Dünya hızını almış gidiyor!

Bu aralar yine zamanın su gibi akıp gitmesine kafa yoruyorum. Zaman sizce de eski zamanlara göre daha hızlı geçmiyor mu?

Mesela pazartesileri bunu çok yaşıyorum. Göz açıp kapamışım gibi bir hafta geçiyor ve yeni pazartesi geliveriyor. Oysa ne çocukluğumda ne de gençliğimde böyle akmazdı zaman. Nasıl oluyor peki bu?

Dünyamı hızlandı yoksa toplum olarak hiç boş vakit ayıramaz mı olduk kendimize? Yoksa sürekli koşuşturma ve planlamalarla eritiyoruz zamanı?

Zaman böyle hızlı akınca aklıma hemen kıyamet alametlerinden biri gelir. O da ahir zamanda zamanın daha hızlı akacağı inancı.

Yoksa dünya daha hızlı mı dönmeye başladı?

İşte bu sorulara bir cevap bilim dünyasından geldi. Az önce haberlere bakıyorum NTV’de. Haber şöyleydi bültende: “Dünya kendi ekseninde daha hızlı dönmeye başladı. Artık 1 gün 24 saat değil”

Söz konusu çalışmaya göre, Dünya son 50 yıldır hiç olmadığı kadar hızlı dönüyor ve bu yüzden bir günün artık 24 saatten daha kısa bir sürede tamamlanıyor. Çok ilginç değil mi? Ne oldu da birden hızlandın ey dünya!

LiveScience’ta yer alan habere göre, 19 Temmuz 2020 tarihinde bir günün 24 saatten 1,4602 milisaniye daha kısa sürdüğü ortaya çıkarıldı. Şimdi diyeceğiniz ki Allah aşkına milisaniyelik hız yüzünden mi zaman daha hızlı akar oldu? E tabi bende bu yüzden diyemem. Ama hızlandığımız doğru.

Yine aynı habere göre, bu 1960’lı yılların sonlarından itibaren kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana saptanan en kısa gün olarak kayıtlara geçmiş.

Bu keşif sonrası ortaya çıkan artık bir günün 24 saatten yaklaşık olarak 0,5 saniye daha kısa sürmesi nedeniyle saniyelerin değişip değişmeyeceği konusunda tartışmalara yol açmış.

Bu çok ufak bir fark olarak görülse de özellikle uydular ve iletişim ekipmanları Ay, Güneş ve diğer yıldızların konumlarına bakılarak belirleniyor ve Güneş zamanı ile hizalanan gerçek zamana dayanıyor.

Bu nedenle milisaniyelik farklar bile bilim insanları için oldukça önemli adlediliyor. Peki ya bu hızlanış her sene biraz daha artmaya devam ederse? Ya bir 10 yıl sonra 1 saat kısalırsa koca gün?

Valla ürkütücü! Biz 24 saat bize yetmiyor derken daha azına razı olacağımız günlere kalmayız inşallah.

Allah hayreylesin sonumuzu..

Oysa herkes öldürür sevdiğini / Oscar Wilde

Oysa herkes öldürür sevdiğini, Kulak verin bu dediklerime,

Kimi bir bakışıyla yapar bunu, kimi dalkavukça sözler ile…

Korkaklar öpücük ile öldürür…

Yürekliler kılıç darbeleriyle.

Kimi gençken öldürür sevdiğini

Kimi yaşlıyken.

Şehvetli elle boğar kimi

Kimi altından ellerle merhametli kişi bıçak kullanır

Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur

Kimi yeterince sevmez kimi fazla sever

Kimi satar; kimi de satın alır

Kimi gözyaşı döker öldürürken

Kimi kılı kıpırdamadan

Çünkü herkes öldürür sevdiğini

Ama herkes öldürdü diye ölmez.

OSCAR WILDE

Ah bu insan yüzleri / Sait Faik Abasıyanık

 

Ah bu insan yüzleri! Her şeyimizi bağladığımız,

durmadan yanıldığımız,

istediğimiz kadar bol hasletler,

adilikler, iyilikler,

kötülükler,

delilikler, akıllılıklar,

sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri!

Yanılsak da zararı yok!

Bu yüze olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı.

Yanılmamız muayyen bir insan içindir, insanlar için değil.

O halde yanılmıyor sayılırız.

Ufaktan bir türküsünü mırıldanıp ansak bozkırın tezenesini, bu gece..

Kadınlar insandır biz insanoğlu diyebilecek kadar,Anadolu kadınına saygı duyan.

