Binlerce Senden Hangisi?

Bir insanın hayatı boyunca ortalama 80.000 insanla karşılaştığı söylenir. Ancak bu devasa sayının içinde kimlerin hayatında kahraman, kimlerinde kötü karakter, kimlerinde ise yalnızca bir zamanlar tanınan, sıradan bir isimden ibaretsin? Peki üstlendiğin roller ve statüler bu algıyı nasıl şekillendiriyor? İnsanlar seni sadece bu kimliklerin üzerinden mi tanımlıyor?

Bu soruların belki yüzlerce farklı cevabı var.

Ancak bir gerçek var ki, ​bu hayatın tuhaf tarafı, kendini onların gözleriyle asla göremeyecek olman. Carl Jung’un dediği gibi, başkalarında gördüğün her şey aslında kendi algının bir yansımasıdır. Bizler de onlar için yalnızca kendi zihinlerinde yarattıkları imgelerden ibaretiz.

​Yokluğunun nasıl hissedildiğini veya yıllar sonra seninle ilgili hangi cümlenin kurulacağını hiçbir zaman bilemezsin. Senin için sıradan olan bir an, başkasının hayatında derin izler bırakmış olabilir.

​Ancak bütün bu hikayelerin toplamı sen değilsin; çünkü herkes senin sadece bir parçanla karşılaştı. Carl Rogers’ın dile getirdiği gibi; kişi kendisini olduğu gibi kabul ettiği an, ancak o zaman değişmeye başlayabilir.

​Galiba kendin olmak, herkese aynı insan olmaya çalışmayı bırakmak. Nietzsche ne diyordu bu konuda ;  Asıl mesele kendi hayatımızın mimarı olup kendi özgünlüğümüzü inşa etmektir.

Peki bu inşaaya başladın mı? Yoksa başlamaya daha ciddi bir gereksinim duyacağın günleri mi bekliyorsun?

İnanmak Ve İnandırıcılık Neden Lüks Oldu?

Türkiye siyasetinde “asla yan yana gelmem” diyenlerin, bir sabah ansızın rakip partinin baş tacı olması, artık şaşırtmıyor; aksine, siyasetteki o kalıcı ilkeler yerine, ne kadar hızlı dönüş yapılabilir yarışını kanıtlıyor. Daha 1 sene önce söylenen büyük lafların, bugün alkışlarla unutulması, sadece bir fikir değişimi değil, siyasetin artık inandırıcılığını tamamen yitirdiğinin bir kanıtı. Bu hangi parti olursa olsun maalesef aynı. Anlaşılan o ki, şartlar değiştikçe ilkeler de buharlaşıyor ve geriye sadece zamanında büyük konuşanların hiç bir şey yokmuş gibi tebessüm etmesi kalıyor..

Elli’li Yaşlar: Hayatın İkinci Perdesinde İstikamet Arayışı

Hayatımızın istikametleri, ergenlikten hemen sonraki o taze yetişkinlik dönemimizde çizilmeye başlıyor. Başta pek çaktırmıyoruz tabii; hayatımıza yön verme meselesi, pembe hayallerle dolu bir macera gibi ilerliyor. Önce hayalleri kuruyoruz, sonra o hayallerin peşinden koşacak fırsat avına çıkıyoruz.

​Yirmiler, otuzlar derken, her on yılda, hatta bazen beş yılda yeni bir döneme giriyoruz. Ve hayat, yaptığımız o küçük tercihlerle bizi bambaşka yönlere savuruyor.

​Yaptığımız hamlelerin doğruluğunu kesin olarak bilmek ise imkansız. Her hamlenin sonundaki sonuç, aslında nihai bir son değil; yeni bir başlangıca veya yeni bir sondan öteye giden bir evre. Doğrular ve yanlışlar hiç bitmiyor, ama vicdanınızı dinlerseniz neyi doğru neyi yanlış yaptığınızı zaten hep bilirsiniz.

