Trump’ın Seçimi: Klavyeli Rambo ve Dijital Savaş

Geçenlerde Instagram’da 80’ler nostaljisi kusan yabancı bir sayfada karşıma çıkan bir yapay zeka kurgusu, beni derin düşüncelere sevk etti. Yapay zekayla hazırlanan video senaryosunda Donald Trump, hapisteki Rambo’yu ziyaret edip onu bir İran operasyonu için ikna etmeye çalışıyordu. Nostaljiye diyecek yok, izlemesi oldukça eğlenceliydi; fakat gerçekler maalesef biraz farklı.

​Eski usul kas gücüyle dünyayı dize getiren, elinde M60 makinalı tüfeği, pala bıçağı ve kafa bandıyla tek başına orduya bedel olan Rambo; günümüzün uzun menzilli füzeleri, termal kameraları ve otonom drone’ları karşısında muhtemelen bir saat bile dayanamazdı. Bugün bir kahramanı çamurlar içinde sürünen, yarasına barut basıp yakan o eski usul kas gücüyle sahaya sürmek, adeta bir taş devri avcısını günümüz mühimmatının önüne atmak gibi. Artık savaşlar cephe hattında değil; saniyede yüzlerce veri işleyen algoritmalar, uydular ve ekranlar üzerinden yürüyor.

​Hollywood, Sylvester Stallone yaşlandığı için böyle bir devam filmi çekmese bile, belki de Rambo’yu yeni teknolojinin başında bir komutan olarak hayal etmek tek mantıklı ve komik çıkış yolu. Bir zamanlar ormanda iz süren o adamın, bugün kliması çalışan bir kontrol odasında, elinde kahve kupasıyla bir drone vuruşunu onaylaması ya da yazılımları yönetmesi sinemasal açıdan müthiş bir kara mizah malzemesi olurdu. Tabii tetiği çekmek yerine tuşlara basan bir Rambo’nun izleyiciye aradığı o katarsisi ve adrenalin patlamasını ne kadar verebileceği, işin ayrı bir ironisi. Çünkü izleyici ekran başında kod yazan birini değil, sınırları zorlayan bir kas gücünü görmek istiyor.

​Peki Hollywood böyle bir filmi ne zaman çeker?

​Yakın zamanda değil. Hollywood ve Amerika, bu çatışmaları sıcağı sıcağına filme dökmektense muhtemelen olayların uzun süre durulmasını bekleyecektir. Tarih bize gösteriyor ki Amerika; Vietnam, Irak veya Afganistan gibi kaybettiği ya da zorlandığı her travmatik süreçten bir 10-15 yıl sonra o dönemi kahramanlaştırıp paketleyerek anlatmaya bayılıyor. Vietnam Savaşı bittiğinde Rambo vizyona girmiş ve Amerikan kamuoyuna sahada kaybettiği savaşı sinema salonlarında “psikolojik olarak” kazandırmıştı.

​Stallone o zamana kadar biraz daha yaşlanmış, hatta belki de öte aleme göç etmiş olabilir. Ancak bugün karşıma çıkan o yapay zeka teknolojisi, 10 yıl sonra sinema kalitesine tam anlamıyla eriştiğinde, Hollywood Stallone’un gençlik dijital ikizini (digital twin) ekrana getirmekten hiç çekinmeyecektir.

​Günümüzün karmaşık, renksiz ve tamamen yazılımlara dayalı soğuk savaş gerçekliği karşısında 80’lerin o “iyi ve kötü adamların net olduğu” basitliğine duyduğumuz özlem, yapay zekanın da beslendiği en büyük damar haline geldi. Benden söylemesi; o absürt ve dijital “Rambo: Algoritma Savaşları” filmi tam on yıl sonra sinemalarda karşımıza çıkabilir. Vizyon biletlerini şimdiden ayırtmakta fayda var.

