanlar ve Kendi Dünyasına Çekilenler

Sevgili Lev Nikolayeviç Tolstoy,

​Senin o derin insan anlayışın ve doğaya olan tutkun, bugün hayatımın en olağanüstü anlarından birinde bana rehberlik etti. Sık sık kaleme aldığım bu satırlarda, sana dünyanın karmaşasından ve kendi iç dünyamdan bahsederken, bugün yaşanan bir mucizeyi paylaşmak istedim.

​Bugün çalışmıyordum ama iş yerime uğradığımda karşılaştığım o manzara, günümü tamamen değiştirdi. İş yerindeki arkadaşların yol kenarında bulup getirdikleri o küçük misafir, bir anda içimdeki tüm koruyucu hisleri harekete geçirdi. Ancak bu misafir, sıradan bir kuş değildi; o, gökyüzüne ait bir varlıktı ve insan başını kaldırsa bile göremeyeceği kadar uzaklarda yaşayan bir türdü. İşte bu yüzden, bir serçe veya kırlangıç bulduğumda hissedeceğim sorumluluktan çok daha fazlasını, o Ebabil yavrusu için hissettim.

​Bu sorumluluk duygusuyla, zaman kaybetmeden veterinerin yolunu tuttum. Ancak orada karşılaştığım tutum, beni bir kez daha şaşırttı; sadece kedi ve köpekle ilgilenen bir yaklaşımla karşılaştım. Neyse ki, veteriner hekimin gelmesiyle durum değişti; onun bir Ebabil yavrusu olduğunu ve özel bir bakıma ihtiyacı olduğunu anladım. Onların yönlendirmesiyle Doğal Yaşam Koruma yetkilileriyle temasa geçtim. O anları beklemek, hatların kopup durması nedeniyle büyük bir sabır gerektiriyordu. Sonunda yetkililere ulaşıp durumu netleştirdiğimde ve o değerli canlının emin ellere teslim edilmesini sağladığımda, içimde garip bir boşluk hissettiğimi fark ettim. Gökyüzünde süzülen ve ancak orada nefes alabilen o yaşam, benim de hayatı başka bir gözle görmemi sağladı.

​İşte o anlarda, insanın günlük hayatta artık giderek kötüleşen dünyada, ahlakın ve etiğin çok farklı erozyonlara uğradığı bu dönemde, senin basit ve doğal yaşama olan çağrını bir kez daha düşündüm. İnsanların ellisinden sonra insanlardan uzak, yalnız yaşama isteği belirir ya, öyle bir istek hissettiğini fark ettim. Şehir hayatının karmaşasından ve o samimiyetsizlikten uzaklaşıp, Ege’nin sakin bir deniz kıyısında veya uzak bir tatil köyünde huzur arama isteği duymaya başladın.

​Her insan ellisinden sonra biraz Ebabil olmak istiyor sanırım; insanlara uzaktan bakan ama kendi iç dünyasında huzurla yaşamayı bekleyen, ölene kadar o gökyüzü özlemini içinde taşıyan birer varlık.

​Senin öğretilerinin ışığında, bugün doğanın o narin dengesine küçük bir katkı sunabildiğin için huzurluyum. Seninle bu satırlar aracılığıyla dertleşmek, ruhuma her zaman iyi geliyor.

​Saygı ve sevgiyle. Umarım o dünyada her şey istediğin gibidir.

Osman Erim

İnadım inatdır kıçım iki kanattır

 

İnatta ısrar diye bir şey vardır.

​Lüzumsuzca sürdürülmek istenen eylemlerdir bunlar. Sonucunun hep menfi bir çıkar getireceğine inanılarak devam ettirilir. Belki kaybetme korkusu, belki de “hep daha fazlası” için çırpınır durur insan.

​”Sonunu düşünen kahraman olamaz” felsefesi gibi değildir bu eylem; insan sonunu değil, olayın sonucu için mücadele eder. İnsan bu ısrarında çevresinden onlarca nasihat ve uyarı alır aslında fakat hiçbiri işe yaramaz. Yaramaz bir çocuk gibi davranan, sadece bildiğini okur. Bir çeşit deliliktir bu; deneme yanılma yoluyla öğrenmenin ötesinde bir inat…

​”İnadım inat, kıçım iki kanat!” sözü bu tip insanların sloganıdır. Kıçının iki kanat olduğunu bilen insan, boş inadın sonuçlarını hep bir hüsranla tecrübe eder.

