“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

​Siyasette yeni bir oluşumun sahneye çıkması, sunduğu vaatler kadar ismi ve görsel kimliğiyle de dikkat çekiyor. Ancak geçtiğimiz günlerde kurulan “Yeni Parti”nin ismi —zamanla eskiyeceği için— beyinlerde bir çelişki yaratacak gibi duruyor. İsim yeni olarak devam edecek ama parti eskidiğinde, bu durumun algısal bir uyumsuzluğa yol açması muhtemel olacak sanki.

​Logo tasarımının bu kadar benzemesi, hem tanıdık bir markanın algısına oynayarak hızlı bir aşinalık ve güven hissi uyandırmak hem de geleneksel semboller yerine modern ve dinamik bir imaj çizme çabasının bir yansıması gibi. Dijital çağın hızına ayak uydurarak, özellikle genç ve internetle iç içe olan seçmenlerin gözüne girme hedefi de bu tercihte rol oynamış olabilir. Bence, sıfırdan bir şey üretmek yerine hazıra konmak, partinin yenilikçi olduğunu göstermek yerine aksine özgürlükten uzak bir algı yaratıyor ve eleştirilerin odağı oluyor.

​Bunun yerine, partinin temel ilkelerini yansıtan bir isim ve güçlü bir metafor bulsalardı, seçmenler için daha köklü ve sıcak bir etki yaratırlardı. Ben olsam asla “yeni” ismini tercih etmezdim.

​E madem yetkililer son kararlarını vermişler, bize de çok bir şey dememek düşer. Yeni bir parti olan ama aslında yeni olmayan, eskinin güncelleme almış hali olan “Yeni Parti”, sevenlerine hayırlı uğurlu olsun tabii, ülkemize de… İnşallah kuruluş hedeflerine uygun riayet eden, güven veren bir parti olur ümidiyle diyelim.

Büyük resme bir bakın şimdi/ Tevfik Sadi

Aslında bizler büyük resme baktığımızda, önce kendimiz sonra da başkaları için sürekli güncellediğimiz beklentilerimizi görürüz. Bizi yoran en büyük sıkıntı, beklentiler ve bunların muhtemel sonuçlarıdır. Hep olumlu olumlamalara teslim olmak ve gerçekleşeceğine körü körüne inanmaya çalışmak, bizi kendi beklentilerimizin altında eziyor. Kaderin hayır ve şer üçgenini göz ardı etmeye çalıştıkça; her türlü doyumsuzluk ve yetersizlik hissiyatı, bizi kendi kendimize mahkûm ediyor. Hayatın temeli, türlü çözümlemelerde vakit kaybetmekte değil; sağlam ve tatminkâr deneyimlemelerde yatar.

Bana göre bilgelik iki türlüdür / Tevfik Sadi

Bilgelik su gibi olmaktır. Suyun yönü her daim aktığı taraftadır; bilgenin tek tarafı ise hak ve hakikattir. Bilgelik iki türlüdür ve her iki türü de evlâdır. İlk bilge tüm birikimini tecrübesinden ve çileli hayatından alır. Şaşırdığı tek şey, hakikati buldum sanan insanların büyüklenerek gezmeleridir. Bu sebeple hakikati anlatacağı insanlar arar, fakat çok az ferasetli insan bulur.

​Diğer bilge ise beynen ve kalben hakikati acı çekmeden bulandır. Allah böyle bilgelere ilmi doğuştan hediye eder. Bu bilge hakikat için insan aramaz; Allah, hakikati arayanların yolunu bu bilgeye düşürür. Onu bulan, akıl almaz bir akıl sahibi olur. Bir insan çok acı çekerek bilge olur ama bu bilgelik en çok kendisinin yükünü hafifletir. Kendisine bilgelik verilen ise mum misali erir durur; acıyı hiç hissetmez ve ışığını bu dünyadan göçene kadar yitirmez. Hatta öldükten sonra da ismini dünyaya duyurur.

Sıkıntı, karışıklık ve beklenti tarifleri..

byzokszr

Hezeyanlı bir duyguydu adı “sıkıntı” idi. Tüm vücudu kaplayan duyguların en bilineniydi. Çoğu zaman nasıl doğduğu bilinmezdi. Onu tarif ederken bıkkınlık ve keyifsizlik kelimeleri en çok kullandıklarımızdı. Boşluktan da hâsıl olurdu. Sinir gerilmesinden de..
Gelişi hissedilirdi. Ama gidişini kimse duymazdı. Canının sıkıntısının geçtiği an’a denk gelen ve “sıkıntım şimdi geçti ” diyen birine hiç şahit olunmadı tarihte. Sıkı can iyi miydi? Çıkmaz mıydı? Ne biçim yorumlara maruz kalırdı. Sıkıntısız insan mı olurdu hayatta? Canı sıkılmaya görsün insanın tüm arayışların ve muhasebelerin içine balıklama atlar..

byzokszr

Kafalar..

Ya Leyladır ya Mecnun. Bulanık bir suyun içinde yolunu bulmaya çalışan küçük bir kefal çabası.. İnsan neyi çözmüş ki hayatı çözsün! İnsan bilir, insan söyler, insan susar. Ama iş hakikate yani gerçeğe gelince dehşete kapılır. Çünkü tüm gerçekler çok miktarda can yakar. Canı yanmayan yaşamaz, hayatta kalır. Hayatta kalmak muhimse yaşamak en mühim olanı. Gayrı git derdine dermanı, içinde ara ademoğlu, ademkızı..

byzokszr

Beklentiler..

Sonunda hep şaşırtan, kızdıran, az da olsa yüz güldüren finaller. İnsan çok isterse olmaz derler eskiler. Peki beklemeden, istemeden, hayal kurmadan ve dahi düşlemeden nasıl yaşar insan? Nasıl bitirir istemeyi canı gönülden isteyerek? Hep bizim istediğimiz olsaydı bizim ahvalimiz ne olurdu? Raylarından kurtulan bir tren.. Hiç bir çapanın tutamadığı bir gemi..

Kafka der ya: az eşya, az insan! Beklentilerini aç bırakan her daim tok gezer derim bende. Sen hiç aç kaldın mı? Açlık zordur. Ama insan açlıktan ölmez tok kalamamaktan ölür.

Yazılamayan yazının hikayesi..

Aslında niyeti göz teması üzerine bir yazı yazmaktı. İnsanların samimiyetten ve güvenden hızla uzaklaştığı bir dönemde, en çok üstünde durulacak bir konuydu bu. Niçin insanlar konuşurken birbirinin gözlerine bakmıyordu? Gözler her zaman bir ifadeyi, bir kanaati destekleyen en büyük etken değil miydi? Konuyla ilgili post ararken Google’da, önüne İyi, Kötü ve Çirkin filminin bir afişi düştü. Afişte, filmdeki üç karakterin final sahnelerindeki düello bölümünden yakın plan göz fotoğrafları vardı. İşte, tam da buydu aradığı!

​Artık her şey hazırdı. Konu harika, kullanacağı post’sa ondan daha harikaydı…

​Word’de yeni bir sayfa açtı. Tam ilk cümleyi doğaçlama yazıyordu ki kavramların kendi içindeki tutarsızlıkları saniyeler içinde beynini kurcalamaya başladı. Saniyede 2.700 kilometre hıza ulaşan düşünceler o anda bir yazıya aktarılabilse, belki de bir kitap yazılabilirdi…

​Filmdeki iyi, kötü ve çirkin gerçekten de başlarına konulan sıfatları hak ediyorlar mıydı? Mesela Clint Eastwood gerçekten iyiliği mi temsil ediyordu? Ya da kötü rolteki Lee Van Cleef hep mi kötüydü? Ya da çirkin karakteri Eli Wallach, çirkinliği dışında iyiliğe ya da kötülüğe karşı sürekli nötr vaziyette miydi?

