Sayaç Sıfırlandığında Yüzleşeceğim Ben

Geçen gün Instagram’da karşıma çıkan bir psikoloğun, Nietzsche’den esinlenerek sorduğu bir soru üzerine uzun uzun düşündüm. Kendisine yöneltilen o soruyu kendi içimde cevapladım ve ardından bu cevabın üzerine epey kafa yordum, tekrar tekrar…

​Hayatımı tamamen aynı şekilde, en ufak bir detayı bile değişmeden sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydım, bunu kabul eder miydim (eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmasaydım)?

​Diyelim ki “Evet” dedim… Böyle bir kabulden tam olarak nasıl bir memnuniyet devşirebilirim? Aynı acıları, aynı kırgınlıkları, aynı hataları tekrar tekrar yaşayacak olmayı bilmek… Belki de buradaki memnuniyet, hayatın kusursuz olmasında değil; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız her anı, başka türlü olamayacağını idrak ederek kucaklamakta saklıdır. Friedrich Nietzsche’nin Amor Fati dediği o derin kabulleniş gibi: Kaderini, onu değiştirmeye çalışmadan, varoluşun tamamına “Evet!” diyebilme cesaretiyle sevmek.

​Peki ya diyelim ki “Hayır” dedim… “Hayır” demek, bu hayatın kontrolünün tamamen bizde olduğunu gösterir mi? Bunu kim, nasıl ispatlayabilir? Çoğu zaman kontrol sandığımız şey, akıntıya karşı kürek çekerken hissettiğimiz kas yorgunluğundan ibaret değil mi? İrade adını verdiğimiz o his, belki de sadece bize sunulan sınırlar içinde oynadığımız küçük bir oyundur.

​Bana göre yaşam; mümkünler dahilinde bize imkanlar sunan, zamanı durmaksızın tüketen bir geri sayım sayacı. Zaman akıp giderken, aldığımız kararların ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının bir zorunluluktan ibaret olduğunu tartışmanın pek bir anlamı kalmıyor.

​Çünkü sayaç sıfırlandığında, hepimiz kaçınılmaz olarak o sayaç içindeki “ben” ile yüzleşeceğiz. Önemli olan, o an geldiğinde geriye dönüp bakmak değil; sayaç işlerken, o sahnenin içinde ne kadar sahici durabildiğimiz.

Beklemeye devam..

​”Beklemeye alışmak” diye bir şey var. Yani beklediğiniz şeyin size gelip gelmeyeceğini artık düşünmediğiniz; sadece beklemeyi kendinize görev edindiğiniz o anlar topluluğu… Baştan aşağı giyindiğiniz o sabır elbisesi, artık sizinle özdeşleşen bir parçanızdır. Beklemekten bıkmaya hakkınız yoktur. Ne zamana kadar ve nereye kadar süreceği, yalnızca kaderin bildiği o sahipsiz sırdır.

​Beklemeye devam.

Son düğme

Gömleğin düğmelerini yanlış iliklemişti. Acele giyinme mecburiyetinden eli ayağı birbirine dolanmış; hızlı hareket etmek adına eline attığı her işin, ya yarım ya da yanlış yapılmasına neden olmuştu. Hâlbuki şu hayatta insanı en çok felakete sürükleyen şeylerdendi bu iki davranış; yani mecburiyetler ve acelecilik…

​Gömleğin düğmelerine baktı tekrar. Başlarken yanlış iliklediği o ilk düğme, tüm düğmeleri yanlış deliklere yönlendirmişti. Tüm düğmeler eşleşecek bir delik bulmuşken gömleğin en altındaki düğme boşta kalmış ve tek başına kaldığını bağırırcasına kıpırdanıyordu. Hâlbuki boşta kalmamalıydı. Dikilişinde bir kusur yokken, neden tüm problemin kaynağı kendisiymiş gibi tüm gözler üzerine çevrilmişti?

​Bir düşünün, içinizde hanginiz o son sıradaki düğmenin yerinde olmak isterdiniz? Ve hiç suçunuz yokken bir günah keçisi muamelesine maruz kalmak… Tek suçunuz gömleğin son düğmesi olmak mıdır? “Sona kalan dona kalır” sözünün doğuşu böyle bir hikayeden doğdu belki de, kim bilir?

​Neyse…

​Birkaç sinkaflı küfür eden gömlek sahibi, tüm düğmeleri tekrar tek tek çözüp sizi uygun bir delikle buluşturmak için yeniden başlıyor hummalı bir mücadeleye. Panik ve aceleciliği devam etmesine rağmen bu sefer daha dikkatli sanki…

​Gömleğin en üst düğmesini doğru deliğe geçiriyor, ardından sırasıyla diğer düğmeleri… Ve tekrar son düğmeye, yani size sıra geliyor. Sizi tutup tam da karşılık gelen delikten geçiriyor ve işte doğru yerdesiniz. Son düğme olarak son deliği doldurdunuz. Şimdi içiniz rahat değil mi? Damgalanan o düğme siz değilsiniz artık. Üstünüzdeki tüm düğmeler gibi içiniz rahat sizin de.

​Peki, ne zamana kadar?

​Elbette ki gömlek sahibinin yine aceleyle en üst düğmeyi yanlış delikle eşleştireceği zamana kadar…

​Şimdi size, “Bu hikâyeden ne anladınız?” diye sorsam ne dersiniz?

​Mecburiyetler ve acele verilen kararların zararını, karar mekanizması ile birlikte en alakasız kişinin çekeceğini mi?

​Yoksa “Sona kalan dona kalır” kehanetinin gerçekliğine olan inancınızın tavan yaptığını mı söylerdiniz?

​Bu iki sonuca da ulaşmanız pek mümkün, tabii. Fakat ben size hikâyenin asıl ana fikrini söyleyeyim:

​İçinde yaşadığımız hayat, bizi istediği zaman istediği kadere razı edebilecek kadar değişken ve kontrolsüz. Ve insan, başına gelecek her şeye “Eyvallah!” diyebilecek bir sabra sahip. O sabır, insanın hem silahı hem de umudu; sonunda hak ettiği yere ulaşmak için…

Çıkış yollarının doğruluğu

“Kendine bir çıkış yolu bulduysan sevin. Ama yol seni istediğin yere götürmediyse de sıkıntı yapma ve üzülme. Çünkü çıkış yolları, insana sadece yeni bir umut olur. O umudun doğru olup olmayacağını, seni mutlu edip etmeyeceğini yalnız sen değil, kaderin de belirler.”