Zaman, ölümden tehlikeli artık

Bu çağın en acımasız katili zaman artık. En acınacak tek varlık da insan. Ölüm bile zaman kadar mühim değil artık; çünkü “an” dediğimiz kavramın sürekli ölümünü izliyoruz. Kendi ölümümüzü düşünmeye bile vaktimiz yok işin açıkçası; sadece azıcık tat almaya, yaşantılarımızın keyifli anlarının hatıralarını daha uzun süre aklımızda tutmaya çalışıyoruz.

​Zaman, eskiden beri hep su gibi akıp giderdi tamam da; şimdilerde sel olmuş gibi. Vakitler hiçbirimize yetmiyor. Her işimiz ya yarım ya noksan kalıyor. Ne çevremize ne de kendimize tatmin edici bir imkân sağlayabiliyoruz. Birbirinin aynısı günler, sırayı bozmadan birbirini takip ediyor. Sadece takvim değişiyor. Özel günler, resmî ve dinî bayramlar bile doyurucu değil artık.

​Peki, neden böyle? Bu akışı topluca hızlandıran şey ne?

​Hepinizin farklı cevapları vardır tabii; ama bence bunun sebebi internet saati ve takvimi, daha doğrusu teknolojik zamandır. Her şeyden aynı anda haberdar oluyoruz. Her anımız programlı; bir saat gibi kuruluyoruz. İşe gidiş gelişlerimiz, boş zamanlarımız hep sosyal medyanın farklı pencerelerinde geçiyor. Hafta sonu yapılacaklar listemiz, yani herkesleşen ortak bir zamanda ezbere yaşıyoruz. Gözümüz sürekli saatte. Günde ortalama 200 defa telefon ekranına bakan birinin saati görmemesi mümkün mü?

​Gün içi yoğun çalışma hayatı ve akşam eve gelişimizde üstümüze çöken yorgunluğa ne demeli? Eskiden çoğu insan gecesini bir şekilde birtakım uğraşlarla değerlendirirdi: Televizyonu kapatıp sohbet etmek, bir radyo kanalı dinlemek, bazen kitap okumak vb. Artık hiçbiri yok çünkü elimizden hiç bırakamadığımız 180 gramlık o dijital aletin emrindeyiz! Bakın, özellikle “emrindeyiz” diyorum çünkü biz onu değil; o bizi kuruyor, şartlıyor ve programlıyor. Zamanı ve bizi kendine uyarlıyor.

​Dikkat edin, zaman en çok o elimizdeyken anlaşılmadan eriyor. Bu alet, elimizden düşüremediğimiz bir paket çekirdeği yerken boş durmamızdan bile tehlikeli. En azından çekirdek yerken kendi özgün irademizle hayatımızla ilgili şeyler kuruyor veya planlıyoruz fark etmeden. Fakat cep telefonu üzerinden kendimiz ve yakın çevremiz dışında herkesin ve her şeyin hayatına ortak oluyoruz. Bu ne menem bir hastalıktır!

​Dünyanın hiçbir döneminde insanlık başkalarını bu kadar önemsemiyordu. Oysa şimdi, bir insanın hayatının bir kesitine yüz milyonlarca insan ya şahit ya da takipçi.

​”Bize ne!” diyemiyoruz, takibi bırakamıyoruz. Tüketim toplumlarının en aptalı bu yüzyıl insanı; kesinlikle her şeyi tüketmekte başarılı, fakat zaman israfında tarihteki tüm medeniyetlere ve topluluklara fark atmış durumda.

​İşte bu yüzden, başta kendime sonra size en büyük tavsiyem; kendiniz ve yakın çevreniz dışındakilere çok kafa yormayın ve onları takip etmeyin. Herkesleşerek bir yere varacağınızı düşünmeyin sakın. Sizi diğer insanlardan farklı kılan şeyin sadece isminiz ve işiniz olduğu fikrini geçin. Asıl karakterin ve yalnızca size mahsus davranış ve eylemlerin sizi üstün ve farklı kılacağına inanın.

