”Sosyal medya ahlakımızı bozuyor.”
Cümleyi kurması ne kadar kolay, değil mi? Klavyenin tuşlarına basıp birkaç saniyede bütün günahı bir algoritmanın, akışın, koda sıkıştırılmış ekranların sırtına yükleyiveriyoruz. Çok konforlu bir kaçış yolu bu. Çünkü suçlu sosyal medya olunca, biz sütten çıkmış ak kaşık kalıyoruz. Öyle mi gerçekten?
Peki, durup da elimizdeki verilere, somut gerçeklere baktık mı hiç? Sosyal medya ne yapıyor da bizi bu kadar kolay “bozuyor”?
Algoritmalar bize bilmediğimiz bir şeyi mi fısıldıyor, yoksa içimizde zaten var olan ama toplum baskısıyla ya da korkuyla halının altına süpürdüğümüz arzuları, zaafları ve öfkeleri mi önümüze seriyor? Ekran bize yabancı bir virüs mü enjekte ediyor, yoksa sadece bizim en ham, en filtrelenmemiş hallerimizi bize ayna gibi geri mi yansıtıyor?
Aslında mesele şu: Sosyal medya bir zehir değil, sadece çok keskin bir ayna. Ve biz, o aynadaki görüntümüzü beğenmediğimiz için aynayı suçluyoruz.
Bir düşünün; iftira atmak, linç etmek, gıybet etmek, başkalarının hayatını röntgenlemek, kıskançlıktan çatlamak ya da her şeye herkesten çok bildiğini iddia ederek atlamak yeni icat edilen dijital hastalıklar mı? Tabii ki hayır. Bunlar bin yıldır insan doğasının en karanlık, en sinsi köşelerinde zaten var olan şeylerdi. Sosyal medya sadece bunlara otoyol döşedi, hızı artırdı ve işimizi kolaylaştırdı. Eskiden mahalle kahvesinde ya da sokak dedikodusunda kalan o zehir, bugün bir tuşla milyonlara ulaşıyor hepsi bu.
Yani günah keçisi aramak işin en kolay kısmı. Asıl soru şu: Sosyal medya bizi mi bozuyor, yoksa içimizdeki bozukluğu en çıplak haliyle yüzümüze mi vuruyor?
Tetiği çeken silah mı, yoksa parmağı o tetikte tutan iradesizlik mi?
Sıra sende; bu aynaya daha yakından bakmaya cesaretin var mı?


