Simbiyozdan Parazitizme: İlişkilerde Güç Dengesi ve Özdeğer Meselesi

Sevgili okur, gel de doğadaki o malum timsah ve kuş hikayesine biraz yakından bak. Hani şu yazının görselinde ağzını açıp dişlerini temizleten timsah var ya; işte o, bizim modern hayattaki gizli narsistin tıpkı kendisidir. Kuş ( kürdan kuşu diye bilinir veya İngilizce adıyla Egyptian Plover – Mısır Cılıbıtı) ise zavallı bir iyiniyetle “karnımı doyururum” diyerek yanaşır yanına; timsah da bu zayıflığı bildiğinden, sadece ağzını açıp bekleyerek işini gördürür. Anlayacağınız, menfaatin temel oluşturduğu bu düzen, yalnızca doğada değil, insan ilişkilerinde de ortalıkta dolaşmaktadır.

​İşin ironik kısmı şurada: Kuş, aslında doğada kendi başına daha büyük avların peşine düşüp çok daha fazlasını elde edebilme ihtimaline karşın, timsahın sunduğu o hazır tezgaha razı olur. Eline geçenin ne kadar kısıtlı olduğunun farkındadır ama “zahmetsiz lokma” diyerek bununla idare etmeyi seçer. Konfor zannettiği o durum, aslında kendi potansiyelini elleriyle harcamasından başka bir şey değildir.

​Bu durumu kendi hayatımıza uyarlarsak; etrafınızda sürekli sizi eleştiren, fakat ara sıra fırlattığı ufacık bir övgüyü sanki büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi sunan biri var mı? İşte o kişi, hayatınızın timsahıdır. Siz, “demek ki bunu hak ediyorum, sonunda beni onaylayacak” diyerek her tavrına boyun eğersiniz; o ise sizin enerjiniz üzerinden beslenmeye devam eder. Tıpkı doğadaki kuş gibi, daha iyisini hak ettiğinizi unutup o ufak kırıntılara razı olursunuz ve adına da “ilişki” dersiniz.

​Netice kelam; timsah ile kuşun bu menfaate dayalı dansı, kimi zaman vahşi doğada kimi zaman da en yakınımızda sessizce sürüp gider. En doğrusu, insanın kendi kıymetini bilmesi; kendisini tüketen o narsist yapılara sırt çevirip kendi gökyüzünde özgürce kanat çırpabilmesidir.

Güzelliğin Karanlık Yüzü: Öjeni Gerçeğiyle Yüzleşmek

​Bugüne kadar Avrupa toplumlarının ne kadar dengeli vücut hatlarına sahip olduğunu ve ne kadar doğal bir güzellik standardı taşıdıklarını düşündüm. Ancak işin derinine indiğimde, bu mükemmellik arzusunun arkasında yatan insanlık dışı bir vahşetle karşılaştım: Öjeni.

​Tarih sayfalarını karıştırdığımda, 20. yüzyılın başlarında Danimarka, Norveç, İsveç, İsviçre ve Amerika gibi ülkelerin daha “kusurlu” gördükleri insanları nasıl hedef aldıklarını dehşetle öğrendim.

Yazının görselinde gördüğünüz adam, 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki öjeni (öjenik) hareketinin en önemli figürlerinden biri olan Harry H. Laughlin

​1910 yılında kurulan ve New York’ta bulunan Eugenics Record Office (Öjeni Kayıt Bürosu) kurumunun genel müdürlüğünü ve yürütücülüğünü yapmış. Laughlin, insan soyunu “iyileştirme” iddiasıyla hazırladığı zorunlu kısırlaştırma yasa tasarıları ve göçmen kısıtlamaları politikalarıyla Amerikan öjeni hareketine önderlik etmiştir. Yan yüzbinlerce masum insanının yokedilmesi ya da kısırlaştırılmasını sağlayan karaktersiz. İşte bu Laughlin gibi farklı ülkelerde öjeni katliamını yapan onlarca namussuz, Engelli, zihinsel olarak geride veya suçlu olarak etiketlenen binlerce insanı, sözde bir ırk ıslahı adına kısırlaştırıldı veya toplumdan tecrit edildi. Bu zulmün kralını ise Adolf Hitler yaptı; Nazi Almanyası döneminde 400.000’den fazla insan zorla kısırlaştırıldı. Bu ülkeler, kendi istedikleri elit nesli yaratmak uğruna nice hayatları hiçe saydılar.

​Ne yazık ki bu zulüm burada bitmedi. Bugün, yani 21. yüzyılda, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte öjeni kavramı yeni bir kılığa bürünerek tekrar karşımıza çıkıyor. Eski çağlardaki gibi fiziksel olarak insanları ortadan kaldıramayacaklarını bildiklerinden, şimdi mecburen bu yeni ve sinsi yolu deniyorlar. Genetik verilerimizin sigorta şirketleri tarafından kullanılarak poliçe fiyatlarının yükseltilmesi veya işe alım süreçlerinde ayrımcılığa maruz kalmanız, bu yeni öjeninin sosyoekonomik hakları nasıl tehdit ettiğini çok net gösteriyor.

