Elli’li Yaşlar: Hayatın İkinci Perdesinde İstikamet Arayışı

Hayatımızın istikametleri, ergenlikten hemen sonraki o taze yetişkinlik dönemimizde çizilmeye başlıyor. Başta pek çaktırmıyoruz tabii; hayatımıza yön verme meselesi, pembe hayallerle dolu bir macera gibi ilerliyor. Önce hayalleri kuruyoruz, sonra o hayallerin peşinden koşacak fırsat avına çıkıyoruz.

​Yirmiler, otuzlar derken, her on yılda, hatta bazen beş yılda yeni bir döneme giriyoruz. Ve hayat, yaptığımız o küçük tercihlerle bizi bambaşka yönlere savuruyor.

​Yaptığımız hamlelerin doğruluğunu kesin olarak bilmek ise imkansız. Her hamlenin sonundaki sonuç, aslında nihai bir son değil; yeni bir başlangıca veya yeni bir sondan öteye giden bir evre. Doğrular ve yanlışlar hiç bitmiyor, ama vicdanınızı dinlerseniz neyi doğru neyi yanlış yaptığınızı zaten hep bilirsiniz.

​Elli’li yaşlar, hayatın gerçekten ikinci perdesi. Kırklarda hala ödemeler, ev hayalleri, çocukların okutulma dertleri ve bir sürü koşturmaca varken; elli’ye geldiğinizde, artık sizi çok şaşırtacak şeyler çıksa bile şaşırmıyor ya da belki de şaşırmak istemiyorsunuz. Çünkü o enerjiyi kimseyi kırmadan, dökmeden ve üzülmeden en az zararla atlatabileceğiniz bir dinginliğe saklıyorsunuz. Belki yalnız kalarak, belki yeni bir hobi bularak, belki yeni bir evlilikle,belki de emeklilikte sakin bir limana sığınarak. Sonuçta bu dünya, öteki aleme geçerken orada yaşayacaklarınızın tarlası. Bunu yapabilen gerçekten çok nasipli ve şanslı insanlar. Umarım o nasip bizde de olsun.

Elden kayan şeyler / Diyalog

Abi bana elinden kayıp giden bir şey söyle

– Hımm. Dur bir düşüneyim

– Sabun

– Sabun mu? 

-Sabun diyorsun yani! Bu kadar? 

– Evet sabun. Ne oldu ki?

– Peki başka? 

– Başka?

– Başkaaaaa…

– E sabun işte

–  Abi bu kadar düşündün sabun mu aklına geldi sadece? Zaman denilen şey de elden kayıp gitmez mi abi? 

– Yooo. Zaman tutulamaz çünkü.

– Vaybe! Demek tutulamaz. Bak sen!

– Abi sen şuna zaman dememek için pislik yapıyorum desene! 

– Yoo çok ciddiyim oğlum. Zaman elde durmaz ki kayıp gitsin.

– Ya hu abi biz mecazen böyle tanımlamıyor muyuz peki zamanı? 

– Evet böyle tanımlamalar var elbet

E o zaman? 

– İyi de bu yanlış bir tanım. Edebi yönüyle bu şekilde yapılan zaman tanımı bizi melankolik ve negatif bir durum sergilememize neden olur

– İyi de abi ben sana sadece bir soru sordum. Sende “zaman” desen ne olur sanki?

– Diyemem çünkü zaman benden hesap sorar.

– Nasıl soracakmış haydi cevapla

– Kendini benden azaltarak yapar mesela

– Abi sen harbi cinssin. Böyle kelime oyunlarıyla pislik yapmana gerek yok ki! 

– İlla zaman de diyorsun yani? E tamam diyorum haydi! ” Zaman” Al haydi ne oldu? 

– Gönlüm oldu abi:) Sen böyle cevap vererek bir gönül yaptın. 

– Bu zamanda diyorsun? 

– Evet

– Eyvallah. Ama sabun zamandan daha hızlı kayar.

– Abi tamam uzatmayalım sağol

 

 

 

 

 

 

Zaman, ölümden tehlikeli artık

Bu çağın en acımasız katili zaman artık. En acınacak tek varlık da insan. Ölüm bile zaman kadar mühim değil artık; çünkü “an” dediğimiz kavramın sürekli ölümünü izliyoruz. Kendi ölümümüzü düşünmeye bile vaktimiz yok işin açıkçası; sadece azıcık tat almaya, yaşantılarımızın keyifli anlarının hatıralarını daha uzun süre aklımızda tutmaya çalışıyoruz.

