Sonsuzluk kervanı / Necip Fazıl Kısakürek

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!

Bastığınız yeri taş taş öpeyim.

Bir kırıntı yeter kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben…

 

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller…

Ufuk, önlerinde bayrak kulesi.

Bu gidenler, Altın Kol Silsilesi;

Ölçüden, hanekten daha güzeller.

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller…

 

Sonsuzluk Kervanı, istemem azat!

Köleniz olmakmış gerçek hürriyet.

Ölmezi bulmaksa biricik niyet;

Bastığınız yerde ebedi hasat.

Sonsuzluk Kervanı, istemem azat.

Müjde / Necip Fazıl Kısakürek

O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş;
Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.
Atlılar put şehrine gediklerden girecek;
Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş.
Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;
Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek.
Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.
Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.
Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;
Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.
Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek.
Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!

Veda / Necip Fazıp Kısakürek

Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!

Yürü, gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam dönerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!

Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin!

Ölüm Güzel Şey, Necip Fazıl Kısakürek

Ölüm Güzel Şey

Ölüm güzel şey,budur perde ardından haber… 
Hiç güzel olmasaydı ölürmüydü peygamber?… 
Öleceğiz müjdeler olsun,müjdeler olsun ! 
Ölümüde öldüren Rabbe secdeler olsun! 

Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse; 
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse! 
O demdeki,perdeler kalkar,perdeler iner, 
Azraile hoşgeldin,diyebilmekte hüner… 

O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın? 
Toprağın altındaki saklambaçta varmısın? 
Ölüm ölene bayram,bayrama sevinmek var; 
Oh ne güzel,bayramda tahta ata binmek var.!… 

Ufka bakarlar;ölüm uzaktamı uzakta… 
Ve tabut bekler,suya inmek için kızakta….. 
Sultan olmak dilersen,tacı,sorgucu,unut ! 
Zafer araban senin,gıcırtılı bir tabut! 

-Necip Fazıl Kısakürek

Geçilmez, Necip Fazıl Kısakürek

GEÇİLMEZ
Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.

Eşten,dosttan,sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda,yeri samur döşeli; 
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir,yağı zehir,balı zehir dünyada,
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin,yokluk nasıl,yasamak ne,top yekun? 
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi; 
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun,ne öğrendin,ne bildinse berhava; 
Yer çökmeden,gök iki sak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin,kilitlerin yalnız Onda şifresi; 
İşte,işte o eteğe sarılmadan geçilmez.

Üstaddan Sakarya Türküsü..

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bi yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya..