Yıllar Sonra Gelen Aydınlanma: Yalnızlık Özgürlüğün İki Hırçın Kanadıdır.

Yıllar Sonra Gelen Aydınlanma: Yalnızlık Özgürlüğün İki Hırçın Kanadıdır.

​Gençlik yıllarımda ağırlıklı olarak ritmine kapıldığım bir şarkının, yıllar geçip tecrübe kazandıkça aslında ne büyük bir derinlik barındırdığını fark etmek gerçekten çarpıcı. Hande Yener’in yorumuyla zihnime kazınan o parçanın sözleri, hayatın süzgecinden geçtikçe bana bambaşka bir pencere açıyor.

​Mete Özgencil bu dizeleri yazarken acaba neler hissetti?

​Yalnızlık özgürlüğün iki hırçın kanadıdır. Biri kavuşmaya hasret, kendinden bile uçkun, diğeri kaderden ayna, mecburen çırpınmakta. Birinin aklı yerde ise, diğerinin aklında yer. Ne ortada şaşkın bir beden; kanat mı ben, ben mi kanadım? Biraz evvel alçak uçtum, çarpışsaydık anlardım. Korkmaya cesaretim yok, yer kandırmaz uçarım.

​Erich Fromm’un da işaret ettiği o anlam arayışı ve sevgiyle bütünleşen huzur, tam da bu olgunlaşma evresinde bulduğum o değerli dinginliktir. Artık boş kelimelerle vakit kaybetmek yerine, her cümlenin gerisindeki o hakikati ararım; tıpkı hayata bakışımın değiştiği gibi.

Bence Nietzsche bu sözü örtük narsistlere ithaf etmiş

Friedrich Nietzsche’nin bu sözü, psikolojide “gizli narsist” (vulnerable narcissist) olarak tanımlanan kişilik yapısını ve onların dünyaya karşı takındıkları maskeyi şaşırtıcı bir doğrulukla özetler.

​Açık narsistlerin aksine gizli narsistler; dışarıdan oldukça mütevazı, mağdur, hassas, hatta sürekli fedakarlık yapan “iyi insanlar” gibi görünürler.

​Ancak bu sahte alçakgönüllülük ve masumiyet zırhının altında, dünyayı ve insanları sürekli yargılayan, herkesten gizli bir öfke besleyen ve kendilerini her şeyin merkezine koyan derin bir kibir yatar.

​Nietzsche’nin bahsettiği “içinde binlerce kötülük bulunan ama kendisini iyi biri zanneden” profili, tam olarak bu kişilik yapısının ruh halini dışa vurur.

​Gizli narsistler, kendi içlerindeki bencilliği, manipülasyonu ve acımasızlığı asla kabul edemezler çünkü zihinlerindeki kusursuz ve masum benlik algısının zedelenmesinden ödü patlar.

​Bu yüzden kendi karanlık yönleriyle yüzleşmek yerine, en ufak bir eleştiride dahi hemen mağdur rolüne bürünerek karşı tarafı “zayıf” ya da “kötü” ilan ederler.

​Dış dünyaya karşı sergiledikleri o sürekli fedakâr ve anlaşılmış mağdur tavrı, aslında başkaları üzerinden ego tatmini sağlamanın ve kendi içlerindeki kötülüğü gizlemenin en sinsi yoludur.

​Nietzsche bu tespitiyle, dışarıdan bakıldığında en zararsız veya en erdemli görünen insanların bile aslında kendi iç çelişkilerinin kurbanı olabileceğini ve bu durumun derin bir psikolojik savunma mekanizması olduğunu gözler önüne serer.

3 Kuruşa 5 Köfte: Saflık mı, Beklenti mi, Yoksa Fırsatçılığa Davetiye mi?

Yıllarca o malum lafı dillerden düşürmedik: “3 kuruşa 5 köfte.”

​Dönüp arkama bakıyorum da, bunu neden yaptık? Gerçekten içimizdeki o saf, karşılıksız verme arzusundan mı? Yoksa bizi yere göğe sığdıramayanların, o anki işini görmek için sırtımızı sıvazlamasından, yani o tatlı yağlamalarından mı beslendik? Ya da en acısı; belki de “kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler” mantığıyla, ufak yatırım sandığımız şeylerin başımıza çorap öreceğini sezinleyemeyip verdiğimiz tavukları hiç önemsemememizden mi?

​Aslında bu metafor, insanoğlunun o asırlık ikiyüzlülüğünün ve bitmek bilmez kurnazlığının aynası. Biz ne zaman “hiç” sayılabilecek bir bedel karşılığında fazlasını sunmaya kalksak, karşı tarafın nefsine öyle bir alan açıyoruz ki… Adam, en ucuz yoldan en kârlı çıkmanın peşinde. Fırsatçılıkta üstümüze yok; yeter ki işimiz görülsün, yeter ki kârımız tatlı olsun. Karşıdaki insan elindekini, emeğini, ömrünü ucuza satmış; kimin umurunda?

​İşin özü şu: Nefsimiz o kadar kıymetli ki, başkasının fedakarlığını bir “hak” değil, yakalanmış bedava bir fırsat olarak görüyoruz. O yüzden yıllarca o beşinci köfteyi fazladan verdik durduk. Sonra da neye uğradığımızı şaşırdık. İnsan kendi eliyle fırsatçılığa zemin hazırlayınca, sonradan şikayet etmeye de pek hakkı kalmıyormuş galiba.

