Çocukluğumuzda dinlediğimiz o en güzel masalların sonunu hatırlıyor musunuz? Hepimiz o sihirli kapanışı beklerdik: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.”
O cümleyi duyar duymaz içimiz bir hoş olur, bütün ejderhaların yenildiğini, iyilerin kazandığını ve derin bir “oh” çekileceğini bilmenin rahatlığıyla gülümserdik. Peki, bu yüzyıllık ezberi bugünün modern evlilik istatistikleriyle ve ekonomik gerçekliğiyle harmanladığımızda o kerevet masalı nasıl bir korku filmine dönüyor, hiç düşündünüz mü? Gelin masal perdesini yırtıp gerçeğin soğuk yüzüne bakalım.
Günlük hayatta pek kullandığımız bir kelime değil aslında şu kerevet. Eskilerin evlerinde, sedir gibi kullanılan, tahtadan yapılan yüksekçe yataklara veya oturma yerlerine kerevet deniyormuş. Düşünsenize; o zamanın en rahat, en konforlu köşesi. Üzerine yün döşekler, kilimler serilmiş; günün yorgunluğunu atmak için bizzat sığınılan huzur alanı. Yani işin özü, kerevet eşittir rahatlık ve huzur. Tabii bugünün dünyasında o kereveti almak için üç asgari ücret falan harcamanız, üzerine de on yıllık icralık bir tüketici kredisi çekmeniz gerekiyor orası ayrı.
Eski masallarda kahramanlar üç elma düşerdi başlarına, hemen muratlarına erer ve kerevete çıkarlardı. Günümüz evliliklerinde ise “murat”, düğün salonu kaporasını yatırdığınız an buharlaşıp uçuyor. Tüketim toplumunun körüklediği o devasa düğün bütçeleri, “wedding planner” adı altında insan soyuşturan organizatörler, “gelin çiçeğim pampas otu olmazsa ruh ikizimden ayrılırım” diyen nevrotik tripler derken, çiftler zaten nikah masasına morgdan çıkmış gibi oturuyor. Masal kahramanları yedi başlı ejderhayla savaşırdı; şimdikiler ise “düğüne niye gelmedi” diye kuzen gıybeti yapan halalarla, salonun klima parasını kime kitleyeceğini hesaplayan kayınpederle savaşıp kerevete değil, muhtemelen adliyedeki boşanma avukatının ofisine soluk soluğa varıyor.
Masalda anlatıcı ne diyordu: “Onlar başlarına gelen onca maceradan sonra huzuru buldu, hadi şimdi de biz kalkalım, o en rahat köşeye, kerevete kurulup bu mutluluğun keyfini çıkaralım.” Eskiden bu bir umuttu. Bugünün evliliklerinde ise “biz çıkalım kerevetine” demek, “Eyvah, beş yıllık ev kredisi bitti ama şimdi de çocukların özel okul taksiti başladı, bari azıcık borçsuz ölsek” demenin fiyakalı ve biraz da trajikomik bir yolu. O eski masallardaki rahat kerevetler yerini, IKEA’dan alınma, üçüncü ayda gıcırdamaya başlayan, taksiti bitmeden yüzeyi soyulan modüler yatak odası takımlarına bıraktı. Kerevete çıkmak ne kelime, millet 30 yaşında bel fıtığı olup fizik tedavi koltuğuna demir atıyor.
Ben yine de bu cümleyi seviyorum, çünkü insana acı acı gülme yeteneği veriyor. Hayatın o bitmek bilmeyen faturaları, enflasyon canavarı, “akşam ne yiyeceğiz” kâbusu ve evlilik terapisti seansları arasında insan bazen masallardaki gibi derin bir nefes alıp, “Nihayet bu ay da battık, hadi çıkalım kerevetine” deyip karanlığa gülmek istiyor.
Kerevet artık ulaşılması çok zor bir yerin adı.Sürekli ertelenen ve nerede bulacagımızı bilmediğimiz bir konfor alanı..