​Sıradan bir cenaze merasiminiz olmasın. Arkanızdan sizi farklı ve özel kılacak eylemleri takdir eden bir çevre bırakmaya çalışın. Zamana hükmetmek imkânsız, evet. Ama bu zaman denen boyutun içini faydaya dönük şeylerle doldurmak mümkün. Zaman yine alsın başını gitsin fakat dolu dolu geçip gitsin.

Ne cüretle “Ben” dersin? / Stefano E.D’Anna

“Ne cüretle ‘BEN’ dersin?”

Benim dünyamda ‘BEN’ bir küfürdür. ‘BEN’ içinde taşıdığın ayrılıktır..
‘BEN’ senin yalanlar ordundur.
Kendi ‘küçük ben’lerinden birini her söyleyişinde yalan söylüyorsun.
Ancak yaşamının efendisiysen bir iraden varsa ve kim olduğunu biliyorsan ‘BEN’ diyebilirsin…

“Bundan böyle sakın ‘BEN’ deme, yoksa buraya bir daha asla dönemezsin!
Kendini gözle.
Kim olduğunu bul!
Kalabalık içinde bir ‘BEN’ olmak, gerçek dışı, kaçışı olmayan, kendi kendine yarattığın sahte inançlar ve yalanlar sisteminin tuzağına düşmek demektir.

Bir bütün içinde olmamanın eksikliği, insanı cehalet, korku ve kendi kendini imha etmeye mahkûm eder ve onu hastalıklara, çöküşe, saldırganlığa, acımasızlığa ve dış dünyada savaşmaya kadar götürür.

Dünya, senin onu düşlediğin gibidir, o bir aynadır.
Dışarıda düşlediğin dünyayı, yarattığın kendi dünyanı bulursun..
Dışarıda kendini bul!
Git ve kim olduğunu gör…
Diğerlerinin, senin içinde taşıdığın yalanın, uzlaşmanın, cehaletinin yansıyan görüntüleri olduğunu keşfedeceksin…

Beter bir dünya yaratıyorsun, sonra da kendi yarattığın şeyden, kendi eserinden dehşete düşüyorsun. Dünyanın nesnel olduğunu düşünüyorsun…
Oysa dünya senin onu düşlediğin gibidir.
Değiş… ki dünya değişsin.

Git, dünyaya gir ve bunları kabullen… Kendi içindeki yoksullarla, zorbalarla, toplum dışına atılmışlarla tanış.
Onları kabullen!
Sakın onları görmezden gelme ve sakın suçlama.

Dünyana teslim ol.
Git ve yarattığın şeyi bilinçli olarak kabullen: bir dünya, sabit, cahil bir dünya… ölü.

Bir kişinin gücü, kendine sahip olmasında ve aynı zamanda kendisine teslim olmasında yatar.

Stefano E.D’Anna

Bile bile hataya sürüklenesi gelir bazen insanın..

Herkesin negatif ve eksik yanları var. Bu kaçınılmaz bir gerçek. Fakat,yalnız bunları kabul edebilen ve törpülemeye çalışan insanlar mutludur şu dünyada. Yardım almak ve yardım etmek kişiyi güçlü kılan şeydir.Birşeylerin sürekli düzgün gitmesi için,birilerinden sürekli talepte bukunan insanlar, yalnız kalırlar her daim içlerinde. Yaşadıkları dünyanın gerçekliğini umursamadan, sadece kendi bildikleri doğruluğuna inandığı gerçeklerle hayatlarını sürdürürler. İnsanlara güvenmezler ve sırtlarını yaslayacak bir ağaç dahi bulamazlar. İnsanın kendi kendine yetiyor olması denilen şey, aslında safça bir yalandır.

En büyük ziyan nedir? sorusuna bir cevap..

O ipliği,o toplu iğneden geçirmen, bir yönüyle önemli bir başarıdır. Tabi bu durum, o iğne ve iplik için bir şey ifade etmez. Çünkü onlar için bu birliktelik,ancak bir yarımı ya da eksiği giderme birlikteliğidir. İnsan, ancak belli araçları belli amaçlar için kullanırsa başarılı adledilir. Amacı olmayan bir insana verilen tüm araçlar ziyandır.

