Eylülün Dijital Sessizliği: Anı Yaşarken Mevsimleri Kaybeden İnsanlık

Eylülün o hüzünlü ve romantik ruhunun sosyal medya beğenilerine meze yapıldığı devir kapandı. Aslında o derin duygu son 15-20 yıldır yoktu, sadece edebiyat maskesi takan sayfalar şiirlerle ortalığı süslerdi.

​Şimdi ise insanlık yönünü tamamen kaybetti. Günlük yaşamın telaşı içinde her şey anlık yaşanıyor. Birileri tarafından uydurulan anı yaşa mottosuyla dünü unutan, yarını planlamaya korkan ve sürekli değişen yeni gündemlerle oyalanan kalabalıklar olduk. Artık mevsimlerin bile ruhu kalmadı vesselam.

Katedralde Sessiz Ayrımcılık: Papa’nın Dönüşü ve Kırılan İnançlar

Fransa’daki Metz Katedrali’nde yaşananlar, sosyal medyada adeta bir deprem etkisi yarattı. Katolik dünyasının lideri kürsüden geçerken, tam da siyahi bir rahibin elini sıkmadan dönmesi, pek çok kişide derin bir hayal kırıklığı ve öfke uyandırdı.

​Avrupa’da hala ırkçılık, etnik ayrımcılık veya milliyetçilik gibi kavramların varlığını sürdürdüğünü düşündüğümüzde, bu an bana hiç de tesadüf gibi gelmiyor. Papa’nın aklına ne gelirse gelsin, tüm dünyanın bu görüntüyü konuşacağını bilip, o anda o rahibin elini sıkması ya da sonrasında bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak bu yapılmadı ve bu tutum, ne yazık ki olumsuz ideolojilerin devam ettiğine dair şüpheleri güçlendiriyor.

​Elbette danışmanları ya da yanındakiler bu durumu fark ettiklerinde Papa’ya durumu mutlaka aktaracaklardır. Ancak eğer Papa buna rağmen hala o rahiple kameraların önünde yakın durmazsa ya da tokalaşmazsa, endişelerimde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anlamış olacağım. Görünüşe göre maalesef, bu tip ayrımcılıklar hiç bitmeyecek.

Harvard, Sarıkaya ve Popülerlik Algısı

Dünyanın en çok araştırma yapan üniversitelerinden biri olan Harvard’ın adını duyunca akan sular duruyor. Hatırlar mısınız? Bundan 15-20 yıl önce Türkiye’deki sakız firmalarında ya da temizlik ürünlerinde hep Zürih Üniversitesi onayı verilirdi. Ama Harvard, Zürih’ten farklı olarak her türlü araştırmayı yapıyor. Hangi denekler üzerinde yapıldığı belli olmayan araştırmalar, sırf o mühürlü etiketle sunulduğu için sorgusuzca kabul ediliyor.

​İşte tam da bu noktada, Serenay Sarıkaya’nın L’Oréal defilesindeki o çok ünlü yürüyüşüyle bilimin o popüler kılıfları birleşiveriyor. Harvard’ın, dik duruşla uzun adım atmayı hormonal değişimle ilişkilendirip sahneyi doldurmayı sağladığı iddiası, bizim yorumcuların dilinde hemen ona bağlanıyor.

​Doğru dürüst bir dizi veya film projesi yokken, sadece güzelliği ve aurasıyla sosyal medyayı parselleyen bir ismin, adeta dünyadaki en etkileyici yürüyüşü sergiliyormuş gibi sunulması tesadüf değil. Sonsuz başarıları olmasa da, sırf o enerjiyle sosyal medyada bir numara olmak çok kolay bizim ülkemizde. Herhalde “Serenay, milli gururumuzsun,” “Türkiye seninle gurur duyuyor” nidaları bir hafta daha gündemi oyalamaya devam edecek.

Suret ile Öz Arasında: Atam’ın Düğün Dernek Gezdirildiği Popülist Şovlar

Atatürk’e Benzetilen İnsanların Düğünlerde, Etkinliklerde Gezdirilmesi—Yapay ve Popülist Bir Şov.