​Bu yeni öjenik dalganın Avrupalıların başına geleceği bir gerçek. Dünyanın hiçbir yerinde masumane bir kılıf altında insanları kobay faresi gibi gören ve zalimliği meşrulaştıran bir zihniyet kabul edilemez. Tarihte yaşanan bu acı tecrübeleri unutmadan, Avrupa halkının bilimin tüm insanlığın hayrına kullanılması konusunda daha uyanık ve sorgulayıcı olması gerekiyor.

Yazının sonunda “hak ile batıl’ın savaşı bu dünya” cümlesi üzerinden sizi tekrar derin bir düşünceye davet etmek istiyorum bile isteye efendim..

Eril Haz, Medya ve Toplumsal Çürüme de, kadının kurban edilmesi

İnternette gezinirken Yazar ve Sunucu Zeynep Merdan’a denk geldim. Sosyal medyada karşıma çıkan özel bir röportajı, benim de uzun zamandır canımı sıkan, aslında yazmak istediğim bir konuya dokunmuştu.

​Medyanın toplumsal kalıplarını, kadını bir cinsel obje olarak sunma eylemini bir kere daha göstermiş oldu bu izlediğim röportaj. Özellikle spor programlarında neden daha olgun, yaşlı veya tombul insanlar değil de, hep genç ve çekici kadınların tercih edildiği üzerinde duruluyordu. Kadınların sadece zekalarıyla değil, bedenleriyle seks objesi algısıyla var olmaya zorlandığı bu düzeni sorgulamamız ve buna karşı durmamız gerekiyor diyordu Merdan, röportajın ana fikrinde..

​Burada beni en çok düşündüren nokta, toplumda isim yapmış, sanatçı, sporcu siyasetçi veya entelektüel alanda ilerlemiş, alanında saygın bir isim yaratmış kadınların ne yazık ki Zeynep Merdan’ın kadını hakkıyla koruma çabasına katılamaması. Bu eril hazzı destekleyen zihniyetten onlar da bir dönem içinden geçti, nemalandı. Belki bu yüzden şimdi bu konuda fikir beyan etmek ya da bu gidişata dur demekten çekinebiliyor olabilirler.

İşte tam bu noktada ne yazık ki bir devlet eli değmesi gerekiyor bu gidişata. Özellikle ana akım medyada ve sosyal medyada kadının metalaştırılması, cinsel obje olarak sunulmasını engelleyici birtakım sınırlandırmalar şart.

​Biri şimdi çıkıp bu yazıyı okuyup dediklerimi yanlış anlayıp ya da çarpıtıp “Vay anasını ya, sen kadınları kapatacak mısın, örtecek misin, kadınları eve mi kapatacaksın?” diyebilir. Ama derdim asla bu değil.

​Derdim: kadının artık bedeni güzelliğini  ve çekiciğiliğini bir meta olarak veya cinsel kimlik olarak ön planda olmadığı, tamamen saygınlık anlamında ilerleyebileceği bir ortama geçmemiz gerektiği. Çünkü bundan nemalanan insanlar bizim aile birliğimizin, etik anlayışımızın, dini inançlarımızın önündeki en büyük engel. Kadını kullanmaya ( seks objesi) devam ettikleri sürece, kadının bedenini kullanmaya, erîl haz sağladıkları ve sağlamaya devam ettikleri sürece bizim toplumumuzu, ailemizi düzeltme imkanımız yok.

Dengeli ses ve vokallerin sıcaklığı için bu kulaklık alınır

Bugüne kadar müzik tutkum yüzünden belki de onlarca kablosuz kulaklık denemiş, her defasında bir şeyleri eksik bulup değiştirmek zorunda kalmıştım. Hayır yanlış anlaşılmasın odyofil değilim 🙂 Ancak müziğin dengeli ve kaliteli müziğin kulağımda yankılanmasına bayılırım. İşte bu yüzden aldığım her kulaklığı en geç  üç ay sonra sahibinden üzerinden satıp durdum. Huawei’den SoundPEATS’e, Samsung’dan QCY’ye, JBL, Taotronics, Anker, Nothing, Xiaomi, Sony ve Baseus gibi birçok popüler markayı test ettim satın aldım. Ama itiraf etmeliyim ki hiçbiri, uygun fiyatlı bu küçük devi geçemedi.Gerçi bunun bir sebebi de bütçe sınırına önem verişim fiyat performans yönünden bakınca bana göre bir kulaklık en fazla 5 bin olmalı. Yoksa odyofil giriş kulaklıklar 10 bin lira seviyesinden başlar inanın.

