İyiliğin Kalbine Yolculuk: Adı İhsan, Kendi Kayıp

İhsanın ne demek olduğunu biliyor musun? Yani bir ismin dışında, evet ihsan bir isim ama aynı zamanda iyilik demek. Gün içinde, hayatımızın akışında, belki de hiç duymadığımız bir kelime ihsan… Biliyorum, ilk duyuşta biraz ağır ve ciddi gelebilir ama aslında tamamen samimiyetle ilgili. İnancımıza göre ihsan, her yaptığını Allah görüyormuşçasına özenle ve güzelce yapmaktır; yani sadece ibadetleri değil, sokaktaki bir kediye yardım ederken bile aynı hassasiyeti taşımaktır.

​Peki, neden etrafımızda bu kadar ihsanı eksik insan görüyoruz? Çünkü bazen şekilsel şeylere çok takılıp işin ruhunu, o samimiyet kısmını unutuyoruz. Oysa gerçek ihsan, bizim çabamızın ötesinde Allah’ın bize verdiği bir lütuftur; O kalbi güzelleştirdiği zaman, ihsan da doğal olarak hayatına yansır.

​İşte tam bu noktada o ironi devreye giriyor. Bazen sadece adımız İhsan oluyor ya da yaptıklarımızı sadece şeklen yapıyoruz. O zaman işte o güzellik kayboluyor, tabelada var olan şey vicdanımızda bulunmuyor. Gerçek ihsanı yaşamak istiyorsan, o ruhu kaybetmemeli, her anını bir ibadetmiş gibi samimiyetle doldurmalısın.

​Kısacası, mesele sadece bir kelime söylemek ya da görev icabı hareket etmek değil. Kendine şu soruyu sorabilirsin: “Benim ihsanım sadece bir etiket mi, yoksa kalbimde yaşayan o samimi duygunun bir yansıması mı?” Gerçek ihsan, o samimiyeti koruduğun sürece hayatında parlamaya devam eder bence..

Kötülüğün Görünmez, Belki De Önemsizleştirilen Şeffaflığı

Kötülük, nadiren bir surete bürünür. Genellikle bir fısıltıdan azıcık daha fazlasıdır. Bir bakıştır, bir ihanettir. Zamanla hiç kimseye fark ettirmeden kök salar.

​Kötülük dediğimiz şey, öyle filmlerdeki gibi devasa bir canavar falan değil aslında. Genelde bir fısıltıdan azıcık daha fazlası; gözden kaçan bir bakış, ufak bir ihanet belki de. Tarihte gördüğümüz o büyük felaketler bile hep bu küçük ödünlerle başlamadı mı zaten? Mesela Hannah Arendt ne güzel söylemiş; kötülüğün sıradanlığı diye bir şey var. İnsanın sorgulamadan, sanki işini yapıyormuş gibi kötülüğü benimsemesi ya da o en sinsi haline gelmesi işte. C. S. Lewis de farklı düşünmüyor hani; kötülüğün en parlak maskesi o pürüzsüz gidişi, cahilce hırslar veya kibirle beslenen o tehlikeli yakıt.

​Bazen de kötülüğü yumuşatıyoruz, “İnsandır, beşer şaşar” diyerek bahanelere sığınıyoruz. Ama gerçek af, samimi bir pişmanlığı gördüğümüz an devreye girer. Pişmanlık o kökleri söküp atabilir, yoksa af sadece sessiz bir kabulleniş olur. İçimizdeki denge də sabit bir yüzde değil; bazen tamamen karanlıkta kaldığımızı hissettiğimiz o anlarda, her eylemimizle dengeyi yeniden kurmaya çalışıyoruz. Sonuçta iyilik de kötülük də bulaşıcı, önemli olan niyet. Samimi bir duruş, doğru inanç, bizi doğru insanlara götüren tek yol.

Kuzeyin Soğuk Konforu: Mutluluk Anketleri Neyi Görmezden Geliyor?

Yine o dönem geldi; dünya mutluluk raporları açıklandı ve tahmin edin bakalım kimler zirvede? Finlandiya, Danimarka, İzlanda… Yani o buz gibi, herkesin kendi kabuğunda robotik bir şekilde yaşadığı, sıcacık bir sohbete hasret ülkeler. Sorsan hepsi çok memnun. Çünkü cepleri dolu, düzenleri tıkırında.

​Ama mutluluk dediğin şey, o soğuk konfordan mı ibaret gerçekten? Afrika’nın bir köşesinde, belki bir kulübede, hayatın tüm dertlerinden uzak sadece anı yaşayan o insan, Finlandiyalıdan daha mı mutsuz? Ya da o sıcak Akdeniz insanı? Bana kalırsa bu memnuniyet araştırmasına mutluluk deyip geçmek büyük haksızlık. Asıl mutluluk, o zorlu şartlar arasında yakalanan o küçücük neşe anlarında saklı. Evet sosyal imkan ve destek belki büyük memnuniyet veriyor, ama gerçek mutluluğun o sıcak insani bağlarla ilgisi olduğunu herkes çok iyi biliyor.

​O yüzden bence bu anketlerin hepsi baştan düzenlenmeli. Gelir durumu ve sosyal destek gibi dış faktörleri bir kenara bırakıp, insanları gerçekten mutlulukla dolduran o küçük şeylere odaklanmalı. Toplumların hobilerine vakit ayırabilme becerisi, aile içindeki huzur ve samimi ilişkiler baz alınarak yapılacak yeni bir araştırma, işte bize o zaman gerçek mutluluk haritasını sunacaktır. Niyetim Türkiye’yi ilk beşe sokmak tabii ki değil, ( keşke girsek) bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum ama listede en azından belki iki Afrika ülkesi, belki bir Akdeniz ülkesini de görmüş oluruz.

Herkes yapay zeka efektleriyle seksenlere döndü, Hollywood yıldızı mısın, rock yıldızı mı belli değil. Ama bizim o yıllarda Türkiye’deki gerçek seksenler modamızdan, o mazlum ama samimi hallerimizden haberi olan var mı acaba? Bugünkü gençlik, bizim o dönemki mütevazı kıyafetlerimize bakıp beğenir miydi, yoksa her şeyde olduğu gibi yine başkalarını, o özenilen Avrupa ve Amerika’yı taklit etmeye mi çalışırdı? Sanal bir illüzyonla geçmişi değil, sadece kendi hayallerini yaşattıklarının farkında bile değiller. Amacın sadece beğeni almak için yaşamadığın bir hayatı sunmak ise, bu sadece bir özgüven eksikliğinin veya onaylanma ihtiyacının basit bir yansıması. Bakalım önümüzdeki zamanlarda yine ne kadar saçma sapan yapay zeka modaları, günlük trendler doğacak, hep beraber görürüz.