Bu ülkede gerçekten bazen çok garip olaylar oluyor ama acayip bir şekilde zamanla normalleştiriliyor. Bu durum en çok popülizm maksatlı eylem ve davranışlarda ortaya çıkıyor. Normalleştiren alışkınlıklardan biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili. Atatürk odaklı popülist şovların başlangıcı, her sene Ardahan’ın Damal ilçesindeki Karadağ’da beliren ve Atatürk’e benzetilen silüetin ardındaki hayran kitlesiyle başladı. Her sene buraya yüzbinler aktı. Bi nevi küçük Anıtkabir ziyareti gibi algılatıldı. Teşbihte hata olmaz, bir çeşit anıtkabir umre’si!

Son 20-25 yıldır Atatürk’e benzetilen Göksel Kaya’nın yollarda insanların “Atam, atam” diyerek sarıldıklarını, ağladıklarını ve görüntülerin zamanında haber bültenlerinde yer aldıklarını zaten izlemiştik. O zaman o Mustafa Kemal gibi sokaklarda frank ile Gezen tiyatrocu Göksel Kaya’nın yerini yeni bir arkadaş almış; bu arkadaş da düğünlere Göksel Kaya gibi frakla değil de, askeri kıyafetle çıkıp 30 bin lira almaya başlamış sahnede sağa sol’a selam vererek. Atatürk sevgisini ve ona duyulan özlemi tabii ki anlıyorum, ama bu benzerliği maddi kazanca dönüştürmek hiç etik değil. Ülkemizde Atatürk’ü koruma kanunu varken, bu şekilde popülist amaçlarla onun eğlence alanlarında yaşatılması ve benzerlerinin şova dönüştürülmesi saçma sapan bi anlayış değil mi? Atatürk bile, “Beni görmek demek, benim yüzümü görmek demek değildir; benim ilkelerimi, inkılaplarımı ve fikirlerimi görmektir, bilmektir, yaşamaktır,” dememiş mi? Yıllardır Göksel Kaya gibi isimler, bu benzerliğin sefasını sürüp Kemalistlerin şovlarına katılarak egolarını tatmin etmediler mi?

Şimdi yeni bir Göksel Kaya çıkması, bu yapay durumun bir rant haline geldiğini, Atatürk’ün yapay zeka canlandırmasını,Milli Kadın Voleybol Takımı ile birleştirilmesi paylaşımında olduğu gibi popülist şovların değer düşürücü etkisini netleştiriyor. Aslında bu şovlar Atatürk’ü koruma kanunu kapsamında cezalandırılmalı; çünkü bu etkinlikler evet bir hakaret içermiyor belki; ancak onun ilke ve fikirlerini de değersizleştiriyor. Neyse ki yapay zeka sayesinde bu Gazi’ye benzer heriflerin ön plana çıkma ihtimali azaldı ve şükür ki, ülkemizde Atatürk’e çok benzeyen erkek sayısı da öyle fazla değil 🙂

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler.

​Instagram’ın o dijital sahnesinde perde açılıyor: Karşınızda en şık giyimli, ışığı mükemmel ayarlamış, HD çekimlerle yeni jenerasyon akıl hocaları. Avukatlar, pedagoglar, sosyologlar, psikologlar, öğretim üyeleri, doktorlar ve aa, bir de fenomenler, tabii ki! Hepsi o akademik unvanlarını birer pelerin gibi arkalarına almış, hayatımızın her detayını tek bir kaydırma hareketiyle düzeltmeye yemin etmiş gibiler. Bizler ise sıradan bir insanın değil, bir uzmanın konuştuğunu düşünerek büyüleniyoruz. Oysa diploma bir ürün, takipçi sayısı ise sermaye haline gelmiş durumda. Bize sunulan o genel geçer tavsiyeler, aslında samimiyetten uzak, sadece birer içerik paketi olarak karşımıza çıkıyor. Hele bir de o profillerin yaşam tarzlarına bakın; gezmelerine, yiyip içtiklerine, yaşam tarzlarına.. hayattan sürekli keyif alıyormuş gibi görünen o kusursuz hayatlara… İnanın, bunlarda sadece bir pazarlama taktiği. Son olarak bu akıl hocalarının sayfalarının yorumlar kısmına bir göz atın, adeta alkış kıyamet: Herkes “Harikasınız hocam!” diye övüyor, genel geçer doğrular herkesin hoşuna gidiyor e doğal olarak. Ama arada benim gibi kılçıklar da çıkıyor, işte asıl turnusol kağıdı orada belli oluyor. Kendilerine muhalefet edildiğinde ya da eleştirildiğinde bu insanların tavrına bir bakın. Eğer gerçekten akademik bir olgunlukla ve saygıyla yanıt veriyorlarsa, eyvallah. Ama iğneleyici sözlerle savunmaya geçiyor ya da tamamen görmezden geliyorlarsa, inanın yaptıkları tek şey, yine bir algı satışından ibaret. Kendi sonumuzu hazırlıyoruz bu kaydırmalarla, kendi aklımızla alay ediyoruz.

