Eril Haz, Medya ve Toplumsal Çürüme de, kadının kurban edilmesi

İnternette gezinirken Yazar ve Sunucu Zeynep Merdan’a denk geldim. Sosyal medyada karşıma çıkan özel bir röportajı, benim de uzun zamandır canımı sıkan, aslında yazmak istediğim bir konuya dokunmuştu.

​Medyanın toplumsal kalıplarını, kadını bir cinsel obje olarak sunma eylemini bir kere daha göstermiş oldu bu izlediğim röportaj. Özellikle spor programlarında neden daha olgun, yaşlı veya tombul insanlar değil de, hep genç ve çekici kadınların tercih edildiği üzerinde duruluyordu. Kadınların sadece zekalarıyla değil, bedenleriyle seks objesi algısıyla var olmaya zorlandığı bu düzeni sorgulamamız ve buna karşı durmamız gerekiyor diyordu Merdan, röportajın ana fikrinde..

​Burada beni en çok düşündüren nokta, toplumda isim yapmış, sanatçı, sporcu siyasetçi veya entelektüel alanda ilerlemiş, alanında saygın bir isim yaratmış kadınların ne yazık ki Zeynep Merdan’ın kadını hakkıyla koruma çabasına katılamaması. Bu eril hazzı destekleyen zihniyetten onlar da bir dönem içinden geçti, nemalandı. Belki bu yüzden şimdi bu konuda fikir beyan etmek ya da bu gidişata dur demekten çekinebiliyor olabilirler.

İşte tam bu noktada ne yazık ki bir devlet eli değmesi gerekiyor bu gidişata. Özellikle ana akım medyada ve sosyal medyada kadının metalaştırılması, cinsel obje olarak sunulmasını engelleyici birtakım sınırlandırmalar şart.

​Biri şimdi çıkıp bu yazıyı okuyup dediklerimi yanlış anlayıp ya da çarpıtıp “Vay anasını ya, sen kadınları kapatacak mısın, örtecek misin, kadınları eve mi kapatacaksın?” diyebilir. Ama derdim asla bu değil.

​Derdim: kadının artık bedeni güzelliğini  ve çekiciğiliğini bir meta olarak veya cinsel kimlik olarak ön planda olmadığı, tamamen saygınlık anlamında ilerleyebileceği bir ortama geçmemiz gerektiği. Çünkü bundan nemalanan insanlar bizim aile birliğimizin, etik anlayışımızın, dini inançlarımızın önündeki en büyük engel. Kadını kullanmaya ( seks objesi) devam ettikleri sürece, kadının bedenini kullanmaya, erîl haz sağladıkları ve sağlamaya devam ettikleri sürece bizim toplumumuzu, ailemizi düzeltme imkanımız yok.

Eş neydi? Evlat neydi? Aile neydi?

Kelimeler boğazımda düğümlendi yemin ediyorum videoyu izlerken. Evet,ortalama 15-20 günde bir,kadına şiddet haberine uyandığımız ülkemizde artık ölüm haberlerini de çok kanıksar oldu. Hatta bir şiddet olayı olduğunda,sonunda bir ölüm gerçekleşmeyen vakalara da üzülmüyoruz bile.

Ve yine son dönemde medyayı ve kamuoyunu en çok ilgilendiren şey, işlenen cinayetin oluş biçimi. Silahla ile vurulan kadınların ölümleri,kimseyi üzmüyor artık. Vah vah deyip,10 saniye üzülüp sonra unutup işimize devam ediyoruz.

Ama işlenen cinayetlerin gerçekleşmesinde,bir biçiminde, yüksek dosajda bir canilik ve bir vahşet varsa,işte o zaman medya, bu haberin üstüne yatıp yatıp günlerce yayımlıyor. Biz,sosyal medya köleleri de,bu haber ve videoları akşama kadar paylaşarak hem tepkimizi koyuyor,bir nebze de deşarj oluyoruz kendimizce. Tabi devamında idam istiyoruz,küfürler,belâlar anıyoruz bağıra bağıra.

İşte Emine Bulut kardeşimiz de kalbimizi parçalayan cinayet kurbanlarından..

Aciz ve basit,karakteri ise hiç gelişmemiş merhametsiz bir yaratığın bıçak darbeleri ile,kızının gözlerinin önünde canını teslim edip ayrıldı aramızdan Emine Bulut.. Allah rahmet etsin. Allah,başta kızına ve tüm sevenlerine sabırlar versin.

Ölümün her türlüsü acıdır fakat, bu tip aile dramlarında ve katledilen kadın ölümlerinde daha bir dağlanıyor yüreğimiz..