Michelle Yeoh ve Jamie Lee Curtis her yerde her zaman

Gençlik yıllarımdan beri bilirim ki Oscar Ödülleri hep sükseli ve görkemli olmuştur. Dünya magazin medyası ödül töreni günü Amerika’ya akar; yüzlerce oyuncu, şarkıcı ve ünlü isim meşhur kırmızı halıda yürür. Ardından fotoğrafçılar görüntü alabilsin diye belirlenen alanda durup, hafif bir tebessümle yaklaşık 2-3 dakika boyunca çevrelerini saran basın mensuplarına ayrı ayrı tatlı bakışlar atarak havalı bir duruş sergilerler.

​Kadınlar genelde ya derin bacak yırtmaçlı ya da göğüs veya sırt dekoltesi geniş elbiseler giymeyi tercih ederler. Erkekler ise standart smokin giyerler. Tartışmasız, dünya magazin basınının en sevdiği törendir Oscar. Amerika bu ödül töreniyle dünyaya “Bu işin merkezi biziz” mesajını verir; tüm milletlerin entelektüelleri de ağzı açık bakar ve bu geceyi hayranlıkla takip ederler. Ödül alan yapımlar, yönetmenler ve oyuncular haftalarca konuşulur.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni de bolca konuşuldu. Temiz bir törendi genel itibarıyla; hatta geçen yılki törende Will Smith’in skandal tokadını hatırlarsak, “tertemizdi” bile denilebilir.

​Bu sene takip ettiğim kadarıyla Oscar, kendini yeniden yapılandırıyor gibi geldi bana. Yani bir değişim süreci de denebilir buna. Bunun ilk göstergesi, son törende meşhur kırmızı halının serilmemesiydi. Ki bilirsiniz, kırmızı halı bu törenin olmazsa olmaz ritüellerindendir. Organizasyondan sorumlu olan yetkililer, bu durumu halı renginin törende kullanılan dekorla uyumlu olmadığını düşündükleri için tercih ettiklerini söylemişler. Bana çok gerçekçi gelmedi açıkçası; bence Oscar artık klasik ezberleri bozma niyetinde. Ama eminim o gece Oscar heykelciğini ilk kez kucaklayanlar, o halıda yürüyemedikleri için içlerinde ciddi bir uhde kalmıştır. Bir diğer ezber bozan yaklaşım da Parazit filmiyle başlayan; farklı kültür ve etnik kökenli yapımların ciddi ödüller almaya başlaması. Artık Oscar, küresel dünyanın sesini duyma gayreti içinde. Bu sesi duyma nedeninin; özellikle Uzak Doğu’nun son on yılda her anlamda katettiği yol olduğunu düşünüyorum. Büyüyen ekonomiler her alanda kendini daha çok duyurunca, başta Çin ve Hindistan’ın bilim ve sanatla olan ilişkisi de kuşkusuz dikkat çekiyor.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni benim için ayrı bir önem taşıyor. Sebebi şu; ödül alan üç oyuncuyu gençlik yıllarımdan beri takip edip seviyor olmam. Bu isimler: Michelle Yeoh, Brendan Fraser ve elbette Jamie Lee Curtis.

​Önce Brendan Fraser ile başlayayım. Yanılmıyorsam 90’lı yılların sonları, milenyum döneminin başlamasına yakın bir zamanda Brendan, Mumya isimli bir filmde başrol oynamıştı. Film dünyada büyük gişe yapmış, Türkiye’de de çok sevilmişti. Adam tabii o zamanlar çok genç ve yakışıklıydı. Fraser’in bu rol için aldığı onlarca kilo, kazandığı Oscar’la çok anlamlı hâle geldi kuşkusuz.

​Bir diğer isim olan Michelle Yeoh ise yine Mumya filminin hemen akabinde gösterime giren, kadının gücü ve o dönemin feminist ruhuna hitap eden; kung-fu filmi görünümlü ama aslında çok sanatsal bir yapım olan Kaplan ve Ejderha’da oynamıştı. O dönem Yeoh’a âşık olma evresine girmiştim az kalsın! Bakışları, duruşu ve özgüveni ile tam “evlenilecek kadın” izlenimi yaratmıştı bende. Yeoh bir Aslan burcu kadını; zaten Aslan kadınları böyle dikkat çekicidir. Yeoh ayrıca bir Uzak Doğu dövüş sanatları ustası ve profesyonel dansçı. Yanılmıyorsam 50’den fazla filmi var. Yani arkadaşlar, hayatta hiçbir şey kolay kazanılmıyor; ya ciddi bir emek ve büyük bir bedelle ya da türlü bedellerle zirveye ulaşıyorsunuz. Bu dediklerim Brendan Fraser için de geçerli. O da 30 yıllık bir birikimin ve gayretin sonucunda Oscar’ı hak etmeyi bildi. Yeoh ve Fraser şu anda 60’lı yaşlardalar; tüm gayret ve emekleri bu heykelcikle taçlanmış oldu.

​Ve son isme geleyim: Jamie Lee Curtis. Curtis’i çocukluğumdan beri biliyorum desem yalan olmaz. Biliş sebebim, Halloween serisi filmlerinden kaynaklı doğal olarak. Curtis, her zaman çok farklı bir güzelliğe sahip, çekici bir kadındı. Her daim kısa saçları, keskin bakışları, uzun boyu, düzgün fiziği ve ciddiyeti ile hatırlanır sinema dünyasında. Oynadığı filmlerde ya korku ya da romantizmi bol roller sergilemişti hep. Ama Oscar’ı kazandığı Her Şey Her Yerde Aynı Anda (Everything Everywhere All at Once) filmindeki rolüyle kesinlikle ödülü dibine kadar hak ettiğini gösterdi. (Yine bir dipnot; Curtis de 60’lı yaşlarını yaşıyor.) Curtis bu filmde oynadığı rolün içine o kadar iyi girmiş ve makyajı o kadar mükemmel yapılmış ki; ben Curtis’in o rolde oynadığını törenden bir gün sonra filmi internetten izlerken öğrendim. Öyle ki, filmi seyrettiğim süre boyunca hep “Nerede bu Curtis?” diye sorup durdum ara ara. Ancak filmin ikinci bölümünde çözdüm olayı.

​Son olarak ödülleri silip süpüren meşhur film hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Film, “Paralel evren var mı?” sorusunu sahiplenmiş, Uzak Doğu savunma sanatlarıyla süslenmiş kara mizah dokulu bir yapım. Aynı zamanda içinde aile ve aile içi dramayı da barındırınca, bu kadar dalda ödül kazanması hiç sürpriz değil. Aslında bu filmin ana konusu üzerine çok film yapıldı bugüne kadar; ancak kurgu ve oyunculuk buram buram Asya kokunca ciddi ilgi çekti. Filmin tek bir dakikasından sıkılmadım, ancak bazı yerlerde tempo düşünce adapte konusunda kopukluk yaşadığım anlar oldu.

​Her şey bir yana, filmi asıl omuzlayan üç unsur vardı: Birincisi Yeoh’un performansı; paralel evrendeki tüm türevlerinin içine hakkıyla girmiş. İkincisi Curtis’in, Yeoh ile olan; birbirine zıt şekilde yaşanmış samimiyet ve kavga dolu sahneleri. Üçüncüsü de yönetmenin kavga sahneleri ile duygu dolu sahneleri eşitleyerek tam tadında seyirlik hisler vermesi.

​Bence bu film kesinlikle izlenmeyi hak ediyor; hiç Oscar almamış olsaydı bile.

Mutsuzluk/ Epiktetos

“At şarkı söyleyemediği zaman mutsuz mudur? Hayır, ama koşamazsa mutsuz olur. Köpek uçamadığı zaman mutsuz mudur? Hayır, koku alamazsa mutsuz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı zaman mutsuz mudur? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama insan, saflığı, iyiliği, vefayı ve adalet duygusunu, ruhundaki tanrısal değerleri yitirdiği zaman mutsuzdur…”

Nasa diyor: “sözüm”. Bizimkiler diyor : g*tüm!

Evren uçsuz bucaksız bir alan. Git git bitmiyor. ( Ya da biz öyle bildik ) Belki milyarca yıldız, gezegen ve oluşum evreni dolduruyor. Ve bunlar ince bir matematikle galaksilerinde dönüp duruyor. Şüphesiz Allah,buradan biz kullarına gücünü ve hikmetini çok daha geniş bir biçimde gösteriyor. Uzay dediğimiz alanın ne gizemlerle ne sırlarla dolu olduğunu doğal olarak biz bilim sayesinde anlıyoruz. Bu bilimin adı ise Astronomi. Bu bilimi kuran ve sürekli araştırarak dünyaya aktaran kurum ise elbette NASA ( National Aeronautics and Space Administration )

NASA 1958 den beri havacılık ve uzayla konularıyla ilgili sürekli araştırma yapan, dev teleskoplar ve milyarlarca km uzaklıkta seyahat edebilen uzay mekikleri ile uzaydaki her hareketi takip eden ve yine bu bilgileri dünyaya servis eden en ciddi kurumlardan biri.

Tabi NASA ele geçen bilgilerle çeşitli tahmin ve analizlerde de bulunuyor belirli zaman periyotlarında. Özellikle dünyayı etkileyecek ve varlığını tehdit edecek olayları dünyadaki çeşitli haber ajanslarına servis ediyor.

Neden?

Çünkü işi bu 🙂 Doğru olma ihtimali %1 de olsa. %100 de olsa biz bu haber ve analizlerle çeşitli endişelere kapılabiliyoruz. Peki yapacağımız birşey var mı?

Kesinlikle yok!

E o zaman elden birşey gelmiyorsa bu korku niye?

Mesela yine NASA’nın hersene bir yıldızın dünyaya çok yakın mesafeden geçeceği tahmininde bulunması. Eee yakın derken? İşte efendim 2 ışık yılı yakını! Peki biz 2 ışık yılının ne olduğunu biliyoruz muyuz? Hayır 🙂

Ortaya atılan haber bizi korkutmaya yetiyor bile. Vay efendim bu yıldız ya dünyaya çarparsa! İşte yine vay efendim çarpacağı yer bizim muhit olursa:)

Korkunun ecele faydası yok be kardeşim. Ne tırsıyorsun? Korktuğun ne tam olarak? Dünyanın yok oluşumu yoksa kendi ölümün mü? Bırak insanlığı dünyayı senin şu normal hayatında ölme olasılığı ve bu yıldızın dünyaya çarpmasıyla gerçekleşecek ölüm ihtimalinin belki bin katı!