Yaşar Kemal’in kendisi için “bozkırın tezenesi”dediği..

Türkülerinde “Garip” mahlasını kullanan..

Mütevaziliğiyle, efendiliğiyle “sanatçı” sözcüğünün karşılığını hakeden..

Devlet sanatçılığını ayrımcılık olarak görüp, kabul etmeyen ve “Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam, benim için en büyük mutluluk bu” diyen..

Devlet adına bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul eden..

“Efendim, dikilen bir heykel bir gün olur sökülür ama ekilen emek hiçbir zaman sökülemez. O koparılsa bile yine devamı gelir.” diyen..

UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Sözleşmesi kapsamında ulusal envanterlerden Yaşayan İnsan Hazineleri Türkiye Ulusal Envanteri’ne alınarak yaşayan insan hazinesi olarak kabul edilen..

Konserlerine hep ceketle çıkan, müzik hayatı boyunca ceketini çıkarmak için dinleyiciden izin alan alırken: “Ayağınızın turabı, gönlünüzün hizmetçisiyim. Şu ceketten bir kurtulayım müsaade ederseniz.” diyen..

Yaşamı boyunca yaklaşık 400 plak, onlarca kaset ve bir o kadar “long play” kaydetmiş..

Aşk’a dair yazdığı sözleri,bu sözlere en uygun düşen nağmelerle kalbimize yerleştirip piyasa sürdüğü ; “Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde”, “Kendim Ettim Kendim Buldum”, “Kibar Kız”, “Gel Gayri Gel”, “Türküler Yolcu”, “Gitme Leylam”, “Kova Kova İndirdiler Yazıya”, “Seher Vakti”, “Polis Lojmanları”, “Benim Yurdum”, “Gönül Yarası”, “Zülüf Dökülmüş Yüze”, “Zahidem”, “Gönül Dağı”, “Ölmeyen Türküler 2”, “Ölmeyen Türküler 3”, “Sazlı Sözlü Oyun Havaları”, “Niye Çattın Kaşlarını”, “Yar Gönlünü Bilenlere”, “Garibin Dünyada Yüzü Gülemez”, “Altın Ezgiler”, “Gurban Olduğum”, “Ağla Sazım”, “Hata Benim”, “Mühür Gözlüm.”albümleri ile hepimizin hayatında ölümsüzleşen, Neşet Ertaş üstadımıza, bir fatiha gönderip üstüne bir de bir türküsünü mırıldansak, Türküleriyle adını ve namını dünyaya duyuran halk ozanımız NeşetErtaş’ı aramızdan ayrılışının 7. yılında özlemle ansak, güzel olmaz mı?

Her işte bir hayır vardır,evet…

Sosyal medyanın toplumsal olaylarda ki aksaklıklar,yanlışlar ve kanunsuzluklar üzerine ki etkisi devam ediyor.

Artık sesini duyurmak isteyen youtube’a yükleniyor ve hakkını arıyor. Yani dolasıyla vatandaş arzu ettiği adalete kavuşmak için sosyal medyayı kendine dost ediniyor.

Bu konuyla ilgili en son örnekte Bursa’dan geldi. 94 yaşındaki Zeynep Karabıyık isimli yaşlı teyzemiz, yetiştirdiği meyveleri satmak için pazara getirmişti ancak zabıta ekipleri meyvelere el koymuştu. Bu anlara ilişkin videonun sosyal medyaya düşmesiyle zabıtanın tutumu büyük tepki çekmişti. Tepkiler üzerine Osmangazi Belediye Başkanı AKP’li Mustafa Dündar’da “El konulan meyveler Karabıyık’a teslim edildi” açıklaması yaptı.

Ülkede zabıta ve esnaf kavgaları her daim olmuştur ve olacaktır. Kayıt dışı konusunda devletin takındığı tutumla,geçim derdine düşmüş esnaf vatandaşın ayakta kalma mücadelesi sürekli ters düşer doğal olarak.

Çoğu belediye de vatandaşın bu mağdur halini görerek belli dönemler ve belli saatler arasında seyyar esnafa izin verir.

Fakat 94 yaşında ki bir teyzenin bu kurala uymasını beklemek çok mantıklı değildir. Zeynep nine,kendi bahçesinde ürettiği satmaya çalışan bir insandır. Dolayısıyla da hal’e gidip meyve alıp satması da mantıklı değildir.