​Bu kulaklıkta en çok sevdiğim şey, yaklaşık 50 desibele varan güçlü gürültü engellemesi ve sesin o doğal, dengeli yapısı oldu. Vokaller hafif önde ama bass ve tizler hiç arkada kalmıyor. Titanyum diyaframlı sürücüler, tüm sesleri o kadar net ve doğru üretiyor ki, uzun zamandır alamadığım zevki aldım açıkcası.

​Ayrıca IP55 seviyesinde su ve toza dayanıklılık sertifikasıyla terleme ve yağmurlu hava koşullarına bile korkmadan kullanabilirim. Hele o detaylı equalizer ayarı yok mu, tam istediğim sesi yakalamamda en büyük yardımcı oldu.

​Bence bu kulaklığın tek eksiği, kulaktan çıkardığımda müziğin durmaması olsa da, şarj süresi ve suya karşı dayanıklılığı gibi diğer artıları bunu fazlasıyla telafi ediyor. Ekonomik olarak gerçekten çok iyi bir seçenek. İki bin bandında bence en dengeli ve ANC en zirve kulaklık bu. Tavsiye eder miyim? Kesınlıkle evet..

Not: Bahsettiğim marka ile ilgili herhangi bir ticari bağım yoktur. Yani reklam değil sadece memnuniyetimi içeren bir beğeni yazısıdır.

Güneşi Takip Eden Sarılarda Bilim ve Hikmet Buluşması: Günebakanlar Neden Hep Aynı Yöne Dönüyor?

Bu aralar siz de görüyorsunuzdur; insanlar özellikle Instagram’da, ayçiçeği tarlalarından ya da gündöndü çiçeklerinin arasından geçerken durup tarlaların ortasına girip çeşit çeşit pozlar verip en güzel açıyı bulmaya çalışıyorlar. “Aaaa ne güzellermiş” deyip oradaki sanatı görüp geçmek dışında, mevcut sebepleri, bu çiçeklerin aynı yöne bakmalarınının gayesini zerre düşünemiyorlar maalesef. Ben de bugün ayçiçekleriyle ilgili o hikmeti çok geç olsa da oturup düşündüm. Ve kücük bir araştırma yaptım. Evet bu çiceklerin hep güneşe döndüklerini hepimiz biliyoruz  ama neden?

​Aslında bütün bu hareketin arkasındaki asıl kahraman, bitkilerin hücrelerinde salgılanan oksin adında harika bir büyüme hormonu. Güneş doğudan yükselirken, batı tarafındaki hücreler doğudakilere göre gaza basıp çok daha hızlı büyüyor. Bu dengesiz büyüme, çiçeğin yüzünün gün boyunca doğudan batıya doğru dönmesini sağlıyor. Güneş batıp ortalık karardığında ise işler tamamen tersine dönüyor. Bitki, iç dengesini yenileyip bu kez doğu tarafındaki hücrelerin daha hızlı uzamasını sağlıyor. Böylece gövde yavaşça bükülüyor ve sabah yeniden doğan güneşi ilk onlar karşılıyor.

​Dahası, bu hareket sadece güneşin sıcaklığıyla açıklanamayacak kadar akıllıca. Ayçiçeklerinin tıpkı canlılar gibi bir iç saati, sirkadiyen ritmi var. Işığı algılayan özel sensörleri sayesinde günün hangi saatinde nerede olmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar.

​Bütün bunları neden yaptıklarının iki harika sebebi var: arıları kendilerine çekmek ve güneş ışığından maksimum düzeyde yararlanıp fotosentez kapasitelerini zirveye çıkarmak. Üstelik bu koşturmaca sonsuza kadar sürmüyor. Yalnızca büyüme dönemlerinde bu dansı yapıyorlar. Tamamen olgunlaşıp ağırlaştıklarında bu esnekliklerini kaybediyorlar ve ömürlerinin geri kalanında kalıcı olarak doğuya bakan bir pozisyonda sabitlenip kalıyorlar.

​Sonuç olarak, bizim hepimizin gördüğü o sarı tarlalar, aslında bilimsel birçok emrin sonucunda görevini yerine getiren çiçeklerden oluşan bir ordu gibi. Bu da gerçekten bize tabiatın ve her şeyin yüce bir iradenin emrinde olduğunu çok açıkça gösteren bir örnek. Unutmayın, eğer bir gün doğdu tarlasına yolunuz düşerse, fotoğraf çekinirken bu bilimsel hikmetin de farkına varın mutlaka, bu farkındalığın bize manevi yatta çok özel değerler katacağına inanabilirsiniz.