Şapkadan Çıkan Nostalji: Sermet Erkin ile Tavşanlar

Türkiye’de illüzyon sanatının temellerinde akla gelen ilk efsanevi isimlerden biri, Mandrake lakaplı Mehmet Ertuğrul Işınbark’tı. Türk sihir dünyasında derin izler bırakan bu öncü abimizin ardından, seksenler ve doksanlı yıllarda televizyon ekranlarında, sahnelerde başka bir isim daha tüm çocukları ilizyonla tanıştırmıştı: Sermet Erkin! Mandrake’nin ardından Türkiye’nin en bilinen illüzyonisti olarak zihinlere kazınan bu büyük üstat, ne yazık ki zamanın ve gösteri dünyasının hızlı değişiminin gerisinde kalmıştı. Dünya genelinde David Copperfield gibi isimlerle şovlar devasa bir teknolojiye, büyük prodüksiyonlara evrilirken, Sermet Erkin ne Türkiye’deki performansını o ölçekte büyütebildi ne de uluslararası arenaya açılabildi. Yıllar içinde yavaş yavaş ana akım medyadan ve göz önünden kayboldu gitti. Ama meğer tamamen kaybolmamış; sahne tutkusunu bir yerlerde sessizce yaşatmaya devam ediyormuş abimiz. Ve sanırım şuan yaşı 70 civarı, ama ama bu yaşta halâ ilizyon sanatını yapıyorsa bu durum bana onun ömrünü bu sanata adadığını gayet net bir şekilde gösteriyor. Ve işte şimdi Usta duayen iliszyonist’in Bursa’da yapacağı gösterisinin reklamanına denk geldim sosyal medyada. Açıkçası bende sırf o 80’ler ve 90’lar çocukluğunun saf nostaljisini yeniden hissetmek için bu gösteriye gitmeyi düşünüyorum. Tabi kızım içinde güzel bir anı olabilir. Babasının küçüklüğünde izlediği bir gösteri sanatçısını görmek onu da heyecanlandırır eminim. Belki eski büyülü şovlar günümüz gösterilerinin çok gerisinde kaldı ama çocukluğumuzun bir parçasıyla salonda buluşmak bile unutulmaz bir anı olmaya aday. Siz de zamanında Sermet Erkin’in şapkadan çıkan tavşanlarını izleyip heyecanlananlardan mısınız?

Merak edenler için gösteri bilgileri şöyle : Gösteri 1 Kasımda 14:00 ve 16:00 saatlerinde Bursa’daki Aspera Sahne’de.

Christopher Lambert’in Akla Düşüşü

Şimdi siz “Christopher Lambert da kim oğlum”  diye düşünebilirsiniz. Durup dururken aklıma Christopher Lambert geldi, hayır olsun yaşıyorsa kulakları çınlasın. Bazen öyle olur ya, eski oyuncular, anılar veya filmler aniden zihnimize düşüverir ve insanı kısa bir nostaljiye sürükler. Sonra bir de düşündüm ki Christopher Lambert ismi ne kadar uyumlu ve akılda kalıcı bir ad soyad. Belki de tınısının o armonisi sayesinde bu isim zihnime öylesine yerleşmiştir bilemiyorum. İşte bugün tam olarak bu karmaşayı yaşadım. Ortaokul yıllarında izlediğim o efsanevi Highlander serisi, namıdiğer İskoçyalı, o dönemki kılıç dövüşleri ve atmosferiyle aklımda yer epeyce yer etmişti. ( Filmde Sean Connery de vardı sanırım) Hatta o kendine has şaşı bakışını bile hatırladım adamın. Adam da şaşılık karizması vardı. Belkide hafif kaymadır. Neyse..

Sonra 90’lardaki Mortal Kombat filmindeki Raiden rolü geldi aklıma; oyunun üstüne çekilmiş biraz nostaljik bir deneyimdi ve belki de beklentileri tam karşılamamıştı ama o günlerin hatrına yine de özeldi. Bu kadar..

