Yazmanın Sancısından Kabullenişe

Sevgili Dostum Tolstoy,

​Sana yine yazamamış olmanın mahcubiyeti içerisindeyim; bu uzun suskunluğumun derin bir nedeni var. Hayatımın en büyük farkındalıkları, herhalde bu yaşıma denk geldi. Son dört beş aydır her şeyin farkında olmak, bütün yanlışların ve doğruların muhasebesini yapmak tek işim oldu sanırım.

​Tüm bu doğru ve yanlışları ayırt etmeme rağmen, yoluma nasıl devam edeceğim konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşadım. Hayat, seninde çok iyi bildiğin gibi insanı öyle bir yoruyor ki, verdiğin kararların arkasında durmak çok büyük cesaret gerektiriyor. Bu cesareti taşımak için uzun vadeli bir sabır ve tünelin ucundaki ışığı görebilmek gerekiyor. Bulduğum zamanlar ara ara olsa da, şu an tünelin ucundaki o ışığı göremiyorum.

​Doğru bildiğim kararları uygulayabilecek cesareti bana ancak Onun( Allah’ın) vermesini bekliyorum. Belki de huzur, tüm sorulara cevap bulmakta değil, o cevapların ağırlığını bırakıp akışa teslim olmakta gizlidir. Bunu heralde deneyimlemiş olanlara sormak lazımdır.

​İşte tam bu noktada, yazmak benim için bir zorunluluk olmaktan çıkıp, içimdeki sessiz kabullenişin sesi haline geldi artık. Bundan sonraki süreçte, yolum hayırla dolsun ve Rabbim bana ancak hayırla dolu olanı sevdirsin diye dua ederek  bitiriyorum mektubunu. Sevgili dostum sen de yattığın yerde huzurlu uyumaya devam et inşallah.

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

Her Şeyi Anlamak Zorunda Değiliz: Anlam Arayışına Bir Mola

Hayatın karmaşasında herkesi anlamaya çalışmak, zihnimiz üzerinde zamanla onarılamaz bir tahribata yol açabiliyor. Eskiden sadece ailemizin ve yakın çevremizin fikirleriyle sınırlı olan dünyamız, günümüzde akıllı cihazlar ve kesintisiz internet sayesinde tüm insanlığın dertlerini, sevinçlerini ve beklentilerini anbean omuzlarımıza yüklüyor. Bu durum, bilgiye ve birbirimize ulaşmamızı kolaylaştırsa da beraberinde ciddi bir duygusal yıkım getiriyor.

​Bu ağır yükten sıyrılmak için hayatımıza bir diyet uygulamamız şart; fakat bu sadece bir teknoloji ya da sosyal medya diyeti değil, asıl olarak dış dünyanın gürültüsüne ve bitmek bilmeyen beklentilerine karşı bir duruş geliştirme sürecidir. İhtiyacımız olan kadar insanlarla iletişimde kalıp, sosyal alanın bize dayattığı tüm o anlamsız haberleri, fikirleri ve algıları bir kenara itebilmeliyiz. Dışarıdan gelen gürültünün sadece özetine bakıp, olup bitenin kendi iç dünyamızdaki yansımalarına odaklandığımızda, o yıpratıcı tahribatı minimuma indirmemiz mümkün hale gelir.

​Ayrıca bizi kuşatan beklenti ağından da kurtulmanın zamanı geldi. Çevremizdeki herkesin bitmek bilmeyen taleplerini karşılamak için can hıraş bir çaba harcarken, bir de tüm dünyanın ahlaki, etik veya nefsî beklentilerini üstlenmek zorunda değiliz. Yaşadığımız şu kısa ömrün merkezinde, başkalarının ne istediği değil; kendi huzurumuz, pragmatik yaklaşımımız ve duygusal zekamız yer almalı. Bize insan olduğumuzu hatırlatacak, merhameti, paylaşmayı ve yardımlaşmayı ön plana çıkaracak faydalı bir ilme ve kültürel birikime sarılmak, bizi bu anlamsız karmaşadan koruyacak en sağlam limandır.

Cesaretiniz varsa kaçın

Bencilliğiyle mutlu olmaya çalışan mutsuz, huysuz ve anlayışsız insanlara, içine düştükleri çukuru anlatmaya çalışmayın. Zira onlar bu durumun zaten farkındalar. Asıl amaçları sizin onların bu hallerine alışıp onların istediği şekilde davranmanız. Cesaretiniz varsa kaçın; yoksa oturun ve onların kölesi olarak yaşayın.