“Düşün düşün b*ktur işin” sözünün psikolojide bir adı var: Ruminasyon

Zaman zaman hepimizin başından geçer; çok stres altındayken, kaygıdayken ya da gün içinde yaşadığınız bir travmayı veya bir problemi kafanızda çok büyüttüyseniz, bunu çözmek için beyniniz bunu sürekli düşünür. Sabahlara kadar düşünür, akşamlara kadar düşünür, bir türlü kaçamazsınız bu düşünceden. Zihninizi dağıtacak şeyler ararsınız, bulursunuz da ama bir zaman sonra tekrar tekrar girince  o düşünce bi bakarsınız on dakikadır aynı şeyi düşünüyorsunuz yine

​İşte bu, beyninizi saran bu stres, kaygı düşüncelerine “ruminasyon” diyorlar. Ruminasyon, psikolojiden gelen bir terim ama bununla başa çıkmanın bir kaç yöntemini bulmuş bilim insanları. Bu yöntemlerden birincisi, beş duyuyu aktif olarak kullanmak. Etrafınızda gördüğünüz beş şeyi saymak, duyduğunuz dört sesi dinlemek, dokunduğunuz üç şeyi hissetmek gibi şeyler.

​İkinci bir teknik ise, endişelerinizi düşünmek için kendinize her gün kısa ve belirli bir zaman aralığı ayırmaktır. Bu saat dışında bu konuları düşünmemeye çalışmak, zihninize dinlenme alanı yaratacaktır.

​Erkekler için uzun yola çıkmak, trafikte araç kullanırken beyni birçok şeyi aynı anda yapmaya zorladığı için bir rahatlatma aracı olabilir. Evdeyseniz, bulaşıkları elde yıkamak da rahatlatıcı bir etken olabilir, çünkü yine tüm kontrol sizdedir ve temizleme hissi size rahatlık kazandırabilir. Ama bence takıp kulaklıkları açıp güzel bir şarkıya eşlik etmek en kolay yöntem.

Tabi ​bu tekniklerin hemen işe yarayacağını düşünmek yanıltıcı olabilir; başta zorlanmak çok normaldir, sonuçta bilim ve tavsiyeler önemlidir. Problemin asıl kaynağı çözülmeden bu düşünceler tamamen kafanızdan gitmez, ancak gün içinde sürekli beynimizi yormanın bir anlamı olmadığı için bu teknikleri denemekte her zaman fayda var.

Bak sen şu işe! Şimdi felaket bir cağrışım yaptı bu Ruminasyon tanımı. Rumi-nasyon 🙂

“Rüminasyon” dediğimiz o kafada sürekli aynı diski çevirip durma hali, meğer kelime oyunlarıyla tam da bizim Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye bağlanmış!

​Hani şu “Rüminasyon” kelimesindeki ses benzerliğinden yola çıkarsak, durum tam olarak şöyle: Normalde zihnimiz bu kısır döngüye girip sabah akşam aynı dertleri çiğneyip durduğunda bizi deliye döndürür, değil mi? Ama olaya mizahi ve felsefi bir boyuttan, yani “Mevlana” kelimesi üzerinden bakarsak, bu zihinsel geviş getirme işi bir anda ruhani bir aydınlanmaya ya da “içsel bir ney dinletisine” dönüşüyor gibi.

​Yani, gün boyu kafada kurup durduğumuz o stresli düşünceler girdabından çıkamamak aslında zihnimizin kendi kendine attığı bir ney taksimiymiş de bizim haberimiz yokmuş! Zihnin o durmak bilmeyen çarkları arasında kaybolduğumuzda, “Rüminasyon” kelimesi kulağa artık bir kaygı bozukluğu gibi değil de, Mevlana’nın “Ne olursan ol gel, yine gel” felsefesine nazire yaparcasına, “Ey sürekli düşünen beyin, yine de gel, gel de şu dertleri biraz daha çiğneyelim” diyen neşeli bir ermiş fısıltısı gibi gelmeye başlıyor.

Neyse, aklıma gelmişken bunu da eklemiş oldum yazıya..

Depresyon her yüzde somurtuk durmaz. Kimini de gülümsetir yalandan

Dışarıdan baksanıza, resmen bir enerji topu! Her sabah işe gidip pırıl pırıl gülümsüyorum, sosyal çevremde aranıyorum, kahkahalarım havada uçuşuyor. Hani “hayatını yaşıyor” dedikleri cinsten. 😎

​Gel gör ki, bazen çevremde öylesine kusursuz görünen dostlarım, tanıdıklarım var ki; o gülümseme şaheserinin arkasındaki gerçek durumun bambaşka olabileceğinden korkuyorum. Psikolojinin literatüründe buna “Gülümseyen Depresyon” diyorlar. Yani anlayacağınız, o pırıltılı gülümsemelerin altında devasa bir boşluk var ve onlar bu boşluğa baka baka sessizce profesyonel bir yalnızlık yaşıyorlar. 😔

​Bu durumdaki insanlar genellikle dışarıya karşı hep “güçlü” ve “mutlu” imajını çizen, hayatın yükünü omuzlayıp sorumluluklarını mükemmel yerine getiren profesyonel maskelilerdir. Ama yakından baktığınızda inceden ipuçları da yok değil:

​👉 Eskiden sevdikleri o neşeli hobilerden sessizce vazgeçerler.

​👉 Uyku düzenlerinde minik ama anlamlı değişimler olur.