Toplumsa artık kesin,caydırıcı ve etkili kanun ve cezalar istiyor kadın ve çoçuk katilleri için. Şiddet uygulamaya hevesli  kocalara ya da eski kocalara verilen uzaklaştırma cezaları yeterli gelmiyor. Bence bu konuda devletin psikolog ve psikayatristlerden yardım alması gerekiyor.

Erkek şiddetine maruz kalan kadın, gerekli mercilere şikayet ettiği an da erkek hemen gözaltına alınmalı bir psikolog eşliğinde şiddet eşiği değerlendirilmeli. Burada psikoloğun tanısına göre 10 günlük terapi süresine alınmalı. Bu 10 günlük sürede psikolog,adamı dinlemeli ve gösterdiği şiddetin ve baskının, kadını daha da uzaklaştıracağını anlatmalı. Aynı zamanda uyguladığı şiddet sebebiyle alacağı cezai yaptırımlar hakkında da bilgi vermeli.

Tabi uygulama öncesinde,devlet de ceza sisteminin içeriğini de güncellemeli. Daha zor ve ağır bir hapisane koşulları oluşturulmalı. Çok küçük bir koğuşta tek kalma,diğer mahkumlarla az iletişim kurma gibi,yaptırımlar olmalı bunlar.

Ve tabi ki işleniş biçimi bakımından vahşice,ruhsuzca ve işkence ile katledilen kadın vakalarında,hakim zanlıya idam cezası verebilmeli artık. Ki bu ceza emsal teşkil etmesi bakımından önemli. İdam cezasının şiddete meyilli erkeklerde çok ciddi caydırıcılığı olabileceğini düşünüyorum ben.

Fakat dediğim gibi,bu şiddet olaylarında psikolog desteği almalı erkek ve kadın. Çünkü şiddete meyilli bir koca,bir cinayete karışma olasılığı hesaplandığında, tüm erkeklerden daha yüksek bir potansiyele sahiptir.

Ayrıca bir de “kısasa kısas” diye bir cezai sistem var.Bilen bilir.. Yine islam inancında da, “kısasa kısas” çok etkin kullanılan bir ceza sistemidir. Osmanlı da bu kısasa kısas uygulamasını çok uzun bir süre de kullanmıştır. Tabi kişiye karşı işlenen suçlar için geçerliydi. Acı,ancak benzeri ile kıyaslanılıp suçluya yaşatılırsa mağdur ve yakınlarının içi rahatlar. Yoksa bir mahkumun hapiste yaşatılması çoğu mağdur yakınının acısını dindirmez.

Devletimiz bu tip vakalarda, mağdura bu hakkı vermeli bence. Devlet mağdura ya da yakınına “cezasını sen seç ey mağdur” diyeceği günlere kavuştursun Rabbimiz bizleri..

Evlilik ve Aile birliği mevzusu üzerine..

Evlilik, evlilikler, mutlu evlilik, mutsuz evlilik, evlilik aşkı öldürüyor, evlilik yaşı, eski eş’e nafaka, anlaşmalı boşanma, velayet, davası eski koca şiddeti, aldatma, evliliklerde kıskançlık, biten evlilikler ve evlilik ve geçim cümleleri, hem Tv lerde hem de sanal alemde en çok karşımıza çıkan konu başlıkları arasında.

Özellikle 2000 lerin başında karşımıza çıkmaya başlayan evlilik sorunsalına dair konu başlıkları hepimizin ortak gündeminin içinde.

Ben evlilik denilen birleşimi, insani ve ahlâki anlamda çok değerli, çercevesi ve mecburiyeti, erkekle kadının yaratıldığı günden bu güne Allah tarafından gayet net bir şekilde çizilmiş, ruhsal, bedensel anlamda ihtiyaçları tamamlayan, akabinde yapılacak çocuk ya da çocuklarlarla birlikte  “aile” dediğimiz kutsal ve sosyal kurumun bir söz akdi ile sürdürülmesi olarak tanımlıyorum.

Dünya dediğimiz yaşamsal alanda, tüm sosyo-kültürel gelişmelerden doğan insanlık tarihinin temelidir aynı zamanda evlilikler. Kadın ve erkeğin çift yaratılmasının sonucudur evlilik kurumu..

Fakat şimdi ne oldu da yüzyıllardır insanlığa ait her kültüründe, en temel değer olarak tanımlanan evlililikler birden bire bir temel bir sorunsal’a dönüştü? Ya da hatta belki de dönüştürüldü? Bu sorunun cevabı sizin de bildiğiniz gibi, bir iki sebeple açıklamak imkansız. Verilecek cevapların toplamı, sanırım yüzlerce nedene bağlanabilenecek kadar geniş. Fakat bu kadar nedeni grupladığınızda karşımıza çıkacak ana başlıkların sayısı 6-7 arası grupta sınıflanabilir. Bu başlıklar :

– Dinsel sorumluluk anlayışının, insanlar üzerindeki etkisini yitirmesi.