-kırkevinkedisi

Bir dolu sıkıcı, ama çok insani tespitlerim var benim.

Ezbere yaşamlar..

Dünya,tabiat ve insan üçlemesinin doğallıktan uzaklaşıp, yapay,soğuk ve ben merkezci bir “bekle ve sahip ol” felsefesine geçiş yaptığı bir yüzyıl. Gücü olanın, zengin olanın belirdiği bir yaşam tarzına değil de, yalnızca emitasyonlarına kavuşma eğilimindeyiz. Sadece haz peşindeyiz.

Dilimizde yalandan “her şeyin başı sağlık her işin başı huzur” cümleleriyle çok basit bir mütevazi ve kanaatkar bir hayat sürme arzusunda olduğumuza inandırmışız kendimizi.

“Onun var, bunun var peki benim niye yok” düşünceleri ile gün boyu mücadele ediyoruz. Gerçekte bizim olanın, yalnızca beynimizin ve kalbimizin içinde ki özgürlük olduğunu anlamamak ısrarcılığındayız.

Başkalarını mutlu ederek mutlu olma yetimizi uzun zaman önce kaybettik. Bunun yerine “en çok ben mutlu olmalıyım” gayretiyle kopuyoruz, köreltiyoruz kendimizi sevdiklerimizden. Eşimizden, coçuklarımızdan ve anne babamızdan.

Kimlerin dünyasında oyuncuyuz? Kimlerin oyununda figuranız bilmiyoruz. Bu bilmeyişlikten hiç rahatsızlık duymuyoruz. Sorgularsak, ulaşacağımız gerçeklerin,bizim hayallerimizi katledeceğini sanıyoruz. Halbuki biz yalnızca sorgulayan, özünde iyiyi arayan, süresi belirsiz bir ömrün mücadeleden bıkmayan işçileriyiz.

Bir yandan an’ı yaşamaya özenip, diğer yandan son kullanma tarihine her geçen gün yaklaştırdığımız bedenimizi, daha doğrusu en yüksek mertebede lüks içinde yaşatmaya çalıştığımız bedenimizi kudurtma gayretindeyiz.

Dünyada milyarca insan var. Buna karşın dünyada sayısı minimum düzeyde olup, insanca yaşamaya çalışan insan var. Bu yüzden onlar kendilerini hemen belli ediyorlar. Karanlık bir gecede tüm gücüyle parıldıyor onlar. Bu parlama tüm insanların takdirini kazanıyor. Fakat özenilmiyorlar. Bir takside unutulan içi para dolu bir çantayı, karakola teslim eden taksiciyi alkışlıyoruz. Otobüste yaşlı bir insana yer vermek için aynı anda ayağa kalkmayan bir sürü gencin içinde, yalnızca bir gencin kalkıp: “buyur teyze” demesini takdire şayan buluyoruz. Ama bu saniyeler içinde oluyor. Sonra insanlar yine kendi bencillikleriyle başbaşa kalıyorlar. Bir plajda boğulmak üzere olan birini, o an o plajda olan onlarca insan görüyor ama yardım etmiyor. Sonra bir genç tüm gücüyle koşup suya atlıyor. Kurtarınca yıldızımız kahramanımız oluyor. Geçici parlayan yıldızımız.

İyilik yalnızca bir lütufa dönüşüyor toplumda. Sanki bir cep telefonunun bataryasında çok az kalmış bir elektrik akımı gibi, iyilik. İdareli ve itidalli kullanılıyor. Herkese değil yalnızca karşılık görmeyi umduğumuz menfi işbirligi içinde olduduğumuz için harcanıyor. İnsan çoğu zaman zararda. Zarar etmekten korkmuyor. Tek yapabildiği, işin içinden çıkamadığı anlarda “zararın neresinden dönsem kardır” uyanışı. Fakat gelin görün ki tüm insanlık aynı mantalide çırpınıyor. Kimsenin kimseye yardım edecek ne zamanı ne de hali kalmıyor..

Başı ezilemeyen yılanı beslemek..

Kendinizi sürekli ezilmeye çalışılan biri gibi görüp savunmada kalıyorsanız..