​👉 Ve en önemlisi, o derin dalgınlık anlarında gözlerindeki o eski ışık bir anlığına söner. ✨

​İçten içe onlara sarılmak, “Yalnız değilsin” demek geliyor içimden. Çünkü bu sessiz döngüyü kırmanın ilk adımı fark edilmek, sonrasındaki en cesur adım ise profesyonel destek almaktır. 🤝

​Peki, benim gibi sizin de çevrenizde böyle sürekli “mükemmel” ve “mutlu” gördüğünüz insanlar var mı? Acaba bu insanlardan en az biri bu gülümseyen depresyona sahip olabilir mi? Bir an durup etrafımızdakilere gerçekten kalbimizle bakmanın tam zamanı.

​Depresyon her zaman somurtmaz. Arada gülümser de. 😉

VHS Kasetlerden Sokaklara Nostalji Kuşağı

DİMES, gençlerin pek de aşina olmadığı bir nostalji duygusuna oynayarak riskli, ama bir o kadar da yaratıcı bir iş çıkarmış. Z kuşağı, 70’ler, 80’ler veya 90’ların havasından bir hayli uzak olsa da, kampanya o dönemde çocuk olup, ünlü komedyen Baturay Özdemir’in yer aldığı ve dönemin abartılı stüdyo dekorlarıyla bezeli reklamla izleyicileri tam kalbinden vuruyor.

​VHS tadındaki görüntü, stüdyo dekorları, mizahi dili, renkli kostümler ve kızların danslarıyla Grup Vitamin esintileri reklamın temposunu sürekli yüksek tutuyor.

​Her ne kadar 1976 model bir araba 90’lar kurgusuna pek oturmasa da, Murat 124’ün sempatik ruhu nostalji temasını çok güzel tamamlayarak halkı peşinden sürüklemeyi başarmış.

​Sonuçta ambalajlı meyve sularıyla pek aram olmasa da, Dimes’in günümüzün nostalji korsanlığına kapılmadan, o dönemi gerçekten bilen bir ekiple harika bir iş çıkarmış olduğunu söylemek gerekiyor. Hem güldüren hem de “Ah be çocukluğum” dedirten böyle işlere her zaman varız!

( Not: Yazı sadece reklam inceleme amaçlı yazılmıştır. Reklam değildir efenim)

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

​Siyasette yeni bir oluşumun sahneye çıkması, sunduğu vaatler kadar ismi ve görsel kimliğiyle de dikkat çekiyor. Ancak geçtiğimiz günlerde kurulan “Yeni Parti”nin ismi —zamanla eskiyeceği için— beyinlerde bir çelişki yaratacak gibi duruyor. İsim yeni olarak devam edecek ama parti eskidiğinde, bu durumun algısal bir uyumsuzluğa yol açması muhtemel olacak sanki.

​Logo tasarımının bu kadar benzemesi, hem tanıdık bir markanın algısına oynayarak hızlı bir aşinalık ve güven hissi uyandırmak hem de geleneksel semboller yerine modern ve dinamik bir imaj çizme çabasının bir yansıması gibi. Dijital çağın hızına ayak uydurarak, özellikle genç ve internetle iç içe olan seçmenlerin gözüne girme hedefi de bu tercihte rol oynamış olabilir. Bence, sıfırdan bir şey üretmek yerine hazıra konmak, partinin yenilikçi olduğunu göstermek yerine aksine özgürlükten uzak bir algı yaratıyor ve eleştirilerin odağı oluyor.

​Bunun yerine, partinin temel ilkelerini yansıtan bir isim ve güçlü bir metafor bulsalardı, seçmenler için daha köklü ve sıcak bir etki yaratırlardı. Ben olsam asla “yeni” ismini tercih etmezdim.

​E madem yetkililer son kararlarını vermişler, bize de çok bir şey dememek düşer. Yeni bir parti olan ama aslında yeni olmayan, eskinin güncelleme almış hali olan “Yeni Parti”, sevenlerine hayırlı uğurlu olsun tabii, ülkemize de… İnşallah kuruluş hedeflerine uygun riayet eden, güven veren bir parti olur ümidiyle diyelim.

Kuş Konmasına / Nilgün Marmara

Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum; dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer… Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım; ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık, kendi kendine nasıl da eğlenir. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına, niye izin vermiyorum yoluna kuş konmasına, niye kimseler izin vermez yollarına kuş konmasına?