Ölümün trafik kazası, bıçaklanma, boğulma, yanarak can vermeden olursa diye korkma. Ama taaa anasının dinindeki bir kuyruklu yıldızın 5 bin yılda bir buradan geçerken sana çarpmasından kork 🙂

Bir de şöyle bir mevzu var. Tamam NASA bir tahminde bulunuyor. Peki haber ajansları ne yapıyor? Ulan NASA dan yeni bir haber düştü. Üstelik haber kötü de değil. Ama bizim bu haberin başlığıyla öyle bir oynamamız lazım ki okuyan, bu yıldız dünyamıza kesin çarpar diye düşünsün 🙂

Peki niye yapıyorlar bunu kardeşim? Çünkü endişe ve kaygı haberleri en güzel tıklanma beğeni ve takip haberleridir. Çok iyi prim yapar. Millet haber başlığını okuyup ” bunlar yine uydurma haber peşinde”  dese bile üşenmeyip haberi okur. Sonrada haberi yapan sayfasına girip der ki: Sizin yapacağınız haberi si….yim ben”

İşte az önce yine NASA’nın sözüm dediği yerde, götüm diye haber yapan bir sayfaya rastladım.

Neymiş efendim! NASA dan korkutan açıklama: Gizemli bir sorun var 🙂

Korkutan açıklamaya bak Allah aşkınıza!

Gizemli bir sorun var. Ve biz de bu sorundan dolayı çok korkuyoruz. Peki ne diyor haberin içinde? Taa 91 de uzaya gönderilen Voyager 1 isimli geminin gönderdiği bilgilerin doğru ve geçerli bilgiler olmadığına dair veriler varmış. İyide arkadaşlar gemi artık kocamış yaşlanmış. Ve gitmiş 23 milyar km öteye. Siz ne kadar sağlıklı bilgi isteyebilirsiniz ki bu aletten?

Varın gidin işinize be böyle absürt haber peşinde koşan haber ajansları! Böyle sığ böyle klişe olmuş haberlere yaslanmak ne size yakışıyor. Ne de bu milleti gereksiz oyalamaya ve korkutmaya çalışarak bize bir katkınız oluyor. Ya hu bırakın NASA çalışsın siz de ne gonderdiyse onu yazın olsun bitsin ve kardeşim!

Gün ışığının kandili utandırdığı gibi / William Shakespeare

“Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi, Yalvarıyorlar onun gözlerine isleri olduğundan:

Biz dönünceye dek siz parıldayın diye. Gökleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde;

Utandırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı. Gün işığının kandili utandırdığı gibi tıpkı.”

(Romeo ve Juliet William Shakespeare)

Tükenmişlikten Kurtuluşa: Gregor’un Mirası

Siz buna belki “bardağı taşıran son damla” deyin, ister “geri dönüşü olmayan bir dönüşümün vücut bulmuş hâli”. Ben, Gregor’un bu hâline bariz bir “tükenmişlik” diyorum. Toplumun tüm hallerine, kalıplarına ve yozlaşmasına maruz kalıp “Aslında bu ben değilim!” cümlesini en içten haykıran binlerce, belki milyonlarca özgür ruhun hikâyesi bu. Sürekli “herkesleşen”, kendine ait tek bir doğrusu kalmayan insanın acınacak hâli… “Dayan, dayan nereye kadar?” sorusunun cevabı mahiyetinde bir dönüşüm.

​Ben özellikle bu son dönemde kendimdeki dönüşümün farkına vardım; bazen çaresizlikle, bazen de birileri üzülmesin diye kendimden gidenleri görünce… Pes etmeye doğru giden süreci tersine çevirdim. Siz de benzer bir süreçten geçtiniz mi bilmem ama ben kendi adıma çok büyük bir kalkışmanın başrolündeyim. “Mış gibi” davranmayı minimize ettiğim zamanlarda başladı, itaat etmeye olan direnişim. Bu bir savaşsa, kaybetmeyi -belki de yok olmayı- göze alarak giydim benlik zırhımı. Hatta ben o zırha aslında “Ben buyum” zırhı da derim. Bu manevi zırh, öyle gösterişli ve beni galip kılacak bir zırh değildir; sadece kararlılığımı ve düzene aykırı oluşumu belirgin kılan bir mücadele simgesidir. Bu yolda yalnız olmaktan korkmadığımı bilerek; adımlarımı, sürekli düşmanımın üzerine doğru sıklaştırdığım yolumdur bu. Nefesim ve gücüm yettiğince çarpışmaya devam etme kararlılığımdır.

​Ey Gregor! Sen benim miladımsın. Seni bize anlatan Kafka’ya selam olsun!

Beklemeye devam..

​”Beklemeye alışmak” diye bir şey var. Yani beklediğiniz şeyin size gelip gelmeyeceğini artık düşünmediğiniz; sadece beklemeyi kendinize görev edindiğiniz o anlar topluluğu… Baştan aşağı giyindiğiniz o sabır elbisesi, artık sizinle özdeşleşen bir parçanızdır. Beklemekten bıkmaya hakkınız yoktur. Ne zamana kadar ve nereye kadar süreceği, yalnızca kaderin bildiği o sahipsiz sırdır.

​Beklemeye devam.