Bursa zabıtasında çalışan ve Zeynep nine’nin mallarını zorla alan arkadaşlar kusura bakmasınlar ama, vicdan,anlayış ve idare etme gibi konularda sınıfta kalmışlar. Tabiri caizse tam bir robot gibi hareket etmişler. Halbuki birazcık empati kursalar o mallara el koymazlardı. 94 yaşında ki bir kadını hüngür hüngür ağlatacak kadar kalpsiz olmak zor bir iştir. Fakat bu zabıta bunu başarmış göründüğü kadarıyla.

Şimdi sorulması gereken soru şu:

Osmangazi belediye başkanı,bu ninenin feryatları sosyal medyada yankı bulmasaydı. Acaba kalkıp Zeynep ninenin evine gidip,elini öpüp özür diler miydi?

Hiç sanmıyorum!

Ama işte Rabbimin işi.. Hayır görünen işlerde şer. Şer görünen işlerde hayır çıkabiliyor.

Bu zor süreçte Allah,Zeynep nineye daha hayırlı olanı verdi. Belediye, Zeynep nineye sürekli satış hakkı verdi. Nine şuan çok mutlu. Allah hayırlı yaşlar nasip etsin 100’e merdiven dayayan ninemize.. 🙂

Marienbad ağıdı, Goethe

Artık ne bekleyebilirim, yeniden
Buluşsam da o gonca çiçekten
Cennet ve cehennem seni bekliyor
Duygular kararsızlık dalgalarında sarsılırken, 
Bitsin bu kuşkular artık! İşte gök kapında
Kaldırıyor yerden seni kollarıyla

İşte cennete kabul edildin, keşke
Değer olsaydın sonsuz güzel hayata
Artık ne istek, ne umut, ne tutku kaldı
Burasıydı yöneldiğin içten çabalarla
Karşında görünce eşsiz güzelliği
Yanık gözyaşlarının kaynağı tükendi

Gün nasıl da hızla çarptı kanatlarını
Zamanı önüne katıp sürer gibi
Akşamki öpücük bir mühür dudaklarda
Yarınki güneşin de aynen göreceği
Sakin bir yürüyüşteydi zaman, 
Kız kardeşler gibi, benzer ve benzemeyen

Son öpücüğün nasıl da tatlı kıyıcılığı
Kesiveriyor aşkın kusursuz örgüsünü
Şimdi acele, tedirgin koşan, sakınıp eşiğinden
Ardından alevler içinde bir melek geliyor gibi
Göz, karanlık yola yorgun bakıyor
Dönüp baktı: Kapı kilitli duruyor

Şimdi kendine bile kilitli olan bu gönül
Sanki hiç açılmamış, mutluluk saatlerini
Gökteki bütün yıldızlarla yarışarak
Onun yanında hiç yaşamamış gibi
Usanmış, utanmış, bungun, hüzünlü
Karanlıklar içinde soluksuz gönlü

Bu dünyadan geride ne kaldı? Sarp kayalar
Kutsal gölgelerle taçlandırılmadı mı? 
Ürünler olgunlaşmadı mı? Yeşillikler canlı, 
Irmak ve otlaklar boyunca uzanmıyor mu? 
Ve yeryüzü ötesinin büyüklüğü 
Biçimli ve biçimsiz kubbelenmiyor mu?

Nasıl da aydınlık ve kırılgan, hafif ve ince
Ciddi bulutlar korosundan altı kanatlı melek
Tıpkı o, yukarıdaki mavi gök
Buhar gibi karışıveren maviliğe
Böylece gördün danslar içinde sevinçli
O, sevgililer sevgilisini.

Yalnızca birkaç dakika izin sana
Onun yerine bir hayli tutup bırakmaya
Yüreğine geri dön, daha kolay bulabilirsin orda
Değişen biçimlere oynarken onu.
Pek çok resim giderek oluşturuyor birini
Böyle binlerce kez ve hep hep sevgili

Kapılarda bekliyordu, karşılar gibi
Adım adım mutlu etti beni
Bir daha koştu son öpücükten sonra
Bir son daha kondurmaya dudaklarıma
Nasılda canlı şimdi anısı
İçimde alevden harflerle yazılı.

O gönül ki, yüksek surlar yaptırmış
İçinde korumak için kendini ve sevdiğini 
Onun yerine de sevinç duyuyor bu aşktan
Yalnızca ona açınca kapılarını tanıyor kendini
Böylece kendi sınırları içinde daha özgür
Ve yalnızca ona teşekkür için atıyor yüreği

Sevme gücü ve gereksinim
Karşılıklı sevgiyle yok edildi
Sevinçli tasarılar için umudun neşesi
Karar ve eylem için hemen bulundu
Aşk bir heyecansa seven için, 
Ben en hoş örneğiyim bunun.