Allah hepimize akıl fikir versin de bu dijital pazarlamaya sermaye olmayalım..

Bir Haber Bülteni Dikkatinizin Nasıl Çalındığını Açıklar mı?

İspanyol devlet kanalı Vera’da haber bülteninin kapanışında, sunucu altı saniye boyunca ekrana bakarak hiç konuşmadan duruyor. İşte bu altı saniyelik sessizlik, günümüzde dikkatimizin nasıl çalındığını, sosyal medyanın ve bitmek bilmeyen akışın bizi nasıl sabırsız ve odaklanamaz hale getirdiğini anlatmak için mükemmel bir başlangıç noktası oluyor. Sadece altı saniye, ama o an size koca bir sonsuzluk gibi geldi, değil mi? İşte bu, sürekli bir hareket ve tüketim bekleyen zihnimizin ne kadar çaresiz kaldığının çok ironik bir kanıtı.

​Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabında da belirttiği gibi, bu çalınan dikkat olayı, bir haber bülteninde bir sessizlikle bile anlatılabilecek kadar gerçek ve korkutucu. Sabit bir şeye odaklanmak imkansız hale gelirken, bizler sadece sürekli bir akışın, bir sonraki kaydırmanın peşinde koşuyoruz. Asıl ironi şu ki, bu yazıyı okurken bile muhtemelen dikkatinizi korumakta zorlanıyorsunuz. Çünkü dijital dünya, bizi hiçbir anımızı tam olarak yaşamama, sürekli bir sonraki yeniliğin peşinde koşma konusunda eğitti.

​Sonuç olarak, altı saniyelik bir sessizliğin yarattığı o panik ve odaklanma krizi, bize dijital dünyanın üzerimizdeki gücünü çok çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor. Belki de sosyal medyadan biraz uzaklaşma vakti çoktan gelmiştir de, siz yine bu yazıyı okuduktan sonra bu konuyla ilgili biraz daha dikkat etmeye çalışın bence. Olur mu?

O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat

Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?

​Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.

​Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.

​Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

​Günümüzde sosyal medyada karşılaştığımız birçok haber başlığı aslında çok ciddi bir kandırmaca barındırıyor. Haberlerin içeriğini değiştirerek ya da deepfake gibi ileri teknolojiler kullanarak ünlü isimlerin veya devlet başkanlarının asla söylemedikleri şeyleri sanki söylemişler gibi yansıtıyorlar. Dikkat edin, bu tip sansasyonel haberler bilinen, güvenilir haber sitelerinde değil, daha çok tıklanmaya ihtiyacı olan, takipçisi az olan ve marjinal olarak adlandırılan platformlarda yayınlanıyor.

​Örneğin, daha on dakika önce Elon Musk’ın İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili bir videosuna denk geldim. Videoda sanki kendi konuşuyor gibi görünüyordu ve Müslümanlara karşı olduğunu söylüyordu.Hatta tecavüz ve ahlâksızlık ile suçluyordu. Ancak Elon Musk’ı tanıyanlar bilir ki onun için öncelikli dinî daha çok para gibi durur ve ticari çıkarları herşeyin üstündedir 🙂 Eğer bu röportaj doğru olsa müslümanlara da bu kadar hakaret ettikten sonra onlarla iş yapmamayı veya ürün satamayacağını düşünmesi gerekirdi, ki bu da durumun bir kurgu olduğunu gösteriyor.