​Zaman, eskiden beri hep su gibi akıp giderdi tamam da; şimdilerde sel olmuş gibi. Vakitler hiçbirimize yetmiyor. Her işimiz ya yarım ya noksan kalıyor. Ne çevremize ne de kendimize tatmin edici bir imkân sağlayabiliyoruz. Birbirinin aynısı günler, sırayı bozmadan birbirini takip ediyor. Sadece takvim değişiyor. Özel günler, resmî ve dinî bayramlar bile doyurucu değil artık.

​Peki, neden böyle? Bu akışı topluca hızlandıran şey ne?

​Hepinizin farklı cevapları vardır tabii; ama bence bunun sebebi internet saati ve takvimi, daha doğrusu teknolojik zamandır. Her şeyden aynı anda haberdar oluyoruz. Her anımız programlı; bir saat gibi kuruluyoruz. İşe gidiş gelişlerimiz, boş zamanlarımız hep sosyal medyanın farklı pencerelerinde geçiyor. Hafta sonu yapılacaklar listemiz, yani herkesleşen ortak bir zamanda ezbere yaşıyoruz. Gözümüz sürekli saatte. Günde ortalama 200 defa telefon ekranına bakan birinin saati görmemesi mümkün mü?

​Gün içi yoğun çalışma hayatı ve akşam eve gelişimizde üstümüze çöken yorgunluğa ne demeli? Eskiden çoğu insan gecesini bir şekilde birtakım uğraşlarla değerlendirirdi: Televizyonu kapatıp sohbet etmek, bir radyo kanalı dinlemek, bazen kitap okumak vb. Artık hiçbiri yok çünkü elimizden hiç bırakamadığımız 180 gramlık o dijital aletin emrindeyiz! Bakın, özellikle “emrindeyiz” diyorum çünkü biz onu değil; o bizi kuruyor, şartlıyor ve programlıyor. Zamanı ve bizi kendine uyarlıyor.

​Dikkat edin, zaman en çok o elimizdeyken anlaşılmadan eriyor. Bu alet, elimizden düşüremediğimiz bir paket çekirdeği yerken boş durmamızdan bile tehlikeli. En azından çekirdek yerken kendi özgün irademizle hayatımızla ilgili şeyler kuruyor veya planlıyoruz fark etmeden. Fakat cep telefonu üzerinden kendimiz ve yakın çevremiz dışında herkesin ve her şeyin hayatına ortak oluyoruz. Bu ne menem bir hastalıktır!

​Dünyanın hiçbir döneminde insanlık başkalarını bu kadar önemsemiyordu. Oysa şimdi, bir insanın hayatının bir kesitine yüz milyonlarca insan ya şahit ya da takipçi.

​”Bize ne!” diyemiyoruz, takibi bırakamıyoruz. Tüketim toplumlarının en aptalı bu yüzyıl insanı; kesinlikle her şeyi tüketmekte başarılı, fakat zaman israfında tarihteki tüm medeniyetlere ve topluluklara fark atmış durumda.

​İşte bu yüzden, başta kendime sonra size en büyük tavsiyem; kendiniz ve yakın çevreniz dışındakilere çok kafa yormayın ve onları takip etmeyin. Herkesleşerek bir yere varacağınızı düşünmeyin sakın. Sizi diğer insanlardan farklı kılan şeyin sadece isminiz ve işiniz olduğu fikrini geçin. Asıl karakterin ve yalnızca size mahsus davranış ve eylemlerin sizi üstün ve farklı kılacağına inanın.

​Sıradan bir cenaze merasiminiz olmasın. Arkanızdan sizi farklı ve özel kılacak eylemleri takdir eden bir çevre bırakmaya çalışın. Zamana hükmetmek imkânsız, evet. Ama bu zaman denen boyutun içini faydaya dönük şeylerle doldurmak mümkün. Zaman yine alsın başını gitsin fakat dolu dolu geçip gitsin.

Yağmurun benim zamanımda kapladığı alan..

Dışarıda öyle bir yağmur var. Şimşekler sıraya girmiş gibi belli aralıklarla anlık parlamalar yapıyor. Gökgürültüsü, şimşekten daha ürpertici.

Yavaştan başlayıp giderek yükselen bir nara gibi yoruyor kulakları.
Komşular, balkondaki çamaşırları toplama derdinde.
Sokağın yağmur logarları da hazır dolmaya.
Park halindeki araçların altında ıslanmaktan nefret eden üç beş kedi.
Bir tek kaldırımların arasından başını çıkarmayı başaran otlar seviniyor.
Ot olmanın sıradanlığını unuttular şimdilik.
Bense rahmete bakıyorum. Kendi adıma hissizim. Islanma korkum yok. Yağmura hasretliğim yok…
Başlamış ve bitecek bir yağmurun zamanımda kapladığı alan kadarım. Yağmur yağınca serinleyen şehrin cocuğuyum. Sizin gibi ama daha seyirci.