İstişare edeceğiniz ve edemeyeceğiniz konuları,birbirinden ayıramıyorsanız..

Eşitlik ve denklik konusunda kendinizi ya da karşınızdakini sizden üstte ya da altta görüyorsanız..

İyi niyet ve mücadele kavramını, sizin dışınızdaki herkesten daha fazla görüyorsanız kendinizde..

Doğrularınız kimse tarafından eleştirilemez ya da tartışılamazsa..

Başkalarının kusurları onları küçük görmenize neden oluyorsa..

Yapıcı olmak, destek olmak, yanında olmak gibi cümleler,yaşadığınız insanlarla ortak kullanamadığınız duygularsa..

Ben ve başkaları ayrımı size,hep en yakın ve en kolay uygulanabilir bir metodmuş gibi geliyorsa..

Halden anlamak kadar halden anladığınızı göstermenin de, önemli bir şey olduğunu kabul edemiyorsanız..

Çevrenizde,sizin varlığınızdan, neşenizden ve enerjinizden istifade etmek isteyen insanlar olduğunu unutuyorsanız..

Kendi içinizde yaşayarak duygularınızı gizliyerek ve yardımsız yaşamayı umuyorsanız..

Bilin ki o başı ezilmeyen yılanı,besleyen sizsiniz içinizde!

 

Fayda vermek üzerine

Kabuğunu kıran insan fayda verir. Kabuğunu kıramayan dalında çürür. Kabuk insanın hem donanımlarının koruyucusu hem de tabularıdır. İnsan yeniden doğuşa hazırlığını bu yolla yapar. Her yeni doğuş, mutlak bir ölüm getirir peşinde…

İnsan olamayana hayvan deme gafleti..

Düşünebilme özelliği canlıya insan dememize sebeptir. Fakat bu özelliği kendisinin ya da başka canlıların zararına kullananlara insan demek gelmez içimizden. Bu yüzden ne yazık “hayvan” deriz. Fakat bu konuda da yanlış yaparız. Bu yetiye sahip olanla, olmayan hayvanat alemini bir tutarak büyük bir ayıbın içine düşeriz. Ne zaman ki hayvanat bu düşünebilme yetisine kavuşur, işte o zaman doğrudan kıyas yaparız. İnsan aklını ve idrakini doğru kullanamıyor diye hayvana benzetmek anca biz insanların hayvana olan saygısızlığı olur.

Siz hangi öküzün, hangi ayı’nın veya bir köpeğin kul hakkına girip, kalp kırdığına şahit oldunuz?

Fesleğenler de sinekleri kovamıyor artık..

 

Doğru ve yanlışın ayrımını artık vicdanların değil, kârların ve kazançların belirlediği bir dünyanın çocuklarıyız biz.

​Dünya ve yeryüzünün artık bambaşka şeyler olduğu, fakat herkesin yeryüzünde yaşadığı farklı dünyalarında yalnızca öğrenmenin ve öğrenebilmenin hevesindeki çocuklarız biz.

​İçimizdeki çocuk bizimle büyürken, bu gerçeği kabullenemeyenler de istemeyerek de olsa giderek çocuklaşırken, “Çocuk aslında neydi?” sorusuna cevap arayan çocuklarız biz.

​Savaşlarımız, barışlarımızdan kıymetliydi. Çoğu barış ise sahteydi. Barış diyen her dilin yaptığı, kendine benzemeyeni kışkışlamaktı. Umut hep yalan yere aranıyordu. Gerçek ise yapayalnızdı ve o gerçek insanı arıyordu. İşte o gerçekle tanışan talihlileriz biz.

​Sahi bu arada, “insan” neydi?

​Dünya’ya atılmış olan mı?

​Yoksa belli amaçlar için gönderilmiş olan mı?

​İşte bu noktada “Gönderilmiştir” diyenlerin, mükafatını verecek olanın kim olduğunu, kendi adının ne olduğunu bilenler kadar emin kullarız biz.

​Ve son olarak;

​Bizler her daim “Biz kimiz?” sorusunu soranlarız.

​”Biz kimiz?” sorusunu kırmızı çizgisi ilan edenleriz.

​Merhaba, Osman Erim.