-Kadının ekonomik özgürlüğü ve rahat yaşama arzusu.

-Avrupadaki sosyal ve medeni olan özentimiz, ve bu yaşam olan sıkı entegrasyonumuz.

-Feminist anlayışın verdiği erkeklerle eşitlik mücadelesinin, son dönemde erkeklerin özgürlüğün üstünde bir özgürlüğe dönüşmesi. Ve bu anlayışın dünyada ve ülkemizdeki kadınlar üzerindeki etkisi.

– Belli ataerkil toplumların çatısı altında ezilen kadınların bu baskıdan kurtulma gayretinin, ezilmeyen rahat yaşayan kadınlar tarafından da desteklenmesi.

– Avrupadaki cinsiyetsizleştirme politikalarının ve eşcinselleştirme projelerinin ciddi anlamda taraftar bulması.

– Ekonomik kaygılar, geçinememe korkusuna eklenen konformist yaşam arzusu.( hem kadın hem de erkek için geçerli )

-Kadının iş yaşamına yaptığı harika katkıların karşılığında eline geçenin yetersizliği ve yine özel hayatına vakit ayıramaması sebebiyle, mutlu bir aile fikrini kafasında kuramaması..

-Güven ve sadakat gibi kavramların eski değerinden uzaklaşması ve değersizleştirilmesi..

Yukarıdaki tespitlere herkes kendince bir takım eklentiler yapabilir mutlaka. Fakat benim gözümde evlilik kurumunun temel yıpranma nedeni bunlardan ibaret..

Ülkemizdeki evlilik kurumunun çatırdamasına en çok sebep olan başlıklarsa, feminizm destekli kadın özgürlüğü ile kadınların konformist yaşam tarzının sorumluluk almadan yaşama felsefeni güçlendirmesi. Yalnız buraya dikkat! Tespit ettiğim bu iki madde, kesinlikle kadını suçlama maksadı taşımıyor. Çünkü bu istekler bir aykırılık değil bir yaşam biçimi tercihi..

Ataerkil kavramının anadolu insanı kültüründe yeri halâ güçlüyken büyük metropollerde ve büyükşehirlerde kadın ve erkek arasında yönetimsel anlamda bir eşitlik hakim. Fakat bu eşitlik erkeğin yapısal olan bir takım özelliklerinden taviz vermesinede neden oluyor. Babanın çocuklarla ilgilenme süresi neredeyse annenin harcadığı zamandan fazla. Bunun sebebi çalışan kadının yoğun iş yaşamından kalan sürede, yemek yapma, temizlik gibi bir takım görevlerinide yerine getirmeye çalışması..

Yani kadının iş yasamında aktif olması kalkınma ve sosyal hayat için büyük katkılar sunarken, aile ve evlilik kavramlarınada uzaklaşması demek oluyor.

Kadının bu denli kontrolsüz özgürleşmesine karşı cinsin tepkiside doğal olarak negatif. Evlenme niyetinde olan erkek profilinin büyük bölümü muhazafakar ve dinsel bir takım etiklere dayanarak konuya yaklaşınca, doğru eşi bulma ümitlerinde de ciddi bir azalma sözkonusu. Kadınların evleneceği erkekte ekonomik durumunun yüksek olması, kariyer sahibi olması ve buna ek olarak özgürlüğüne karışmaması gibi şartlar araması, doğal olarak bulma ihtimalini de azaltmış oluyor. Bu şartları öne süren kadınların, evlenecekleri adama verebilecekleri ise biraz belirsiz. Çünkü kadının, özellikle özgürlüğüne müdahale ettirmeme arzusu içine, cinsel hayat, çocuk yapma ve bakma, kendine ait özel zaman ayırma gibi özelliklerde eklenmiş oluyor. O zaman da şu soru akla geliyor. Bir erkek bu şekilde beklentileri olan bir kadınla evlenip ne kadar mutlu olabilir? Sadece fiziksel açıdan bakarak evlenmeyi göze alan bir erkek bile bir zaman sonra mutsuz olacaktır.

Eş seçiminde erkeklerin aradığı şartlar ise kadınların beklentilerinin çok altında kaldığını söylemek mümkün. Bunlarda zaten çok bilinir beklentiler. Evde düzenli yemek pişmesi, kadının kıyafet tercihlerinde kocasının arzusuna yakın tarzda giyinmesi, sadakat beklentisi ve erkeğin düzenli cinsel ilişki arzusu gibi temel erkeksi beklentiler..

