Bir insanın hayatı boyunca ortalama 80.000 insanla karşılaştığı söylenir. Ancak bu devasa sayının içinde kimlerin hayatında kahraman, kimlerinde kötü karakter, kimlerinde ise yalnızca bir zamanlar tanınan, sıradan bir isimden ibaretsin? Peki üstlendiğin roller ve statüler bu algıyı nasıl şekillendiriyor? İnsanlar seni sadece bu kimliklerin üzerinden mi tanımlıyor?
Bu soruların belki yüzlerce farklı cevabı var.
Ancak bir gerçek var ki, bu hayatın tuhaf tarafı, kendini onların gözleriyle asla göremeyecek olman. Carl Jung’un dediği gibi, başkalarında gördüğün her şey aslında kendi algının bir yansımasıdır. Bizler de onlar için yalnızca kendi zihinlerinde yarattıkları imgelerden ibaretiz.
Yokluğunun nasıl hissedildiğini veya yıllar sonra seninle ilgili hangi cümlenin kurulacağını hiçbir zaman bilemezsin. Senin için sıradan olan bir an, başkasının hayatında derin izler bırakmış olabilir.
Ancak bütün bu hikayelerin toplamı sen değilsin; çünkü herkes senin sadece bir parçanla karşılaştı. Carl Rogers’ın dile getirdiği gibi; kişi kendisini olduğu gibi kabul ettiği an, ancak o zaman değişmeye başlayabilir.
Galiba kendin olmak, herkese aynı insan olmaya çalışmayı bırakmak. Nietzsche ne diyordu bu konuda ; Asıl mesele kendi hayatımızın mimarı olup kendi özgünlüğümüzü inşa etmektir.
Peki bu inşaaya başladın mı? Yoksa başlamaya daha ciddi bir gereksinim duyacağın günleri mi bekliyorsun?