Yok durun ya.. Sean Connery ölmüş müydü şimdi ona takıldım. Bakayım hemen..

Herkes yapay zeka efektleriyle seksenlere döndü, Hollywood yıldızı mısın, rock yıldızı mı belli değil. Ama bizim o yıllarda Türkiye’deki gerçek seksenler modamızdan, o mazlum ama samimi hallerimizden haberi olan var mı acaba? Bugünkü gençlik, bizim o dönemki mütevazı kıyafetlerimize bakıp beğenir miydi, yoksa her şeyde olduğu gibi yine başkalarını, o özenilen Avrupa ve Amerika’yı taklit etmeye mi çalışırdı? Sanal bir illüzyonla geçmişi değil, sadece kendi hayallerini yaşattıklarının farkında bile değiller. Amacın sadece beğeni almak için yaşamadığın bir hayatı sunmak ise, bu sadece bir özgüven eksikliğinin veya onaylanma ihtiyacının basit bir yansıması. Bakalım önümüzdeki zamanlarda yine ne kadar saçma sapan yapay zeka modaları, günlük trendler doğacak, hep beraber görürüz.

Evdeki Stripe’lar ve Dışarıdaki Gizmo’lar: Gizli Narsizmin Anatomisi

Geçenlerde internette şöyle bir nostalji sayfalarında geziniyim derken karşıma Gremlins çıktı. Küçükken bu filme bayılırdım; o sevimli, tüylü Gizmo‘ya hayran olmamak elde miydi? Ama son zamanlarda kafayı biraz gizli narsistlere takmış durumdayım, sürekli bu konuyla ilgili araştırmalar okuyor, makaleler karıştırıyorum. Nostalji sayfasına bakarken bir anda o iki kare yan yana geldi ve kafamda tuğlalar üst üste oturmaya başladı: Bu film ve o meşhur dönüşüm, gizli narsistlerin ruh halini resmen birebir anlatıyor!

​Şimdi durun da bir düşünün, dışarıdan baktığınızda o kadar tatlı, zararsız, mağdur ve hassas durur ki bu insanlar… Tıpkı o masum Gizmo gibi. Etrafındaki herkes “Aman ne kadar kibar, kendi halinde, kimseye zararı dokunmaz” diye düşünür. Dış dünyaya karşı o kusursuz, melek maskesini asla düşürmezler. Zaten işin en çıldırtıcı kısmı da bu; dışarıdaki herkes onları hayranlıkla izlerken, siz kalkıp “Bu adamda/kadında bir tuhaflık var” deseniz koca dünyada kimseyi inandıramazsınız.

​Ama mesele şu ki; eve kapıdan girdikleri anda, o kurallar bozulduğunda ya da ufak bir tetikleyiciyle birlikte o sevimli maske bir anda düşüyor. Tıpkı gece yarısından sonra beslenen o sevimli Mogwai’lerin kabuk değiştirip, tıpkı elebaşı Stripe gibi o korkunç, yıkıcı, kinci ve hırçın yaratıklara dönüşmesi gibi, içerideki o gerçek yüz ortaya çıkıveriyor.

​Açık narsist en azından dürüst, her yerde aynı; kibri de öfkesi de gözünün önünde, herkes ne olduğunu ilk andan anlıyor. Ama gizli narsistin o Stripe misali canavarleşen yönü sadece kapalı kapılar ardında, evde, en yakınlarına, aynı çatı altında yaşamak zorunda kalanlara saklanıyor. O yüzden en büyük yıkımı, en derin ruhsal yorgunluğu dışarıdakiler değil, hep evdekiler yaşıyor.

​Vallahi internette gezinirken gördüğüm o nostaljik fotoğraf bana insanın iki yüzlülüğünü bundan daha iyi anlatamazdı dedirtti. Siz de çevrenizde böyle Gizmo gibi görünüyormuş gibi yapıp aslında gece yarısı birer Stripe‘a dönüşenlerle karşılaştınız mı?