Aynaya Bakma Cesareti: Suçu Sosyal Medyaya Atıp Temiz mi Çıkacağız?

​”Sosyal medya ahlakımızı bozuyor.”

​Cümleyi kurması ne kadar kolay, değil mi? Klavyenin tuşlarına basıp birkaç saniyede bütün günahı bir algoritmanın, akışın, koda sıkıştırılmış ekranların sırtına yükleyiveriyoruz. Çok konforlu bir kaçış yolu bu. Çünkü suçlu sosyal medya olunca, biz sütten çıkmış ak kaşık kalıyoruz. Öyle mi gerçekten?

​Peki, durup da elimizdeki verilere, somut gerçeklere baktık mı hiç? Sosyal medya ne yapıyor da bizi bu kadar kolay “bozuyor”?

​Algoritmalar bize bilmediğimiz bir şeyi mi fısıldıyor, yoksa içimizde zaten var olan ama toplum baskısıyla ya da korkuyla halının altına süpürdüğümüz arzuları, zaafları ve öfkeleri mi önümüze seriyor? Ekran bize yabancı bir virüs mü enjekte ediyor, yoksa sadece bizim en ham, en filtrelenmemiş hallerimizi bize ayna gibi geri mi yansıtıyor?

​Aslında mesele şu: Sosyal medya bir zehir değil, sadece çok keskin bir ayna. Ve biz, o aynadaki görüntümüzü beğenmediğimiz için aynayı suçluyoruz.

​Bir düşünün; iftira atmak, linç etmek, gıybet etmek, başkalarının hayatını röntgenlemek, kıskançlıktan çatlamak ya da her şeye herkesten çok bildiğini iddia ederek atlamak yeni icat edilen dijital hastalıklar mı? Tabii ki hayır. Bunlar bin yıldır insan doğasının en karanlık, en sinsi köşelerinde zaten var olan şeylerdi. Sosyal medya sadece bunlara otoyol döşedi, hızı artırdı ve işimizi kolaylaştırdı. Eskiden mahalle kahvesinde ya da sokak dedikodusunda kalan o zehir, bugün bir tuşla milyonlara ulaşıyor hepsi bu.

​Yani günah keçisi aramak işin en kolay kısmı. Asıl soru şu: Sosyal medya bizi mi bozuyor, yoksa içimizdeki bozukluğu en çıplak haliyle yüzümüze mi vuruyor?

​Tetiği çeken silah mı, yoksa parmağı o tetikte tutan iradesizlik mi?

​Sıra sende; bu aynaya daha yakından bakmaya cesaretin var mı?

Sayaç Sıfırlandığında Yüzleşeceğim Ben

Geçen gün Instagram’da karşıma çıkan bir psikoloğun, Nietzsche’den esinlenerek sorduğu bir soru üzerine uzun uzun düşündüm. Kendisine yöneltilen o soruyu kendi içimde cevapladım ve ardından bu cevabın üzerine epey kafa yordum, tekrar tekrar…

​Hayatımı tamamen aynı şekilde, en ufak bir detayı bile değişmeden sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydım, bunu kabul eder miydim (eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmasaydım)?

​Diyelim ki “Evet” dedim… Böyle bir kabulden tam olarak nasıl bir memnuniyet devşirebilirim? Aynı acıları, aynı kırgınlıkları, aynı hataları tekrar tekrar yaşayacak olmayı bilmek… Belki de buradaki memnuniyet, hayatın kusursuz olmasında değil; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız her anı, başka türlü olamayacağını idrak ederek kucaklamakta saklıdır. Friedrich Nietzsche’nin Amor Fati dediği o derin kabulleniş gibi: Kaderini, onu değiştirmeye çalışmadan, varoluşun tamamına “Evet!” diyebilme cesaretiyle sevmek.

​Peki ya diyelim ki “Hayır” dedim… “Hayır” demek, bu hayatın kontrolünün tamamen bizde olduğunu gösterir mi? Bunu kim, nasıl ispatlayabilir? Çoğu zaman kontrol sandığımız şey, akıntıya karşı kürek çekerken hissettiğimiz kas yorgunluğundan ibaret değil mi? İrade adını verdiğimiz o his, belki de sadece bize sunulan sınırlar içinde oynadığımız küçük bir oyundur.

​Bana göre yaşam; mümkünler dahilinde bize imkanlar sunan, zamanı durmaksızın tüketen bir geri sayım sayacı. Zaman akıp giderken, aldığımız kararların ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının bir zorunluluktan ibaret olduğunu tartışmanın pek bir anlamı kalmıyor.

​Çünkü sayaç sıfırlandığında, hepimiz kaçınılmaz olarak o sayaç içindeki “ben” ile yüzleşeceğiz. Önemli olan, o an geldiğinde geriye dönüp bakmak değil; sayaç işlerken, o sahnenin içinde ne kadar sahici durabildiğimiz.