3 Kuruşa 5 Köfte: Saflık mı, Beklenti mi, Yoksa Fırsatçılığa Davetiye mi?

Yıllarca o malum lafı dillerden düşürmedik: “3 kuruşa 5 köfte.”

​Dönüp arkama bakıyorum da, bunu neden yaptık? Gerçekten içimizdeki o saf, karşılıksız verme arzusundan mı? Yoksa bizi yere göğe sığdıramayanların, o anki işini görmek için sırtımızı sıvazlamasından, yani o tatlı yağlamalarından mı beslendik? Ya da en acısı; belki de “kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler” mantığıyla, ufak yatırım sandığımız şeylerin başımıza çorap öreceğini sezinleyemeyip verdiğimiz tavukları hiç önemsemememizden mi?

​Aslında bu metafor, insanoğlunun o asırlık ikiyüzlülüğünün ve bitmek bilmez kurnazlığının aynası. Biz ne zaman “hiç” sayılabilecek bir bedel karşılığında fazlasını sunmaya kalksak, karşı tarafın nefsine öyle bir alan açıyoruz ki… Adam, en ucuz yoldan en kârlı çıkmanın peşinde. Fırsatçılıkta üstümüze yok; yeter ki işimiz görülsün, yeter ki kârımız tatlı olsun. Karşıdaki insan elindekini, emeğini, ömrünü ucuza satmış; kimin umurunda?

​İşin özü şu: Nefsimiz o kadar kıymetli ki, başkasının fedakarlığını bir “hak” değil, yakalanmış bedava bir fırsat olarak görüyoruz. O yüzden yıllarca o beşinci köfteyi fazladan verdik durduk. Sonra da neye uğradığımızı şaşırdık. İnsan kendi eliyle fırsatçılığa zemin hazırlayınca, sonradan şikayet etmeye de pek hakkı kalmıyormuş galiba.