Gençlik yıllarımdan beri bilirim ki Oscar Ödülleri hep sükseli ve görkemli olmuştur. Dünya magazin medyası ödül töreni günü Amerika’ya akar; yüzlerce oyuncu, şarkıcı ve ünlü isim meşhur kırmızı halıda yürür. Ardından fotoğrafçılar görüntü alabilsin diye belirlenen alanda durup, hafif bir tebessümle yaklaşık 2-3 dakika boyunca çevrelerini saran basın mensuplarına ayrı ayrı tatlı bakışlar atarak havalı bir duruş sergilerler.
Kadınlar genelde ya derin bacak yırtmaçlı ya da göğüs veya sırt dekoltesi geniş elbiseler giymeyi tercih ederler. Erkekler ise standart smokin giyerler. Tartışmasız, dünya magazin basınının en sevdiği törendir Oscar. Amerika bu ödül töreniyle dünyaya “Bu işin merkezi biziz” mesajını verir; tüm milletlerin entelektüelleri de ağzı açık bakar ve bu geceyi hayranlıkla takip ederler. Ödül alan yapımlar, yönetmenler ve oyuncular haftalarca konuşulur.
Bu yılki Oscar Ödül Töreni de bolca konuşuldu. Temiz bir törendi genel itibarıyla; hatta geçen yılki törende Will Smith’in skandal tokadını hatırlarsak, “tertemizdi” bile denilebilir.
Bu sene takip ettiğim kadarıyla Oscar, kendini yeniden yapılandırıyor gibi geldi bana. Yani bir değişim süreci de denebilir buna. Bunun ilk göstergesi, son törende meşhur kırmızı halının serilmemesiydi. Ki bilirsiniz, kırmızı halı bu törenin olmazsa olmaz ritüellerindendir. Organizasyondan sorumlu olan yetkililer, bu durumu halı renginin törende kullanılan dekorla uyumlu olmadığını düşündükleri için tercih ettiklerini söylemişler. Bana çok gerçekçi gelmedi açıkçası; bence Oscar artık klasik ezberleri bozma niyetinde. Ama eminim o gece Oscar heykelciğini ilk kez kucaklayanlar, o halıda yürüyemedikleri için içlerinde ciddi bir uhde kalmıştır. Bir diğer ezber bozan yaklaşım da Parazit filmiyle başlayan; farklı kültür ve etnik kökenli yapımların ciddi ödüller almaya başlaması. Artık Oscar, küresel dünyanın sesini duyma gayreti içinde. Bu sesi duyma nedeninin; özellikle Uzak Doğu’nun son on yılda her anlamda katettiği yol olduğunu düşünüyorum. Büyüyen ekonomiler her alanda kendini daha çok duyurunca, başta Çin ve Hindistan’ın bilim ve sanatla olan ilişkisi de kuşkusuz dikkat çekiyor.
Bu yılki Oscar Ödül Töreni benim için ayrı bir önem taşıyor. Sebebi şu; ödül alan üç oyuncuyu gençlik yıllarımdan beri takip edip seviyor olmam. Bu isimler: Michelle Yeoh, Brendan Fraser ve elbette Jamie Lee Curtis.
Önce Brendan Fraser ile başlayayım. Yanılmıyorsam 90’lı yılların sonları, milenyum döneminin başlamasına yakın bir zamanda Brendan, Mumya isimli bir filmde başrol oynamıştı. Film dünyada büyük gişe yapmış, Türkiye’de de çok sevilmişti. Adam tabii o zamanlar çok genç ve yakışıklıydı. Fraser’in bu rol için aldığı onlarca kilo, kazandığı Oscar’la çok anlamlı hâle geldi kuşkusuz.
Bir diğer isim olan Michelle Yeoh ise yine Mumya filminin hemen akabinde gösterime giren, kadının gücü ve o dönemin feminist ruhuna hitap eden; kung-fu filmi görünümlü ama aslında çok sanatsal bir yapım olan Kaplan ve Ejderha’da oynamıştı. O dönem Yeoh’a âşık olma evresine girmiştim az kalsın! Bakışları, duruşu ve özgüveni ile tam “evlenilecek kadın” izlenimi yaratmıştı bende. Yeoh bir Aslan burcu kadını; zaten Aslan kadınları böyle dikkat çekicidir. Yeoh ayrıca bir Uzak Doğu dövüş sanatları ustası ve profesyonel dansçı. Yanılmıyorsam 50’den fazla filmi var. Yani arkadaşlar, hayatta hiçbir şey kolay kazanılmıyor; ya ciddi bir emek ve büyük bir bedelle ya da türlü bedellerle zirveye ulaşıyorsunuz. Bu dediklerim Brendan Fraser için de geçerli. O da 30 yıllık bir birikimin ve gayretin sonucunda Oscar’ı hak etmeyi bildi. Yeoh ve Fraser şu anda 60’lı yaşlardalar; tüm gayret ve emekleri bu heykelcikle taçlanmış oldu.
Ve son isme geleyim: Jamie Lee Curtis. Curtis’i çocukluğumdan beri biliyorum desem yalan olmaz. Biliş sebebim, Halloween serisi filmlerinden kaynaklı doğal olarak. Curtis, her zaman çok farklı bir güzelliğe sahip, çekici bir kadındı. Her daim kısa saçları, keskin bakışları, uzun boyu, düzgün fiziği ve ciddiyeti ile hatırlanır sinema dünyasında. Oynadığı filmlerde ya korku ya da romantizmi bol roller sergilemişti hep. Ama Oscar’ı kazandığı Her Şey Her Yerde Aynı Anda (Everything Everywhere All at Once) filmindeki rolüyle kesinlikle ödülü dibine kadar hak ettiğini gösterdi. (Yine bir dipnot; Curtis de 60’lı yaşlarını yaşıyor.) Curtis bu filmde oynadığı rolün içine o kadar iyi girmiş ve makyajı o kadar mükemmel yapılmış ki; ben Curtis’in o rolde oynadığını törenden bir gün sonra filmi internetten izlerken öğrendim. Öyle ki, filmi seyrettiğim süre boyunca hep “Nerede bu Curtis?” diye sorup durdum ara ara. Ancak filmin ikinci bölümünde çözdüm olayı.
Son olarak ödülleri silip süpüren meşhur film hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Film, “Paralel evren var mı?” sorusunu sahiplenmiş, Uzak Doğu savunma sanatlarıyla süslenmiş kara mizah dokulu bir yapım. Aynı zamanda içinde aile ve aile içi dramayı da barındırınca, bu kadar dalda ödül kazanması hiç sürpriz değil. Aslında bu filmin ana konusu üzerine çok film yapıldı bugüne kadar; ancak kurgu ve oyunculuk buram buram Asya kokunca ciddi ilgi çekti. Filmin tek bir dakikasından sıkılmadım, ancak bazı yerlerde tempo düşünce adapte konusunda kopukluk yaşadığım anlar oldu.
Her şey bir yana, filmi asıl omuzlayan üç unsur vardı: Birincisi Yeoh’un performansı; paralel evrendeki tüm türevlerinin içine hakkıyla girmiş. İkincisi Curtis’in, Yeoh ile olan; birbirine zıt şekilde yaşanmış samimiyet ve kavga dolu sahneleri. Üçüncüsü de yönetmenin kavga sahneleri ile duygu dolu sahneleri eşitleyerek tam tadında seyirlik hisler vermesi.
Bence bu film kesinlikle izlenmeyi hak ediyor; hiç Oscar almamış olsaydı bile.