​Tabii ki hiçbiri isimlerinin önüne aldığı sıfatı tam olarak hak etmiyordu. Dönemin kanunsuzluğunda, güçlü olanın sürekli kazandığı ve merhametsizce yaşadığı bir sistemde kim iyi, kim kötüydü gerçekte? Herkesin kendi çıkarını gözetmek için yaşadığı bir hayatta iyi ya da kötünün ne önemi vardı?

​Filmde aslında olan karakterler kötü, daha kötü ve en kötüydü. Film, kötü ama yakışıklı ve usta silah kullanan bir adamın, daha kötü ama çirkin ve cahil bir adamla iş birliği yaparak en kötüyü yok etmesini anlatıyordu.

​Sonra yeni yetme ve amatör yazarımız, göz teması ile kavram karmaşaları konularının arasında kalıverdi. Bu arada kalış, onu bir zaman sonra yazmaktan vazgeçirdi. Zaten bu durumu daha önce de defalarca yaşamıştı. İnsanın anlatacak çok şeyi olduğunda bu tip gitgit durumları pek muhtemel olurdu. Bu düşüncelerle kapattı Word sayfasını yazarımız. Bu kadar şey düşünüp tek bir cümle yazamadan masadan kalkması da onu çok müteessir etmemişti…

​— Tevfik Sadi

Durduk yere şiir yazdım.

Bi şiir yazasım geliyor bu aralar sormayın. İçten içe, derinden derine. Belki korona belki buhranlı dünya veriyor bana ilhamı,bunca ölüm haberi arasında.

Belki de tüm dünya ile aynı hisleri paylaşan milyarların sinerjisi vurmuştur gönlüme bilemedim.

Ama yazdırdı bir şeyler işte..

Bakın neler yazdırmış içim dışıma.

 

ÇÜNKÜ ARTIK ZAMANI GELİYOR

Çünkü artık zamanı geliyor sıradanlığın,düz cümlelerin ve de kendi derdini yalnız kendine anlatabilmenin.
Gecenin en beyaz noktasına odaklanıyor sönmüş gözleri,bekleyişlerin.
Tavanda beliren ışık, o beyazın değil
Bekleyişlerinden de yorulmuyor artık insan.
Bir pazar öğlesinde, pazartesi olmak istiyor yürekler..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç.

Bilirsin ben günlük tutmayı hiç beceremedim ömrü hayatımda. Bir kaç kere denedim. Ama her defasında ya çok etraflıca yazdım. Ya da çok kısa. Ayrıca günlüğün ikinci kişiler tarafından okunması ihtimali de bana hep geri adım attırdı. Şimdi sen diyeceksin ki, “ya hu kilitli ajandalardan kullansaydın” Doğru söylüyorsun. Tabi ben onu da düşündüm ama ne bileyim, hevesim kaçtı herhalde o zamanda.. 

Neyse.. 

Aslında şimdi aklıma geldi. Ben niye bu günlük olayını sana bir mektup şeklinde tutmuyorum? Hem bu sayede ben şu beceremediğim günlük tutma alışkanlığını kazanırım. Hem de sen bir zamanlar çok ciddi sıkıntılar içinde yaşadığın bu dünyadan haberdar olursun.

Nasıl fikir?

Tabi sen bu önerimden sonra içinden : “Eyvah b*ku yedik. Bu taraftada huzur yok be kardeşim” demişsindir kesin. 🙂 Ama samimi söylüyorum niyetim seni  üzmek değil. Belki merak ediyorsundur dünya ve insanlık ne halde diye..

Anlaştıysak biraz anlatayım sana buraları. Öncelikle memleketim zor süreçlerden geçiyor. Senin zamanında Ortadoğu bu kadar kaos içinde değildi tabi. Şimdiyse Başta Amerika sonra İsrail akabinde Avrupa ve senin  Rusya’da yer kapma savaşında bu coğrafyada. Üstelik İki Ortadoğu ve bir asya ülkesiyle ittifak halinde. Elbette ki Amerika’ya karşı..