​Bu tür içeriklerle karşılaştığınızda iddialara hemen inanmamak ve mutlaka kaynağını araştırmak gerekiyor. Benzer yanıltmacalarla karşılaşmamak için internet okuryazarlığını geliştirmeli ve şüpheli durumlarda güvenilir fact-checking sitelerini kontrol etmemiz gerekiyor. Ayrıca yanlış veya yalan haberleri gördüğümüz platformlarda, yorum kısmına gerçekleri yazarak diğer insanları da uyandırmamız gerekiyor. Mesela diğer bir fake haber de yine başka bir haber sitesinde sözde Amerika’da bir yapay zeka şirketinin sunumundaki robotun aniden arızalanıp yere düştüğünü izliyorum. Sonra merak edip başka haber sitelerine girip bakıyorum. Robot Amerika değil de Rusya’da bozulan bir robot olarak karşıma çıkıyor.

Oltalar atılmış sazanlar bekleniyor durumu yani 🙂

Yirmi yaşın Challenge ağırlığı…

Elinde tuttuğu yirmili yaşlardaki hâline bakıp şöyle dedi: “Nerede o gençlik yıllarım?” Allah’ım, ne büyük bir özlem cümlesiydi bu! Zamanda eriyip giden gençliğini bir fotoğraf kâğıdında tekrar yaşamak, otuz koca yıl sonra içini pek bir burkmuştu. Fakat o an yaşadığı hissiyatın ağırlığı neyden kaynaklanıyordu, bilemedi. Genç ve diri bir bedene mi yoksa o bedenin içindeki ruha mı özlem duyuyordu; bir türlü anlamlandıramadı. “Belki de ikisine birdendi bu özlemim” diye düşünüp suratını ekşitti sonra; “Bu challenge pek de iyi gelmedi bana.”

Senin E-hastalığın hangisi?

Teknolojinin gelişmesi, iletişim ve haberleşme araçlarının yaygınlaşması ve sosyal medyanın bilinçsizce kullanılması bilim adamlarının dikkatini çeken önemli konulardan biri. Artık hastalık deyince bedensel rahatsızlıklar kadar psikolojik tabanlı rahatsızlıklara da bilimsel bir tanımlama koyuluyor. Bireylerde “e-hastalık” olarak nitelendirilen bu yeni alışkanlıklara hastalık demek ne kadar doğru olur bilmiyorum fakat artık süreç böyle işliyor. İnternette en çok yaptığımız her alışkanlığa bir isim vermiş elin psikiyatrları. Ben aşağıda bu hastalık isimlerinin birkaçını yazdım. Çoğunuz mutlaka “Bunlardan biri bende var.” diyeceksiniz. Bakın bakalım…

​NOMOFOBİ

​Cep telefonu yoluyla iletişim bağlantısının kesilmesi olarak açıklanabilir. Kişi telefondan uzaklaştığında haber alamamaktan korkar ve panikler.

​İNTERNET SİNİRİ

​Cihazlardaki performans düşüklüğü ya da geçici sorunların önemli bir stres kaynağı ve istenmeyen olayların tetikleyicisi olduğu ifade ediliyor.

​FOMO

​Gelişmeleri takip edememe kaygısı, gelişmeleri kaçırma korkusu olarak bilinir. Kişi gelişmeleri takip edemediğinde kendisini gergin ve kaygılı hissedebilir.

​GOOGLE TAKİBİ

​Bir kişinin başkalarını sürekli olarak arama motorları aracılığıyla araştırması ve insanların neler yaptığını internetten sürekli incelemesi.

​EGO SÖRFÜ

​Kişinin sürekli ismini internette aratıp kendisiyle ilgili gelişmeleri takip etmesidir. Bu insanlar ego sörfü denen hastalığa kapılmışlardır. Ego sörfü, online narsizm olarak da geçmektedir.

​PHOTOLURKING

​Bir sosyal ağ platformunda insanların fotoğraflarına saatlerce bakarak zaman geçirmek ve bunu sürekli yapıyor olmak.