Şimdi bu kıyaslamalardan sonra ortaya çıkan sonuç şu : Eğitimli, ekonomik olarak yüksek standartları olan ve muhafazakar yapıdan uzak kesimlerden olanlar kendi içlerinde. Muhafazakar, gelenekçi ve hatta dindar olan kesimde kendi içlerinde uygun eş arayacaklar. Bu sonuç, “davul dengi dengine çalar” sözünü anımsatıyor gibi görünsede aslında değil. Çünkü bu denklik anlayışının içinde karakterislik özellikler yok. Kıskançlık, sebat etme, hoşgörü, empati, annelik becerisi, aile babasının sorumlulukları, çapkınlık, aile ve kültür farklılıkarı gibi temel unsurları iki cins de çok ciddiye almıyor artık. Fakat eksiklikler bir zaman sonra, elde edilmiş beklentileri bile ayakta duramayacak hale getirecek. Çünkü huzurlu bir evlilik, ancak son saydığımız başlıkların önemsenmesine bağlı.

Peki artık çok önemsenmiyor dediğim karaktere dayalı özellikler nasıl tespit edilecek? Benim bu konudaki çözümüm devletin çok geniş kapsamlı bir evlilik okulu kurmasından mütevellit. Konuyu şimdi biraz daha açalım. Bu evlilik okulu dediğimiz okul, sizin ilk aklınıza gelen okullar gibi değil elbette. Aile ve sosyal politikalar bakanlığı bünyesinde oluşturulacak bir eğitim merkezi. Hepinizin bildiği gibi sanal alemde yaklaşık 15 senedir arkadaşlık siteleri çok aktif bir şekilde kendilerine çok ciddi kitleleri bağladı. Devlet ise bu projeyle bu sitelerle kıyaslanamayacak biçimde kapsamlı, akademik ve konusunda uzmanlaşmış isimlerle, sağlıklı bir evlilik yapmak arzusunda olan bireylere destek sağlamış olacak. Bu eğitim merkezlerindeki işleyiş şu şekilde olacak. Öncelikle evlenmek isteyen bireyler bu evlilik merkezlerine başvuracak. Bu başvuruda önce kendi kimlik, yaş, aile durumu, ekonomik durumu, yetiştiği aile yapısı, inanç ve tahsil durumu gibi bilgileri veritabanına işletecek. Ardından uzman bir psikoloğun karakter analizi yapacağı ucu açık kişilik testlerine tabi tutulacak. Bu testlerin ucunun açık olması, başvuru yapan kişinin kendisiyle ilgili anlatmaya çekindiği zayıf yönlerini, zaaflarını ortaya çıkarmasını farketmeden ortaya çıkarmasını sağlayacak.Ardından aradığı eşte istediği özellikleri belirtecek.  Çıkan sonuçlara göre başvuran tüm başvuru yapanlar psikolog tarafından çağrılacaklar ve evliliğe hazır olup olmadıkları test sonuçları ile açıklanacak ve sistemden çıkarılacak.

Bu aşamadan sonra evliliğe hazır olan başvuru yapan bireyler, kadın ve erkek sınıfları olmak üzere iki ayrı sınıfta haftada iki saatlik eğitimlere tabi tutulacaklar. Bu egitimlerin amacı evlilik denilen kurumun kutsallığını, sorumluluk duygusunu, çocuk olgusunu bireylere hissettirmek olacak. Ayrıca kadın ve erkek psikolojileri üzerine eğitimlerde bu derslerle verilecek. Bundan sonra aile bakanlığı başvuran bireylerin bilgilerini kuracağı bir web sayfasına işleyecek. Ve eğitime katılanların profilleri bu siteye eklenecek. Sitedeki profiller yalnızca eğitime katılanlar görebileceği şekilde yayınlanacak. Kullanıcılara verilecek giriş şifresi, bireylerin birbirlerini görebilmesini sağlayacak. Sonrasında psikologlar yapılan testler sonucunda aynı benzer özellikler gösteren bireyleri ve ailelerini eğitimin verildiği binaya davet edecekler ve evlilik hakkında 1 saatlik bir eğitim sempozyumu yapacaklar. Bu toplantı aynı zamanda bireylerin birbirlerini ve ailelerini tanıması için bir fırsat olacak. Ve eğitim tamamlanmış olacak. Bundan sonrası bireylerin bireysel tanışma ve görüşme taleplerine bırakılacak.

İşte benim çözümüm bu şekilde. Umarım devlet, buna benzer projelerle aile birliğini ayakta tutacak uygulamaları başlatır.