İmkansız, hiç bir şey / Muhammed Ali

“İmkânsız” sadece, kendilerine verilen dünyanın içinde yaşamayı, dünyayı değiştirmek için kendilerinde mevcut olan gücü keşfetmekten daha kolay bulan küçük insanların ortaya attığı büyük bir sözcüktür. İmkânsız bir gerçeklik değil. Bir fikir. İmkânsız bir tebliğ değil. Bir cüret. İmkânsız bir potansiyel.İmkânsız geçici.İmkânsız hiçbir şey.”

 

~Muhammed Ali

Hop! Yavaş gel Simon’s!

Her sene illaki bir “dahi çocuk” haberi yapılır ve bu çocuk genelde Amerika’dan çıkar. Bu yılın ilk dahi çocuk haberi ise Belçika’dan geldi. Belçika’da yaşayan 11 yaşındaki Laurent Simons isimli bir çocuk; Anvers Üniversitesi’nin üç yıllık fizik bölümünü bir yılda bitirerek en iyi dereceyle mezun olmuş. Üniversite, Simons’un Mart 2020’den beri fizik bölümünde okuduğunu, diğer öğrencilerin hepsini geride bırakarak lisans diploması almaya hak kazandığını bildirmiş.

​Buraya kadar her şey güzel fakat bizim küçük Laurent, ilerideki hedefini söyleyince bana da bu yazıyı yazmak düştü: Laurent’in hedefi ölümsüzlükmüş! Haberi okuyunca kendimi “Yavaş gel Simons!” demekten alıkoyamadım. Daha 11 yaşında bir çocuğun kendine koyduğu hedef ölümsüzlük… İnanılır gibi değil. Neden mi? Çünkü bilimin insanı “tanrı yapma” hevesi öyle bir noktaya geldi ki, küçük bir çocuğun hedefi bile bu yönde evrildi. Avrupalıların dünyaya “kazık çakma” niyeti, bilim anlayışlarının da temel ideolojisi hâline gelmiş. Ölümü yenmek yerine daha hayırlı işler yapsalar olmaz mı? Mesela ilk önce şu kanserin tedavisini bulsalar, iklim değişikliğini durduracak bir şeyler geliştirseler ya da biraz daha iddialı olalım; bir ışınlama makinesi yapsalar… Ya da insanın içindeki şiddet duygusunu yok etseler, değil mi?

​Ama sen bunca güzel iş yapmak varken insanı ölümsüz yapmaya çalış! Sürekli yeni doğumların olduğu fakat “öte âleme” kimsenin gitmediği bir dünya düşünün… Zaten dünya kaynakları giderek tükeniyor. Böyle bir durumda gıda, su, barınma, korunma ve geçinme problemlerini nasıl çözeceklerini sanıyorlar? “Oh! Kimse ölmesin ama dünya da huzur dolu bir gezegen olsun.” Var mı böyle bir mantık?

​Dâhiyane çocuğumuz Laurent de diyor ki: “Hedefim ölümsüzlük. Vücutta mümkün olduğunca fazla sayıda parçayı mekanik parçalarla değiştirmek istiyorum. Bunun için bir yol hazırladım. Bulmacanın ilk parçası kuantum fiziği.”

​Yani özetle; cyber insan modeli… Daha açık bir ifadeyle RoboCop gibi bir yaratık üretimi! Bozulan bir parçan mı var? Hemen gidiyorsun “insan parçası sanayi sitesine”. Diyorsun ki: “Bana oradan kalitelisinden bir akciğer ver.” Hemen oracıkta göğüs kafesindeki vidaları söküyorsun, eskisini çıkarıp sıfır akciğeri yerleştiriyorsun. 🙂 Ya da pahalı mı geldi? Giriyorsun Letgo’ya; “ikinci el, az kullanılmış akciğer” yazıyorsun, filtreliyorsun ucuzdan pahalıya. Al işte, bir sürü yedek parça!

​Peki, bunun neresi insan? Sadece beyni mi? Peki ya onu da mekanik yaparlarsa? Adamın beyin ölümü gerçekleşmeden tüm bilgileri yeni beyne USB ile aktarıyorsun ve hayatına devam ediyorsun… Öyle mi? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gidişat gösteriyor ki insan, şu yalan dünyaya asla doymayacak.

​Tanrı ile kıyasıya rekabet! İşte insan böyle boş ve aciz bir yaratık. Allah’ım, Laurent gibi zeki çocuklara insanlığın hayrına işler yapmayı nasip etsin inşallah.

-de, -da’nın ermiş dedeleri

Instagram’da popüler ve “ünlü” diye tabir edilen insanların gündemle ilgili yorumlarını sürekli takip ederim. Bu takip, bana o kişinin dünya görüşü ve karakteriyle ilgili ipuçları verir. Sonuçta bu insanların binlerce, belki milyonlarca takipçisi var. Verdikleri her mesaj mühim bu yüzden. Bazen itiraz bazen de destek vermek için yorum yazdığım isimler vardır. Yorumuma bir iki kelam ekledikten sonra “elalem ne demiş” diye şöyle bir göz atarım. Hakaret edenler, had bildirmeye kalkanlar ve destekleyenler olarak üç grup toplanır yorum sayfasında. Fakat bunlara son dönemde yeni bir grup daha eklendi gibi geliyor: İmla takıntısı olan grup. Ünlü kişinin yorumuna olumlu veya olumsuz hiçbir görüş belirtmeden, ünlünün yazının içinde yanlış kullandığı “-de/-da” eklerine takarlar kafayı. 🙂 İşte “Bilmemne Bey, şu kelimede ‘-de’yi ayrı yazmanız gerekiyordu” ya da “Şu kelimede ‘-da’yı birleşik yazmanız gerekiyordu” der takipçi. Bunu gayet iyi niyetli yapanlar olduğu gibi, tamamen art niyetle yapan tipler de çıkar. Bunlar şöyle der: “Koskoca bilmemne olmuşsunuz ama daha ‘-de’ ekini ayırmayı bilmiyorsunuz. Çok ayıp!”

