Amerikan Rüyasının Propaganda İllüzyonu: Bir Mayday Analizi

Mayday filmini izlediğimde beklentim sadece iyi vakit geçirmek ve aksiyonun tadını çıkarmaktı. Film, Soğuk Savaş sırasında düşman hattının gerisinde mahsur kalan ABD Donanması pilotu Troy Brennan ile eski bir KGB ajanı Nikolai Ustinov’un, hayatta kalmak için kurdukları beklenmedik ittifakı anlatıyor.

​Aksiyon sahneleri gerçekten gayet inandırıcı ve güçlü bir bütçeyle çekilmiş; filme ayrılan bütçenin ve teknik kalitenin etkisi ekranda hemen belli oluyor. Film, derinlikli mesajlarının yanı sıra, bazı özel sahnelerle mizahı da ustalıkla kullanıyor. Rus ajanın eski ajanla kararını beklerken içkisini höpürdeterek içtiği ve filmin sonunda Rus ajanın da, Ryan Reynolds’ın kararını beklerken, içmiş olduğu Cola’yı yavaşça höpürdeterek içtiği sahneler, filmin içine yedirilmiş başarılı ince esprilerden sadece birkaçı.

​Ancak, filmin temelinde yatan o Amerika övgüsü, ideolojilerini evrensel bir doğru gibi dayatıyor. Özellikle KGB ajanının, sırf kızının insanlık ve özgürlük anlayışı ile eşcinsel olduğuiçin ülkesine ve devletine sırt çevirmesi, KGB ajanınında sırf kızı için vatanseverliği bir tarafa bırakması, son derece saçma bir hikaye olarak işleniyor. Film’de Rus halkının sürekli baskı altında olduğunu vurgulanırken, onların disiplin ve ulus devlet bilincine sahip fıtratını tamamen görmezden geliyor. Ayrıca filmde, geçmişteki “Rocky” ve “Independence Day” gibi, Amerikan Rüyasını öven filmlerle benzer bir artık nostalji sayılan propagandayla dikkat çekiyor.

​Sonuç olarak Mayday, eski şaşaalı Amerikan Rüyasını ve sözde demokratik değerlerini hatırlatan son nostaljik içi boş propaganda örneklerinden biri olarak tarihe geçiyor.

O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat

Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?

​Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.

​Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.

​Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?

Rüzgarın Kızı ve Kaybolan Işıltı

Feride Hilal Akın’ın son dönemde yayınladığı “Rüzgarın Kızı” adlı şarkısı, modern ritimlere ve sosyal medya trendlerine odaklanan bir çalışma gibi. Ancak bu çalışma, sanatçının kendi ses rengini öne çıkaran, derinliği olan ve dinleyiciyle duygusal bağ kuran o eski tarzından oldukça uzak ki! Nerede o Feride’nin o iç ısıtan, yumuşacık ve su gibi akıp gıden O ahenkli sesi nerede Allah aşkına!

​Bence müzikal olarak parça, günümüzün pop-dance ve R&B altyapılarını taşısa da, vokal performansı karakterini yansıtmakta yetersiz kalıyor. Bu durum bende, şarkının herhangi biri tarafından söylenebileceği hissini uyandırıyor ve Feride’nin vokalindeki o eşsiz tınının kaybolup gitmesine sebep oluyor. Üstelik sözlerde Aşkım Kapışmak ve aranje’de Mustafa Ceceli var. Ama yinede Hilal’den eser yok. Bu şarkıyı piyasaya yeni giren biri yapsa anlarım. “Sesi yok” derim. “Piyasa müziği” yapıyor derim. Ama bu isim Feride Hilal Akın ya hu!. Müzikle uzun zamandır ilgilenen, saygın bi isim yapmış kaliteli bir insan.

​Güncel trendleri yakalama kaygısı, genleri Z olan kuşağı yakalama gayreti, ne yazık ki Feride Hilal’in kendi imzasını ve özgün tarzını kaybetmesine yol açma riskini arttırmış. Oysa eski tarzının üzerine eklemeler yaparak, halk müziği, sanat müziği veya fantezi gibi farklı türlerle sesini harmanlaması, kariyerine ve dinleyicilerle kurduğu bağa çok daha büyük bir değer katabilirdi. Feride, inşallah yolunu bulursun ama bu tarz maalesef sana olmamış. Geri dön bize Feride Hilal..

Kalite Kontrol Departmanı ve Başak Burcu İlişkisi

Burcum diye demiyorum ama, Başak burcu insanı bi başkadır. Bizim burcun o detaycı, titiz ve sürekli eleştiren hali dışarıdan bakıldığında çoğu zaman yanlış anlaşılır. Hatta bazen, Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirlerindeki o derin ve sarsıcı dizeler gibi, hayatı ve etrafındakileri kusursuzlaştırmak adına gizli bir mücadele verirler. Toplumda onların bu titizliği genellikle yorucu veya takıntılı olarak etiketlense de, o bitmek bilmeyen eleştirilerin ve mücadelenin temelinde dünyayı daha iyi bir yer yapma arzusu yatar. Başak burcu, aldığı sorumlulukla ve derin bir iyi niyetle sevdiklerine daha güzel bir hayat yaşatmaya çalışır; ne yazık ki bu ince düşüncenin ve fedakarlığın kıymeti çoğu zaman yeterince anlaşılmaz.