​Elli’li yaşlar, hayatın gerçekten ikinci perdesi. Kırklarda hala ödemeler, ev hayalleri, çocukların okutulma dertleri ve bir sürü koşturmaca varken; elli’ye geldiğinizde, artık sizi çok şaşırtacak şeyler çıksa bile şaşırmıyor ya da belki de şaşırmak istemiyorsunuz. Çünkü o enerjiyi kimseyi kırmadan, dökmeden ve üzülmeden en az zararla atlatabileceğiniz bir dinginliğe saklıyorsunuz. Belki yalnız kalarak, belki yeni bir hobi bularak, belki yeni bir evlilikle,belki de emeklilikte sakin bir limana sığınarak. Sonuçta bu dünya, öteki aleme geçerken orada yaşayacaklarınızın tarlası. Bunu yapabilen gerçekten çok nasipli ve şanslı insanlar. Umarım o nasip bizde de olsun.

Başmüfettiş Dreyfus’da hiç pes etmezdi!

Kazanamayanların kaybetmediği bir zamandayız artık. Hâlbuki eskiden (yaklaşık on yıl önce) her yarışın bir kazananı, bir de kaybedeni olurdu. Gerçi hâlâ birçok kulvardaki seçim ve yarışlarda durum böyle.

​Ancak iş siyasi rekabete gelince kaybeden kalmadı!

​Mevzu, kimilerine göre “izafi” kavramının bile katbekat üstünde değerlendiriliyor. Sayısal veriler arasındaki fark, son on yıldır kazananı ve kaybedeni belirleyemiyor. “Peki, kazanan varsa kaybeden kim?” diye soruyoruz. Cevap “Kaybeden yok” olarak karşımızda duruyor. İşte o an beynimizin bir yerlerinden dumanlar ve yanık kokuları geliyor.

​Hayretle izliyoruz demeçleri! Fakat elle tutulur hiçbir yanı olmayan bu cümleleri kuran zat-ı muhteremin kendinden emin duruşu karşısında, zihnimiz tam bir “ambale” döngüsünde oradan oraya savruluyor.

​Kazananı belli ama kaybedeni olmayan bu seçimde, “Ne diye gidip pusulaya mühür basıyoruz?” diye düşünüyorum o zaman ben de.

​Neden dünya kadar paralar harcanıyor bir sürü kuruma, partiye ve ajansa?

​Kazananın adı hep belliyken, kaybedenin yerinde neden hiçbir isim yok?

​Son on yılda nice yenilen pehlivanlar bile güreşe doymuşken, yalnız memur zihniyetine sahip bir lider doymuyor zincirleme yenilgilere!

​Peki, o zaman şu soru geliyor aklıma: Yenilgiye “kazanamamak” gibi yeni bir mânâ kazandırmaya çalışan bu muhterem insanı, kaç bin ya da milyon insan gerçekten destekliyor?

​Valla bana kalırsa mevzu koltuk sevdasından bile büyük! “Nedir peki öyleyse mevzu?” diyenlere doğrudan Pembe Panter filmindeki Başmüfettiş Charles Dreyfus’un, Dedektif Clouseau’ya duyduğu o manyak derecedeki takıntıyı örnek gösterebilirim. Clouseau’nun sürekli ayağını kaydırma girişimlerinde bulunan Dreyfus, bu işi beceremeyince sinirden nasıl eli ayağı birbirine dolanırsa; işte aynen öyle, Bay Muhterem de aynı baskı altında kendini kaybediyor. Dolayısıyla başarısızlığını kendince örtmeye çalışıyor.

​İşte kaybetme kelimesini lügatından çıkarmış bu pek muhterem de, Başmüfettiş Dreyfus ile aynı kaderi paylaştığı su götürmez bir gerçeğe dönüşüyor.

​Tamam, “Dün dündür, bugün de bugün” diye sürekli geleceğe bakmamızın gerekliliğine işaret eden güzel bir söz var; evet! Ama işin suyunu da çıkartmamak lazım, değil mi?

​Başmüfettiş Dreyfus yapamadı, bari sen yap be Bay Muhterem. “Kaybettik” de, bitsin bu işkence. Hem sana hem bize 😉