-​Nilgün Marmara

Sayılamayan Yalnızlık, Tüketilebilen Kalabalık

Hayatta bazı cümleler vardır; ansızın zihninize düşer, adeta içimizdeki sessiz bir odayın kapısını aralar. Kimi zaman kalabalıklar arasında nefessiz kaldığımızda, kimi zaman da o en koyu sessizliğimizde kelimeler kendiliğinden sıraya girer. Günlerden bir gün zihnimde yankılanan ve sonrasında kağıda dökülen şu cümle de tıpkı öyle doğdu:

​“Bütün yalnızlar bir araya gelse koca bir kalabalık olur. Fakat bütün kalabalıklar bir araya gelse bir yalnızlık etmez…”           

-Osman Erim

 

​Düşünsenize, yalnızlık dışarıdan bakıldığında eksiklik ya da küçük bir nokta gibi görünür. Oysa insanın iç dünyasında taşıdığı yalnızlık öyle devasa, öyle ağırdır ki… Dünyanın dört bir yanındaki yalnız insanları yan yana getirseniz, ortada koca bir metropol, devasa bir kalabalık oluşur. Fiziksel bir kalabalıktır bu; omuz omuza, ses sese…

​Peki ya madalyonun diğer yüzü?

​Etrafımızı saran o gürültülü kalabalıklar, sokaklar, mahşeri kalabalık meydanlar, kahkahaların havada uçuştuğu mekanlar… Bütün bu kalabalıkları alıp üst üste koysanız, aralarından tek bir kişinin o derin, sarsıcı ve sahici yalnızlığını çıkarabilir misiniz? Asla.

​Çünkü kalabalıklar çoğunlukla geçicidir, gürültülüdür ve yüzeyseldir. Birbirine değmeyen omuzların, aslında birbirini hiç duymayan kulakların kalabalığıdır. Oysa yalnızlık… Yalnızlık başlı başına bir dünyadır. İçinde hüzün barındırır ama aynı zamanda dürüsttür, gerçektir, insana kendini en çok hatırlattığı andır. Sayıla gelmez, toplanıp çıkarılamaz. Benzersizdir.

​O yüzden belki de mesele kalabalıklara karışmak ya da onlardan kaçmak değil; içimizdeki o yalnızlığın ağırlığını ve güzelliğini kabullenebilmektir. Ne dersiniz, sizin de kalabalıklar içinde yalnız hissettiğiniz anlar oldu mu hiç?

“Çel Şu Kulun Aklını Allah’ım ” Demiş Meğer Şarkıda Sibel Alaş

Müzik dünyasında sıkça karşılaşılan, şarkı sözlerinin yanlış duyulması durumuna “mondegreen” deniyor.

​Müzik dinlerken hepimizin başına gelmiştir; vokalin söylediği sözler kulağımıza bazen çok farklı, hatta saçma sapan gelir.

​Mesela, doksanlı yılların popüler ismi Sibel Alaş’ın “Firarim Ben” şarkısında, nakarata bağlanan kısmındaki o hızlı ifadeyi bir türlü anlayamaz, saçma sapan şeyler duyardım.

​Yıllar sonra üşenmeyip baktım, şarkı sözlerine ve “Çel şu kulun aklını Allah’ım” dediğini anladım. Hatta bu kısmı bundan sonra şarkıya denk geldiğimde nasıl hızlı söyleyeceğimi düşünmek bana çok komik geliyor.

Fedakarlık mı, Hesaplaşma mı? Yeni Evlilik Dinamikleri

Evlilikte gelir bağımsızlığının ilişkimizi nasıl etkilediğini, eski geleneksel rollerin yeni dünya düzeniyle nasıl çatıştığını fark ettiğimde anladım. Eskiden evin babası tek kontrol noktasıyken, şimdi her iki tarafın da kendi bütçesi ve özgürlüğü var. Bu durum bazen iki farklı dünyanın çatışmasına dönüşüyor ve evlilik kurumunu temelinden sarsabiliyor. Ortak bir denge bulmak her zamankinden daha zor hale gelirken, ne yazık ki bu özgürlük arayışı, ilişkilerdeki huzuru da tehdit edebiliyor. Evlilikteki bu rol esnekliği, bazen geleneksel iş bölümünü tamamen altüst edip yeni dengesizlikler yaratabiliyor. Özellikle ev işlerinde tam bir ortaklık sağlanamadığında, taraflardan biri kendini gereksiz yere her alanda mücadele ederken bulabiliyor. Bu da hem huzuru hem de o beklenen eşitliği zedeleyen bir durum haline geliyor. Çocuklarımızın babalarının her işi yaptığını görmesi ilk başta hoş bir destek gibi görünse de, zamanla yeni bir kat role dönüşüp üzerlerinde aşırı bir beklenti yaratabiliyor. Kadınların korunma ihtiyacının azaldığı, erkeklerin de ev ve iş yükünü paylaşmakta zorlandığı bu dönemde, iki tarafın da tüm rolleri kusursuzca üstlenmesini beklemek biraz hayal ürünü gibi kalıyor. Kapitalist sistemin emeğimizi sömüren yapısının kendiliğinden düzelmesini beklemek de gerçekten hayalci olurdu. Çözüm, yalnızca ekonomik düzenlemelerde değil, insanın çocukluktan itibaren kazandığı vicdani ve ahlaki değerlerde yatıyor. Saygı, sevgi ve empati olmadan bu çıkmazdan kurtulmak imkansız. Evdeki otorite dengelerinin değişmesi, babanın otoritesinin azalması ve annenin hem anne hem baba rolünü üstlenmek zorunda kalması, evde aslında iki farklı anne figürü yaratmış durumda. Bu yüzden ancak samimi bir anlayış ve temel değerler bizi bu karmaşadan çıkarabilir diye düşünmekten başka birşey gelmiyor elimden. .