Beni böyle kılan onun varlığı! Nasıl bunaltıcı
Bir korku akıl ve beden üstünde, istenmeyen ağırlık: 
Tüyler ürpertici hayaller dolu
Yürek boşluğunun ıssızlığında.
Şimdi eşikte umudun bilinen şafağı
Işıyor güneşin yumuşak aydınlığında.

Tanrı’nın verdiği huzuru bu evrende
Akıldan çok mutluluk veren – okuduğumuza göre –
Karşılaştırıyorum aşkın huzuruyla, 
Sonsuzca sevdiğin yanındaysa bu dünyada
Gönül rahatlar, bozamaz hiçbir şey o derinde
Duran anlamı, o anlam ait olmaktır sevdiğine…

İstemem eksik olsun! Edmond Rostand

İstemem Eksik Olsun / Edmond Rostand

Ya ne yapmak lâzımmış?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp ta herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım: “Adım görünsün
Aman!” diye şu meşhur Mercure ceridesinde
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmazın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!

Edmond Rostand
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil MEB Yayınları, 1989

Deprem korkumuz ve elimizden gelenler..

Deprem..

Milletimizin en çok kortuğu dogal afet. Bugünlerde yine sallanmaya başladık. 3.7 ile 5 arası ölçeklerse bizi korkutmaya yeten en ufak depremler. Evet bir deprem ülkesiyiz. Ve tarihte çok insanımızı kaybettiğimiz onlarca büyük depreminde şahidiyiz. Fakat buna rağmen bu gerçekle yüzleşmekten hep kaçtık ve kaçmaya devam ediyoruz. Peki bu korkumuzun sebebi ne? Bu soruya kısa yoldan ölüm demek en doğru cevap. Kişisel bazda bu böyle. Fakat ülke olarak baktığımızda çok ciddi bir kayıp sayısına ulaşma ihtimalimizin hissettirdiği korku daha yoğun.

En son yaşadığımız 17 Ağustos depreminden bu yana çok şükür büyük bir depremle karşılaşmadık. Allah da karşılaştırmasın zaten. Devletse bu konuda daha sıkıntılı. Çünkü yaşanacak büyük bir depremde verilecek can kayıpları ve maddi yara hepimizi derinden etkileyebilir. Bu konuda Rahmetli Ahmet Mete Işıkara şöyle derdi : “Depremden korkmayalım ve bununla yaşamayı öğrenelim. Deprem insanı öldürmez, tedbirsizlik öldürür”

Gerçektende öyle. Bu bu yıkıcı afetten korunmayı bilmek işin en önemli noktası. Geçmişte depreme karşı alınacak bireysel tedbirler yüzlerce kez anlatılmasına rağmen, bu konudaki bilgilerimiz  sürekli unutuluyor. O an yaşadığımız panik, bizi yanlış yöntemlere yönlendiriyor ne yazık ki..

Depremle ilgili Devletin attığı en büyük adım olan kentsel dönüşüm projesi ise bir çok ilde deprem tehlikesinden ziyade 10-15 yıllık binaların yıkılıp yerlerine lüks rezidans ve konutların yapılmasından ibaret..

Ve ne yazık ki bu gerçeğin toplumun %80 i tarafından biliniyor olmasına rağmen değişmiyor olması. Devletin attığı ve bence çok yüksek oranda başarılı olan tedbir, Deprem sonrası yapılaşmanın ciddi anlamda kontrol ediliyor olması. Sağlam bina yapma dsiplinimiz artık hemen hemen hatasız yürüyor gibi. Bunun dışında tedbir değil ama ama afet sonrasında yaşanacaklarla ilgili sıkıntıyı en aza indirgeme anlamında yapılmış en iyi uygulama, sürekli teyakkuzda olan Afad ve Kızılay kurumunun hazır eksiksiz, olarak müdahaleye hazır oluşu.

Gönül isterdi ki Depreme karşı alınacak tedbirler deprem sonrasındaki müdahalelerden daha fazla olsun. Ama şuan görünen tabloda bu kentsel dönüşüm tam anlamıyla doğru uygulana kadar Allah’a deprem olmasın diye dua etmekten başka bir şey yok elimizde.

Bu durumda iş yine yukarıda bahsettiğim gibi bireysel tedbirleri uygulayabilme becerimize kalıyor. Depremden korkmaya devam edelim. Çünkü bu korku bize tedbir aldırır. Fakat panik yapmamaya alışmak da hayatta kalma adına çok mühim.

Rabbim milletimizi bu büyük afete karşı korusun duası ile bitiriyorum yazımı..