​Son dönemde böyle bir furyanın oluşumu gözümden kaçmıyor açıkçası. Sanki koca Türkçenin her dil bilgisi ve imla kuralına hâkimmiş gibi ahkâm kesen tipler bunlar. Mesela bu tipler sadece bitişik ve ayrı yazılacak ekleri denetler; ne iki nokta üst üste’yi, ne noktalı virgülü ne de ünlem işaretinin doğru kullanımını bilirler. İşleri güçleri “de” ve “da”nın ayrı yazılmasıdır.

​Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; Türkçemiz de, imla bilgimiz de, dil bilgimiz de vasat noktada. Okul yıllarınızı hatırlayın: Türkçede bu temel konularda ne kadar başarılıydınız? Üniversite sınavında anlatım bozukluklarında kaç netiniz vardı? İmla sorularını şıp diye anında doğru cevaplayabiliyor muydunuz? Mesela bu yazıda kim bilir kaç yanlış var? 🙁 Ben de sizler gibiydim, açık söyleyeyim. Sözel zekâm iyi olmasına rağmen imla ve dil bilgisi konularında orta altıydım.

​Bunun sebebi de tabii ki ders geçmek için bilgileri ezberlemekti. Okul bitti, öğrenmediğimiz için unuttuk. Ezber bilgi insanın beyninde ne kadar akılda kalır ki? İşte bu hâl, okul sonrasında kitap okuma alışkanlığımızı bırakmamızdan sebep daha kötü bir duruma dönüştü. Derdimizi, isteklerimizi yazı yoluyla anlatmak zulüm oldu hem bize hem karşımızdaki insana. Kendimizi doğru ifade etme becerimiz vasat seviyelere düştü. “Gel”, “git” dışında duyguyu anlatabilme yetimiz de azaldı. Böyle bir toplumun şiire ve edebiyata uzak kalması gayet doğal bir sonuçtur.

​Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay; teknoloji ve internet sayesinde… İsteyen insan üşenmez ve Google’a girip “Türkçe imla kuralları” diye bir aratma yapsa, yazarken yaptığı tüm hataları tespit edebilir. Ama tabii isterse!..

​Şimdi ben size bir kolaylık ve güzellik yapıp birkaç imla bilgisi paylaşacağım. Üşenmeyip okuyun inşallah.

​Noktalı Virgül ( ; )

  1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur:
    • ​Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.
    • ​Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; İstanbul, Londra, Bakü.
  2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
    • ​Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.
    • ​At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.
  3. Cümlede virgülle ayrılmış örnekleri farklı örneklerden ayırmak için konur:
    • ​Kütük; Forsa, Yalnız Efe, Kaşağı kadar başarılı değil.
    • ​Ahmet; Mehmet, Saffet, Fikret ve Himmet’ten daha zeki.
  4. Cümle içindeki bazı açıklama gerektiren ifadelerden sonra:
    • ​Sabahtan beri bekliyorum; ne gelen var ne giden.

​İki Nokta ( : )

  1. Kendisinden sonra örnek verilecek cümlenin sonuna konur:
    • ​Yeni harfler alındıktan sonra eski yazı ile bir tek kelime bile yazmayan iki kişi görmüşümdür: Atatürk ve İnönü.
  2. Kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur:
    • ​Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.
    • ​Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim.
  3. Kavramlar tanımlanırken ya da açıklanırken konur:
    • ​Zamir: İsim olmadıkları hâlde isim gibi kullanılan sözcüklerdir.
  4. Ses biliminde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır:
    • ​a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.
  5. Edebî eserlerdeki karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişinin adından sonra konur:
    • ​Bilge Kağan: Türklerim, işitin!
  6. Genel Ağ (internet) adreslerinde kullanılır:
  7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır:
    • ​56:8=7, 100:2=50

​Üç Nokta ( … )

  1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna (eksiltili cümle) konur:
    • ​Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveriyordu da, bu yanı…
  2. Kaba sayıldığı için veya başka bir sebepten ötürü açıklanmak istenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur:
    • ​Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.
  3. Benzer örneklerin sürebileceğini göstermek için konur:
    • ​Musa, Zeynep, Yeliz… herkes toplantıya gelecek.
  4. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:
    • ​… derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı…
  5. Yüklemi bulunmayan cümlelerin sonuna konur:
    • ​Karşımızda yemyeşil bir ova… Tam ortasında küçücük bir göl…
  6. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:
    • ​Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz!
  7. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:
    • ​Koca Ali… Koca Ali, be!..
  8. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan veya eksik bırakılan cevaplarda kullanılır:
    • ​— Sen misin, Ali usta? — Benim!.. — Ne arıyorsun bu vakit buralarda? — Hiç… — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

​Soru İşareti ( ? )

  1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:
    • ​Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?
  2. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır:
    • ​Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri: ?).

UYARI: “mı/mi” eki “-ınca/-ince” anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığında soru işareti konmaz.

UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur.