​Hayatınızda bir Başak varsa aslında çok şey kazanırsın;

  • ​Düzen, plan ve öngörülebilirlik: Onun olduğu yerde hayat kaostan uzak, planlı ve huzurlu bir akışa kavuşur.
  • ​Kriz anlarında sarsılmaz bir sakinlik: Ortalık yangın yeriyken o, süper bilgisayar gibi çalışarak saniyeler içinde B planını devreye sokar.
  • ​Sevgi dili olarak hizmet: Sevgi sözcükleri yerine, yaşamınızı kolaylaştırarak, arkanızı toplayarak ve her detayı düşünerek sevildiğinizi hissettirir.
  • ​Kusursuz gözlem yeteneği: Sizi hırpalamak için değil, daha iyi olmanız için—kendi içlerindeki acımasız eleştiri aynasının bir yansıması olarak—doğru yönlendirmeler yapar.
  • ​Güvenilirlik ve sadakat: Duvarlarını aştığınızda karşınızda Zodyak’ın en fedakâr, güvenilir ve sadık dostunu bulursunuz.

​Ancak bu değerli varlıkları kaybetmek ve o ruhu mahvetmek isterseniz, atabileceğiniz adımlar oldukça bellidir:

  • ​Sorumluluk almayan kaotik bir partner olun: İşlerini sürekli yüzüne gözüne bulaştıran, sürekli kriz üreten ve tüm bu enkazı onun üzerine atan biri haline gelin.
  • ​Sürekli eleştirin ve değersizleştirin: Zaten içten içe kendini en çok eleştiren kişiyi, dışarıdan da sürekli eksiklerini yüzüne vurarak manipüle edin.
  • ​Tutarsızlıklarla ilgisizlikler yaratın: Mantık ve netlikle çalışan zihnini, “ne olduğumuz belli değil” diyerek gri alanlarla veya hissizlikle yorun.
  • ​Emeklerini görmezden gelin: Size hizmet ederek gösterdiği fedakarlıkları hiç umursamayın ve ona bir teşekkür bile etmeyin.

​Bir Başak burcu sabrının sonuna gelip sizi hayatından silmeye karar verirse, inanın bana geriye zerre kadar iz bırakmaz. Çok sabırlı oldukları ve uzun süre dayanabildikleri doğrudur; ancak o defteri kapattıklarında ve sizi tümüyle hayatlarından sildiklerinde, o kararın kesinlikle geri dönüşü yoktur. Bir Başak sizi sildiği an, varlığınız onun dünyasında tamamen son bulmuştur. sessizliği, kaybettiğiniz o düzenin ve güvenin yok oluşudur. Kıymetini bilin, çünkü bir Başak sizi hayatına aldıysa, o çemberden asla çıkamazsınız.

Başaklar can”dır kıymetini bilene..

Fesleğenler de sinekleri kovamıyor artık..

 

Doğru ve yanlışın ayrımını artık vicdanların değil, kârların ve kazançların belirlediği bir dünyanın çocuklarıyız biz.

​Dünya ve yeryüzünün artık bambaşka şeyler olduğu, fakat herkesin yeryüzünde yaşadığı farklı dünyalarında yalnızca öğrenmenin ve öğrenebilmenin hevesindeki çocuklarız biz.

​İçimizdeki çocuk bizimle büyürken, bu gerçeği kabullenemeyenler de istemeyerek de olsa giderek çocuklaşırken, “Çocuk aslında neydi?” sorusuna cevap arayan çocuklarız biz.

​Savaşlarımız, barışlarımızdan kıymetliydi. Çoğu barış ise sahteydi. Barış diyen her dilin yaptığı, kendine benzemeyeni kışkışlamaktı. Umut hep yalan yere aranıyordu. Gerçek ise yapayalnızdı ve o gerçek insanı arıyordu. İşte o gerçekle tanışan talihlileriz biz.

​Sahi bu arada, “insan” neydi?

​Dünya’ya atılmış olan mı?

​Yoksa belli amaçlar için gönderilmiş olan mı?

​İşte bu noktada “Gönderilmiştir” diyenlerin, mükafatını verecek olanın kim olduğunu, kendi adının ne olduğunu bilenler kadar emin kullarız biz.

​Ve son olarak;

​Bizler her daim “Biz kimiz?” sorusunu soranlarız.

​”Biz kimiz?” sorusunu kırmızı çizgisi ilan edenleriz.

​Merhaba, Osman Erim.