
Kötülük, nadiren bir surete bürünür. Genellikle bir fısıltıdan azıcık daha fazlasıdır. Bir bakıştır, bir ihanettir. Zamanla hiç kimseye fark ettirmeden kök salar.
Kötülük dediğimiz şey, öyle filmlerdeki gibi devasa bir canavar falan değil aslında. Genelde bir fısıltıdan azıcık daha fazlası; gözden kaçan bir bakış, ufak bir ihanet belki de. Tarihte gördüğümüz o büyük felaketler bile hep bu küçük ödünlerle başlamadı mı zaten? Mesela Hannah Arendt ne güzel söylemiş; kötülüğün sıradanlığı diye bir şey var. İnsanın sorgulamadan, sanki işini yapıyormuş gibi kötülüğü benimsemesi ya da o en sinsi haline gelmesi işte. C. S. Lewis de farklı düşünmüyor hani; kötülüğün en parlak maskesi o pürüzsüz gidişi, cahilce hırslar veya kibirle beslenen o tehlikeli yakıt.
Bazen de kötülüğü yumuşatıyoruz, “İnsandır, beşer şaşar” diyerek bahanelere sığınıyoruz. Ama gerçek af, samimi bir pişmanlığı gördüğümüz an devreye girer. Pişmanlık o kökleri söküp atabilir, yoksa af sadece sessiz bir kabulleniş olur. İçimizdeki denge də sabit bir yüzde değil; bazen tamamen karanlıkta kaldığımızı hissettiğimiz o anlarda, her eylemimizle dengeyi yeniden kurmaya çalışıyoruz. Sonuçta iyilik de kötülük də bulaşıcı, önemli olan niyet. Samimi bir duruş, doğru inanç, bizi doğru insanlara götüren tek yol.