​SİBERHONDRİK

​Hastalık durumlarında doktor muayenesi yerine internette tedavi yöntemlerini araştırma ve uygulama hastalığı.

​CHEESEPODDING

​Bir kişinin internet başında geçirdiği süre boyunca internetten MP3 indirme hastalığıdır.

Biraz kendimizi mi dinlesek acaba diyorum..

Acaba magazinden ve siyasetten bir süre uzak kalmak,toplumu,insanları ve doğayı daha iyi anlamamıza vesile olabilir mi?

İktidar ve muhalefet gerilimleri,Cem Yılmaz ve Defne Samyeli’nin bitmeyen tatilleri, Falcao’nun bir türlü gelemeyişleri, Hadise’nin instangramdan paylaşıp durduğu dans videoları, Amerika’nın günlük siyasi eylem planlarından uzak kalacağımız 2-3 hafta,ne de iyi gelir aslında.

Bunlara bir de Sosyal medya ve Tv reklamlarını eklesek meselâ..

Kısacası azıcık kendimizi dinlesek. Çevremizde ki insanların sosyal medya hesaplarını,özellikle de İnstangramdan yaptığı,yemeli,içmeli ve gezmeli paylaşımlara bakmasak.

Eşimizle,çocuğumuzla ve anne babamızla uzun zamandır ayıramadığımız vakti, kaliteli ve keyifli aktiviteler düzenleyerek telafi etsek. Yakınlarımız da olan bir iki insana halini vaktini sorsak bir iyilimiğimiz dokunması umuduyla. Elimizden geldiğince bir iki çocuk sevindirsek ne muhteşem olur.

Hele hele bir de, bir iki dua etsek,şükretsek bize herşeyi nasip edene,emanet edene..

Yine bir kitap alıp, bir iki saat sabırla okumaya çalışsak,bir şiir ezberlesek,bir şarkı..

Çok zor durumda ilik nakli bekleyen binlerce hasta için,biraz empati yapıp en yakında ki Kızılay otobüsüne gidip az biraz kan versek..

Çok zor öneriler gibi dursa da inanın zor değil. Sadece istemek yeterli. Hayatımız da bir çok şeye ihtiyacımız var evet. Sağlık, para,hedefler,kariyer planları.. Fakat bunlara sahip olmak için en önce bir hayat muhasebesi lazım. Günlük,haftalık,aylık ve yıllık.
Kendimize ve çevremize dürüstlüğümüz adına biraz gayret lütfen.

Fesleğenler de sinekleri kovamıyor artık..

 

Doğru ve yanlışın ayrımını artık vicdanların değil, kârların ve kazançların belirlediği bir dünyanın çocuklarıyız biz.

​Dünya ve yeryüzünün artık bambaşka şeyler olduğu, fakat herkesin yeryüzünde yaşadığı farklı dünyalarında yalnızca öğrenmenin ve öğrenebilmenin hevesindeki çocuklarız biz.

​İçimizdeki çocuk bizimle büyürken, bu gerçeği kabullenemeyenler de istemeyerek de olsa giderek çocuklaşırken, “Çocuk aslında neydi?” sorusuna cevap arayan çocuklarız biz.

​Savaşlarımız, barışlarımızdan kıymetliydi. Çoğu barış ise sahteydi. Barış diyen her dilin yaptığı, kendine benzemeyeni kışkışlamaktı. Umut hep yalan yere aranıyordu. Gerçek ise yapayalnızdı ve o gerçek insanı arıyordu. İşte o gerçekle tanışan talihlileriz biz.

​Sahi bu arada, “insan” neydi?

​Dünya’ya atılmış olan mı?

​Yoksa belli amaçlar için gönderilmiş olan mı?

​İşte bu noktada “Gönderilmiştir” diyenlerin, mükafatını verecek olanın kim olduğunu, kendi adının ne olduğunu bilenler kadar emin kullarız biz.

​Ve son olarak;

​Bizler her daim “Biz kimiz?” sorusunu soranlarız.

​”Biz kimiz?” sorusunu kırmızı çizgisi ilan edenleriz.

​Merhaba, Osman Erim.