Bellingham ve Mbappé Rüzgarı: Unutulmaz Bir Maçın Anatomisi

Futbolseverler yakın zamanda unutulmayacak, tam 10 golün atıldığı olağanüstü bir maç izledi. İngiltere ile Fransa arasında gerçekleşen bu nefes kesici mücadele, taktiksel savaşların ve bireysel performansların tavan yaptığı anlara sahne oldu.

Karşılaşmanın en dikkat çekici hikayelerinden biri şüphesiz Bukayo Saka’ya aitti. Turnuva boyunca daha çok asistleriyle ön plana çıkan ve gol yollarında sessiz kalan genç yıldız, bu kritik maçta sahneye çıkarak hat-trick yaptı. Saka’nın beklenmedik gol patlaması İngiltere’yi ayakta tuttu ve Fransa’nın galibiyet umutlarını suya düşürdü; zira bu performans olmasaydı Fransa maçı çok daha rahat kazanabilirdi.

İngiltere adına Jude Bellingham da muhteşem oyunu ve harika golüyle takımını sırtlayan isim olurken, Harry Kane’in yokluğu da hücum hattında ilginç bir dinamik oluşturdu. Fransa cephesinde ise işler pek istendiği gibi gitmedi. Özellikle ilk yarıda sahada varlık gösteremeyen ve daha sonra oyundan alınan oyuncuların performansları hayal kırıklığı yarattı. İlerleyen dakikalarda Kylian Mbappé’nin önderliğinde gelen müthiş geri dönüş çabaları ve yarattığı tehlikeler maça heyecan katmaya yetse de, Michael Olise ve Ousmane Dembélé’nin kaçırdığı net fırsatlar Fransa’ya pahalıya patladı.

Bu heyecan dolu maç, izleyenlere futbolun tüm güzelliklerini ve dramını bir arada yaşattı. Şimdi tüm gözler rekorların kırıldığı turnuvanın sonraki aşamalarında. Son olarak bi dua edeyim. Messi inşallah Mbappé’nin rekorunu kıramaz. Amin 🙂

​”Sigara Paketinde Neyi Gizliyorlar?”

Sigara paketlerinin üzerine neden o korkutucu resimlerin konulduğunu hepimiz biliyoruz. Sağlık otoriteleri, bu görsellerle bizi sigaradan soğutmaya, en azından vicdan azabı çektirmeye çalışıyor. Peki, yıllardır o fotoğrafları görüyoruz da ne oluyor? Hiç. İnsan bir süre sonra o resimleri görmezden gelmeyi öğreniyor, paketi ters çevirip cebine atıyor ve hayatına devam ediyor.

​Ama asıl mesele başka; neden bu paketlerde sigaranın içinde tam olarak ne olduğu yazmıyor?

​Yıllar önce paketlerin üzerinde nikotin ve katran oranları yazardı. “Hafif” veya “light” diyerek kendimizi kandırırdık. Sonra “Düz Paket” uygulaması geldi ve o rakamlar da tamamen silindi. Gerekçe olarak, tüketicinin “daha az zararlı” algısına kapılmaması gerektiği söylendi. Yani, “Rakamları gizleyelim ki içen kişi bunun daha az zararlı olduğunu sanmasın, korksun ve bıraksın.”

​Peki, bu gerçekten bir çözüm mü? Ben buna inanmıyorum.

​Bizim “ne içtiğimizi” bilme hakkımız yok mu? Bugün marketten aldığımız en basit bisküvinin arkasında bile içindekiler kısmı, kalorisi, yağı, tuzu detaylıca yazar. Söz konusu tütün ürünü olduğunda neden “içerik şeffaflığı” bir anda rafa kalkıyor?

​Benim önerim çok net: “Light” veya “medium” gibi pazarlama yalanlarını yazmasınlar, amenna. Ama o paketin bir tarafına, sigaranın içine konulan ve yanma sonucu açığa çıkan o 70 tane kanserojen maddenin listesini yazsınlar. Formaldehit mi var? Yazsınlar. Arsenik mi var? Yazsınlar. İnsanlar, paketin üzerinde “Sigara öldürür” yazısını okuduğunda değil; içinde “Fare zehri, aseton, amonyak” gibi maddelerin isimlerini tek tek gördüğünde sarsılır.

​Şu an uygulanan “korkutma” stratejisi artık işlevini yitirdi. İnsan beyni korkuya alışır ama gerçeklere, rakamlara ve somut verilere karşı daha savunmasızdır. Bir tüketicinin karşısına “Bu ürün sizi öldürür” diye genel bir sloganla çıkmak yerine, ürünün içine gizlenmiş o kimyasal çorbayı dökerseniz, o zaman gerçek bir şeffaflıktan bahsedebiliriz.