​Ünlem İşareti ( ! )

  1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur.
  2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur.
  3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:
    • ​Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

​Kısa Çizgi ( – )

  1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur.
  2. Ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır.
  3. Dil bilgisinde kökleri ve ekleri ayırmak için konur: al-ış, dur-ak.
  4. Eklerin başına konur: -ak, -den.
  5. Kelimeler arasında “-den…-a”, “ve”, “ile”, “ila”, “arasında” anlamlarını vermek için kullanılır: Türk-Alman ilişkileri, 09.30-10.30.

​Uzun Çizgi ( — )

  • Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır (Konuşma çizgisi).

​Tırnak İşareti ( “ ” )

  1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır.
  2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır.
  3. Cümle içerisinde kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır.

UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz.

​Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

  • Tırnak içinde verilen ve yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü belirtmek için kullanılır.

​”de”nin Yazımı

  1. Ek olan “-de”: Sözcüğe bitişik yazılır, cümleden çıkarıldığında anlam bozulur.
  2. Bağlaç olan “de”: Ayrı yazılır, cümleden çıkarıldığında anlam tamamen bozulmaz ancak biraz daralır.

​”ki”nin Yazımı

  1. Sıfat yapan “-ki”: Bitişik yazılır.
  2. İlgi zamiri olan “-ki”: Bitişik yazılır.
  3. Bağlaç olan “ki”: Ayrı yazılır.

​”mi”nin Yazımı

  • ​”mi” soru edatı her zaman ayrı yazılır.

​”-ler” Eki

  • ​”-ler” eki özel isimden kesme işaretiyle ayrılmaz.

​Ne kadar kolay, değil mi? (Haydi oradan! Çok zor dediniz, değil mi içinizden?) Evet, okuyarak anlamak biraz zor. Siz en iyisi kısa ve hiç sıkmadan yapılmış eğitim videolarını izleyin…

Not: Bu yazıda yanlış imla hatalarına denk gelirseniz lütfen aşağıdaki numarayı arayın! Şaka yaptım, tamam. 😉

Yalnızlığın dili nece?

Yalnızlığın çok samimi ve etkileyici bir sesi vardır. Ayrıca kullandığı dil, dünyadaki tüm dillerle iltisaklıdır. Bu dil, ancak kişinin kendi kendine konuşmaya başladığı dildir. Yalnızlık insana kendi kendine konuşmayı öğretir; kendi kendinize karşı en dürüst olduğunuz an ve dil budur.

​Ruhunuzun derinliklerindeki karakutunun kapağının aniden açılıp tüm kirli ve temiz çamaşırların “Biz buradayız!” dediği andır o.

​Kendi kendinizi kandırmaya çalışıp “kanıyor” numarasına yattığınız her olay ve memnuniyetsizlik gün gibi karşınızdadır. Endişenin ve türlü kurguların harmanlanarak karşınıza dikilen bu yalnızlığı sevmeniz hiç de kolay değildir. İçinizdeki yanardağ patlamalarıyla boğuşma zamanı gelmiştir. Hep bir şekilde kaçmayı başardığınız yalnızlık sizi bir an yakaladı mı, hem kendinizi kendinize şikâyet eder hem de zorluklarla başa çıkamadığınız yanınıza yardım elinizi uzatırsınız. Kendinizle kıyasıya bir karmaşa içinde yüzleşirsiniz; ne feci bir çalışmadır o an!

​Körelmiş, zayıflamış duygularınız ve vicdanınız, yalnızlığınızın dilinde size onca gücüyle saldırır; arkasına sığındığınız, başta gurur olmak üzere tüm kötü hasletlerinize haddini bildirir.

​İşte en doğru ve samimi uyanışınız bu anda doğar. Tüm gerçekleri, tüm objektifliği ile kabul eder; ruhunuzla tasdik edersiniz. Tabii hâl, yalnızlık sizden uzaklaştığı anda tekrar inkâra uğrar, binbir çeşit korkuyla. Bir sonraki yalnızlıkta, yalnızlık dilini kendi kendinizle konuşturana kadar… İdrak ve şuur tüm duyguları dinler fakat duyguya itaat etmekte zorlanır. Çünkü savunma mekanizması dediğimiz atak hâli, otorite olarak yalnızca mantığı görür. Mantıksa duygulara entegre edemez kendini; çünkü mantık yalnızca zarar görmeden sizi hayatta tutmaya çalışır, hata yaptığınızı bilse bile pişmanlık duymaz. Hâlbuki duygular, sizi insan kılmak için acı çekmeyi de öğretir size. Yalnızlığı taşeron olarak kullanır; onu hem avukat, hem sanık, hem de kalemi her an kırmaya hazır hâkim koltuğuna oturtur. Duygular kalbi yumuşatır fakat çözüm bulmak yerine sürekli bir kaos hâlinde kaçış planlar; sürekli bir suçlu bulmaya çalışır. Bu çoğunlukla başkalarıdır ama elinde yeterli delil yoksa doğrudan sizsinizdir. Duygularınızın diline bir düşmeye görün; yalnızlık artık etrafınızda onlarca kişi olsa bile kapınızın eşiğine uzanır. İşte bu duruma “kalabalıkta yalnızlığa müebbet” denir.

​Yalnızlık dili hiçbir kâğıda dökülemeyen, fakat her dilde sadece içinizde duyabildiğiniz bir konuşma dilidir. Kuş misali bir uçar, bir konar. Yalnızlığın dilinden gelin, korkmayın ve kaçmayın artık. Ona hakkını, onu iyi dinleyip anlayarak verin.

İsteme araçları “rica ve istirham” üzerine..

İstemek…

​Her insanın, her daim bitmeyecek olan ihtiyaçlarını karşılamak için çevresinden olan beklentilerinin sonucunda ortaya çıkan bir davranış biçimi. Kimi zaman içten, kimi zaman da sözlü ya da yazılı olarak belirttiğimiz arzu ve isteklerimiz… Yani “istemek” aslında ihtiyaç + arzu = istemek şeklinde formüle edilebilir.

​Şu hayatta herkesten her şeyi isteyebilecek tek canlı var; o da elbette yalnızca “insan”. En başta Yaratıcısından, sonra da yakın çevresinden sürekli isteyen ve istemekten bıkmayan insan, neden bu kadar ister? Nedir onu bu süreçte giderek hep daha fazlasına iten sebep? Sahip olma güdüsü mü? Egoistliği mi? Yoksa tatminsiz bedeninin, maymun iştahına dönüşmüş evrimi mi? Dur durak bilmeyen bu istekler nedir?

​Buraya kadar sebepleri hep bedensel nedenlere dayandırdım. Fark etmişsinizdir; oysa “aşk” diye bir istem de var. Her ne kadar bazı bilim insanları aşkı da sonunda şehvete bağlasa da, aşka düşen çoğu kişinin bedensel arzulardan sıyrılarak başka bir ruha sahip olduğuna şahit olmuşluğumuz da vardır. Peki ya Allah aşkı? Bu aşkı nasıl açıklayabiliriz? Dünyevi tüm isteklerinden sıyrılan, nefsine boyun eğmekten azat olmuş bir insanın istemini nasıl bir kategoriye koyabiliriz?

​Yani istekler bizi gerçekte biz yapan, kim olduğumuzu, ne olduğumuzu hatta ne olacağımızı bile belirleyen kaderin ta kendisi değil mi?

​Buraya kadar istemenin ne olduğunu kendi idrakımla dillendirdim. Şimdi bir de “nasıl istiyoruz” konusuna gireyim istiyorum. Daha doğrusu kimden neyi nasıl talep ediyoruz, orayı kastediyorum. İstemek iyi, güzel de; adabınca ve usulünce isteyebiliyor muyuz? İstediğimiz her ne ise, onu isteyeceğimiz kişiden doğru şekilde talep edebiliyor muyuz? İhtiyacımızın giderilmesinin karşı taraf için ne anlama gelmesi gerektiği yönündeki çabamız ne?

​İstemek bence bir sanat. Tabii bunu derken “emrivaki” istekleri kastetmiyorum; rica ve istirham yönüyle irdeliyorum. Kime ricaen, kime istirhamla yaklaşıp istediğimizi bilmek şart. Çoğu zaman yaptığımız hatalardan biri bu; yani hangisini nerede, kime karşı dillendirmeliyiz?

​Meselâ, sizden yaşça ve makamca büyük olanlardan bir şeyi yapmasını “rica” edemezsiniz; ancak “istirham” edebilirsiniz. Yaşça ve makamca büyük olanlar ise alttakilere bir şeyi yapmasını “rica” eder ki bu bir emir olarak da değerlendirilebilir. Eğer ortada yaşça, bilgice ve makamca bir denklik varsa, bu istemin adı “hatır” olur. Bu, bir âdâbımuâşeret kuralıdır aynı zamanda.

​Bu yüzyılın en büyük kaybı; kesinlikle âdâbımuâşeret dediğimiz, saygıya dayalı kuralların hayatımızdan silinmesi oldu. Bu yüzyıl öyle bir yüzyıl ki; ahlak, edep ve doğru kavramı bile herkesin akıl süzgecinden geçerken çok ciddi evrimler geçirmeye başladı. Bunun sebebi de tabii ki toplumun “özgürlük” kavramını sınırsızca genişletme çabası oldu. Hakkaniyet, adalet ve merhamet sahibi olmak için gerekli tüm eğitimler önce ailede, sonra da okul müfredatlarından çıktı.

​Haydi, buraya kadar tamam, bir şekilde anlayabiliyorum. Peki, insanın Allah’tan beklentilerine ne demeli? Dünyevi lüzumsuz bir sürü şeye sahip olmak için el açan milyonlarca insanın hem istedikleri boş hem de Allah’tan isteme biçimi sıkıntılı. Allah’tan sanki bir arkadaşından bir şey istermiş gibi dua edenler, acaba kendini Allah’ın karşısında nasıl konumluyor? Kendi acziyetinin ve Yaratıcısının her şeyin sahibi olduğunun ne kadar farkında? Ayrıca Allah’ın onun her isteğine “ok” demesini beklemesi de tam bir komedi değil mi?

​Halbuki irade ve karakter konusundaki gelişimin temelinde de isteme konusu yatar. Allah’tan değil ama insanlardan ne kadar az beklenti ve istek olursa, o kadar yükselir insan. Kafka da öyle demez mi, hatırlayın lütfen: “Az eşya, az insan” erdemli insan mertebesinin temelini oluşturur.

​Ezcümle; istirham ve rica haklarımızı sınırsız görmeyi bırakıp, doğru zamanda ve doğru mercilerden talep etmek gerekli diye düşünmenizi hem rica hem istirham ediyorum. 🙂