İçimizdeki Tardigrad’a Sarılmak

İnsan hayatı boyunca türlü fırtınalarla, streslerle boğuşup duruyor. Hastalıklar, kazalar, ilişkilerdeki karmaşalar derken dertler çığ gibi büyüyebiliyor. İşte tam bu anlarda, doğanın en sempatik ve dayanıklı süper kahramanı tardigrade, yani su ayısı aklımıza gelse ne güzel olur!

​Bu minik dostumuz; mutlak sıfırdan kaynar sulara, yüksek radyasyondan uzay boşluğuna kadar her şeye meydan okuyor. Hani biz de uzun süreli sıkışmışlıklarda veya hayatın getirdiği o bunaltıcı süreçlerde, tıpkı bir tardigrade gibi kendimizi geçici bir kış uykusuna almışçasına izole etsek… Ailevi gerginliklerde veya işte haksızlığa uğradığımızda o gerginliğin içine çekilmek yerine; tıpkı bu canlının olumsuz koşullarda kendini koruyucu bir küre haline getirip beklemesi gibi zihnimizi koruma moduna alabilsek… İçsel gücümüzle olayların dışından sakinlikle baksak ne şahane olurdu!

​Olayların bizi yıpratmasına izin vermek yerine, bu minik kahraman gibi dayanıklılık pelerini kuşanıp sabırla beklemeyi becerebilsek, hayatın tadını çok daha keyifli çıkarabilirdik.

Mütevazı duruşu, sarsılmaz zekası: Aklı olan Arda’yla uğraşmaz

Real Madrid’de Arda Güler’i izlerken içimde her zaman çift taraflı bir duygu var. Bir yanda muazzam bir gurur: Henüz gencecik bir Türk futbolcusunun dünyanın en büyük kulübünde yıllardır kadroda yer alması, attığı o akıl dolu goller, adrese teslim paslar… Diğer yanda ise derin bir üzüntü ve hırs. Çünkü bu çocuk sadece yeteneğiyle değil; kibirden, kapristen uzak, son derece mütevazı ve terbiyeli duruşuyla da orada. Ama ne yazık ki hala hak ettiği değeri tam anlamıyla göremiyor.

​Ancelotti döneminden sonra takım içinde yer edinmek daha karmaşık bir hal aldı. Xabi Alonso ve Alvaro Arbeloa yönetiminde orta sahada kendini kanıtlamaya çalışan Arda, şimdi de Jose Mourinho’nun yeni sisteminde kilit bir figür haline gelmeye çalışıyor. Takımda Mbappé, Bellingham, Vinícius gibi dev isimler varken, Arda hiçbir zaman büyüklük taslamadı.

​Tam şans bulup her hafta gollerini atmaya, kendini herkese hayran bırakmaya başlamışken, bu sefer de takım içindeki çekememezlikler baş gösterdi. Maç bitiyor, Arda herkesle tek tek tokalaşmaya gidiyor; bakıyorsunuz Bellingham gibi isimler yüz vermiyor, pasını bile kestiği oluyor. Ne yani, Arda oturup buna ağlayacak mı sanıyorsunuz?

​Arda üç yıldır her türlü yedek kalmaya, küçük görülmeye, yıldız isimlerin surat asmasına rağmen motivasyonunu tek bir gün bile kaybetmedi. Çünkü o bir makine gibi; sadece işine odaklanıyor ve sahada cevabını veriyor. Onlar Arda’nın üstüne geldikçe Arda tevazusunu bozmayacak, şımarmayacak. Çünkü doğru yolda olduğunun farkında.

​Açıkçası, saha içindeki bu kibirli tavırlarıyla Bellingham’ın Real Madrid’de çok uzun süre barınabileceğini sanmıyorum. Çünkü Arda gibi karakterli ve azimli bir çocuğu bu ucuz hareketlerle sindiremezsiniz. Arda yoluna devam edecek, biz de onunla gurur duymaya devam edeceğiz. Öyle inanıyorum ki, Arda’nın bu kulüpteki başarıları o kadar çok olacak ki Mourinho’lu yılların ardından Real Madrid’den emekli olan ve başka hiçbir takıma gitmeden kariyerini bu dev kulüpte noktalayan birkaç efsane futbolcudan biri olabilir Arda.

Yazmanın Sancısından Kabullenişe

Sevgili Dostum Tolstoy,

​Sana yine yazamamış olmanın mahcubiyeti içerisindeyim; bu uzun suskunluğumun derin bir nedeni var. Hayatımın en büyük farkındalıkları, herhalde bu yaşıma denk geldi. Son dört beş aydır her şeyin farkında olmak, bütün yanlışların ve doğruların muhasebesini yapmak tek işim oldu sanırım.

​Tüm bu doğru ve yanlışları ayırt etmeme rağmen, yoluma nasıl devam edeceğim konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşadım. Hayat, seninde çok iyi bildiğin gibi insanı öyle bir yoruyor ki, verdiğin kararların arkasında durmak çok büyük cesaret gerektiriyor. Bu cesareti taşımak için uzun vadeli bir sabır ve tünelin ucundaki ışığı görebilmek gerekiyor. Bulduğum zamanlar ara ara olsa da, şu an tünelin ucundaki o ışığı göremiyorum.

​Doğru bildiğim kararları uygulayabilecek cesareti bana ancak Onun( Allah’ın) vermesini bekliyorum. Belki de huzur, tüm sorulara cevap bulmakta değil, o cevapların ağırlığını bırakıp akışa teslim olmakta gizlidir. Bunu heralde deneyimlemiş olanlara sormak lazımdır.

​İşte tam bu noktada, yazmak benim için bir zorunluluk olmaktan çıkıp, içimdeki sessiz kabullenişin sesi haline geldi artık. Bundan sonraki süreçte, yolum hayırla dolsun ve Rabbim bana ancak hayırla dolu olanı sevdirsin diye dua ederek  bitiriyorum mektubunu. Sevgili dostum sen de yattığın yerde huzurlu uyumaya devam et inşallah.

Çöp Kamyonunun Cazibesi: Kornayı Çalmayan Adamın İtirafı.

Trafik ışığında yeşil yanar yanmaz öndeki garibana iki saniye tahammül edemeyip korna çalmaktan gözü dönen biri olarak, benim bile, söz konusu koca bir çöp kamyonu olunca nasıl da uysallaştığıma şaşırıyorum. Sabahın köründe kendimi o çöp kamyonunun arkasında bulduğumda, bir de üstüne o burun direğimi sızlatan çöp kokusuyla burun buruna gelişim sabahın 5 dakikalik ilk kabusuna düşmek oluyor aslında. Ama ne hikmetse, buradaki o can hıraş koşturan kahramanları izlerken onlara derin bir saygı duyuyorum heralde. Hani resmen bir sabır testinden geçiyorum ve o kokuyu hem içime , hem sineye çekebiliyorum :). Belki de o karmaşanın içinde bile küçük bir düzenin parçası olduğumu hissetmek, o anki tüm sıkıntıları unutturuyor. Onların emeğine saygı duyup, düzenin devam etmesine katkıda bulunduğumu bilmek, bu katlanılmaz kokuyu bile hafifletiyor. Ben sanırım giderek dark empat’a dönüşüyorum!

Beklemeye devam..

​”Beklemeye alışmak” diye bir şey var. Yani beklediğiniz şeyin size gelip gelmeyeceğini artık düşünmediğiniz; sadece beklemeyi kendinize görev edindiğiniz o anlar topluluğu… Baştan aşağı giyindiğiniz o sabır elbisesi, artık sizinle özdeşleşen bir parçanızdır. Beklemekten bıkmaya hakkınız yoktur. Ne zamana kadar ve nereye kadar süreceği, yalnızca kaderin bildiği o sahipsiz sırdır.

​Beklemeye devam.

Son düğme

Gömleğin düğmelerini yanlış iliklemişti. Acele giyinme mecburiyetinden eli ayağı birbirine dolanmış; hızlı hareket etmek adına eline attığı her işin, ya yarım ya da yanlış yapılmasına neden olmuştu. Hâlbuki şu hayatta insanı en çok felakete sürükleyen şeylerdendi bu iki davranış; yani mecburiyetler ve acelecilik…

​Gömleğin düğmelerine baktı tekrar. Başlarken yanlış iliklediği o ilk düğme, tüm düğmeleri yanlış deliklere yönlendirmişti. Tüm düğmeler eşleşecek bir delik bulmuşken gömleğin en altındaki düğme boşta kalmış ve tek başına kaldığını bağırırcasına kıpırdanıyordu. Hâlbuki boşta kalmamalıydı. Dikilişinde bir kusur yokken, neden tüm problemin kaynağı kendisiymiş gibi tüm gözler üzerine çevrilmişti?

​Bir düşünün, içinizde hanginiz o son sıradaki düğmenin yerinde olmak isterdiniz? Ve hiç suçunuz yokken bir günah keçisi muamelesine maruz kalmak… Tek suçunuz gömleğin son düğmesi olmak mıdır? “Sona kalan dona kalır” sözünün doğuşu böyle bir hikayeden doğdu belki de, kim bilir?

​Neyse…

​Birkaç sinkaflı küfür eden gömlek sahibi, tüm düğmeleri tekrar tek tek çözüp sizi uygun bir delikle buluşturmak için yeniden başlıyor hummalı bir mücadeleye. Panik ve aceleciliği devam etmesine rağmen bu sefer daha dikkatli sanki…

​Gömleğin en üst düğmesini doğru deliğe geçiriyor, ardından sırasıyla diğer düğmeleri… Ve tekrar son düğmeye, yani size sıra geliyor. Sizi tutup tam da karşılık gelen delikten geçiriyor ve işte doğru yerdesiniz. Son düğme olarak son deliği doldurdunuz. Şimdi içiniz rahat değil mi? Damgalanan o düğme siz değilsiniz artık. Üstünüzdeki tüm düğmeler gibi içiniz rahat sizin de.

​Peki, ne zamana kadar?

​Elbette ki gömlek sahibinin yine aceleyle en üst düğmeyi yanlış delikle eşleştireceği zamana kadar…

​Şimdi size, “Bu hikâyeden ne anladınız?” diye sorsam ne dersiniz?

​Mecburiyetler ve acele verilen kararların zararını, karar mekanizması ile birlikte en alakasız kişinin çekeceğini mi?

​Yoksa “Sona kalan dona kalır” kehanetinin gerçekliğine olan inancınızın tavan yaptığını mı söylerdiniz?

​Bu iki sonuca da ulaşmanız pek mümkün, tabii. Fakat ben size hikâyenin asıl ana fikrini söyleyeyim:

​İçinde yaşadığımız hayat, bizi istediği zaman istediği kadere razı edebilecek kadar değişken ve kontrolsüz. Ve insan, başına gelecek her şeye “Eyvallah!” diyebilecek bir sabra sahip. O sabır, insanın hem silahı hem de umudu; sonunda hak ettiği yere ulaşmak için…

Bakın bu dua size..

Ait olmadığınız mekanların ve o mekanlarda bulunan ve yok hükmünde saydığınız, insana benzeyen ama fiziksel benzerlikten başka hiç nasibi olmayan mahlukatların yüzlerine bakmamakta ki ısrarcılığınıza, gayretinize, sizin adına yüce Rabbimden sabırlar diliyorum..