​Bizi “daha az zararlı” sanıp kendimizi kandırmakla suçlayan mantık, aslında bizi kendi ürünümüzün içeriğinden mahrum bırakarak koruduğunu sanıyor. Oysa biz, sadece ne içtiğimizi bilmek istiyoruz.Buradan sağlık bakanlığına nacizane tavsiyem farklı paketlerin arkasına her bir zararlı kimyasalın acıklamasını yazma mecburiyeti getirsin sigara şirketlerine. Ya da aslında en güzeli şu yazı: Biz sizin sağlığınızı değil bu işten maksimum kazanacağımız parayı önemsiyoruz” ( Yazının altına da sigara şirketinin adı yazacak tabi)

​Gerçeği doğrudan vermek daha etkili sonuçlar doğurmaz mı sizce de?

Haziran Yalancı Yaz, Temmuz ise Çark Dönümü

Hayatın değişmez kurallarından biri benim için nettir: Haziran ayı, takvim yapraklarında yazın başlangıcı gibi görünse de aslında “yalancı yaz”dır. Haziran’da asla tam anlamıyla yazlık kıyafetlere geçmem, özellikle akşam saatlerinde rüzgarlığımdan vazgeçmem. Çünkü bu ayın aldatıcı ılıklığına kanıp ince giyinmek, ayın ortasında mutlaka bir nezle vakasıyla sonuçlanır.

​Sonra Temmuz gelir; akşamları hava 20 derecelerin üzerine çıkar, tişörtle uyumanın o ferahlığı başlar. Ancak bu sene Temmuz ayı, elli yıllık ömrümde hiç yaşamadığım bir hava olayına sahne oldu. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı, şiddetiyle adeta kapı baca dağıtan fırtınalar… Rüzgarın hiddeti öyle bir seviyedeydi ki, evdeki tüm kapı ve pencereler, sanki görünmez bir el tarafından öfkeyle kapatılıyormuşçasına büyük bir gürültüyle çarpıyordu.

​Merak bu ya, başladım araştırmaya. Meğer yaşadığım bu doğa olayı, her sene Temmuz ayında rutin olarak gerçekleşen bir döngüymüş. Öğrendim ki Temmuz’da aslında iki farklı rüzgar karakteri yaşanıyormuş.

​İlki, ayın sonlarına doğru etkili olan, güneyden esen, sıcak ve kuru “Sam Yeli” ya da diğer adıyla “Keşişleme”. Bu rüzgar, değdiği yeri fırın gibi kavuran o meşhur rüzgardır; adını tam koyamasam da aslında aşina olduğum bir isimmiş.

​İkincisi ise, tam 10-12 Temmuz civarında ortaya çıkan, denizcilerin ve halkın yakından tanıdığı “Çark Dönümü Fırtınası”. Halk arasında “Bezirgan Fırtınası” olarak da anılan bu doğa olayı, tam da bu günlerde pencerelerimizi zorlayan o hırçın rüzgarın ta kendisiymiş.

​Özetle, havanın sıcak ve sert esişi Sam Yeli’nin işi; o meşhur, kapı pencere çarptıran fırtınalı dönem ise Çark Dönümü’nün habercisi.

​Ezcümle; hayat dediğimiz şey, sürekli bir öğrenme süreci. İnsan elli yaşına da gelse, doğanın dilini çözmeye devam ediyor. Hoş geldin Bezirgan başı fırtınası, bu sene sayende bir şey daha öğrendik.

“Kuzeyin Soğuk Kralı : Haaland”

Dün geceki maçın atmosferi gerçekten fenaydı. Brezilya taraftarı müthişti. Norveçliler de galibiyete inanıyordu ama Brezilya’ya bir şekilde kaybedeceklerini düşündükleri için yenilseler bile çok üzülmezlerdi, “Brezilya’yı yeniyoruz ya, sıradan bir takıma yenilmiyoruz” derlerdi. Bu da her zaman taraftara teselli veren bir açıklamadır diğer takımlar için.

​Şimdi öncelikle bi kere, atanınız Haaland, kaleciniz Örjan Nyland’sa ve muhteşem iki kurtarış yaparak takımı ayakta tutarsa galip gelmeniz çok doğal bir hâle geliyor. Özellikle o yüksekten gelen topu parmak ucuyla dışarı çeldiği toptan bahsediyorum. Bir diğer konuda Ancelotti. Kendisi bugüne kadar istediği her kupayı gittiği her takımlarda almış bir adam. İlk defa bir milli takımın başına geliyor ve o geldiği senede Brezilya eleniyor. Brezilya eleniyo ve herkes şokta. İşin bir diğer acı tarafı Neymar’ın Milli takıma veda edeceği son kupada eleniyor Brezilya.

​Bundan sonra benim gönlüm Norveç’ten yana! Bakalım Norveç nereye kadar girebilecek kupada.”