Şu anda dünya,kavimler göçünden sonraki en büyük savaş göçlerini yaşıyor. Milyonlarca insan kimyasal silahlar sebebiyle ya öldü ya da göç’e zorlandı. Şu anda benim ülkem 4 milyon Suriyeli mülteciye bakıyor. Üstelik tek başına. Sınırımıza biriken Suriyeli ise 2 milyon tahminen. Herşeyden kötüsü ülkem oradaki savaşı ve zulmü durdurmak adına büyük bir mücadele veriyor. Son 2-3 yılda 100 e yakın askerimizi şehit verdik. Fakat kararlılığımız sürüyor. Sizinkilerle yeni bir mutabakat yaptık bu akşam. Putin diye bir lideriniz var şu anda sizin. Yaklaşık 20 yıldır halkın ondan vazgeçmiyor. Gerçi haberin vardır senin 🙂 Senin memleketin sonuçta. 

Yine dünyanın savaşlar dışında bir sorunu daha var. O da hastalıklar.. Çin’de doğan yeni bir virüs var. Adı Korona. Ya da diğer adıyla Kovid 19. Sadece Çin’de ölen insan sayısı 3 bin’i buldu. Üstelik bir de hemen hemen heryere sıçradı. Avrupa’da nasibini aldı bu virüsten. Çok şükür ki bizim sağlık bakanlığı çok tedbirli bu konuda. O sebepten tek bir vatandaşımızı bile bu hastalıktan kaybetmedik. Hatta bu bölgede hastalığın görülmediği tek ülkeyiz diyebilirim sana. Umarım böyle devam eder. 

Bunun dışında öyle çok büyük sorunu yok dünyanın. Yani senin anlayacağın Dünya’da en büyük sıkıntıyı son yüz senedir yalnızca müslümanlar çekiyor. Senin zamanında birbiriyle sürekli kavgalı olan Avrupa, artık birbirine bulaşmıyor. 

Hah! bir de biz geçen hafta 4 yıldır yine tek başına baktığımız yaklaşık 130 bin sığınmacıya sınır kapılarını açtık. Yani artık ne gidene kal, ne de kalana git demiyoruz. Tabi bu hamlemizle Avrupa’nın huzuru kaçtı sevgili dostum Fyodor. Hele Yunanistan 3.5 atıyor desem yeridir. Bu korkuyla 3-5 mülteciye de kurşun sıkıp öldürmekten geri durmadılar. Biber gazları,ses bombaları, dayak atma gibi tüm insanlık dışı davranışları göstermekten ve insanlık suçu işlemektende korkmuyorlar. Ne de olsa arkalarında ki destek Avrupa! 

Valla sevgili dostum. Bu sana İlk mektubum. Seni çok baymadan mektubuma son vereyim. Oraya intikal etmiş tüm değerli âlimlere, filozoflara ve değerli isimlere de çok selâm..

Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi

Evet arada şiirde yazıyorum ben.
Herkes gibi..
Bazı gerçekleri anlamakta ya da anlatmakta zorlandığımız anlarda yazdığımız,sihirli dil bu şiir dediğimiz şey.
Beklentilerin ve tüm beklentisizliklerin elinde oyuncak olan,insanın masum çocuksu darılgınlıkları gibi.
Fuzuli yere yaşadığımız aldanış,aldatış ve melankoli isteriklikleri ile bir an da ruhumuzu sarıveren.
İlhamını,olduğu gibi oluşunu,olmayandan ve olamayanlardan alan şiir…
Cismaniyetin dipte gezdiği,ruhunsa,tüm zamanların içinde çıplak ayaklarla koşturduğu bir has özgürlük düş’ü.
Okuyun bakayım şimdi.
Sizin kafanızda ki vedaya, dokunacak mı bu şiir?
Veda dediğin sessiz olacak.
Parmakları ucunda evden 
kaçan bir sevdalı kız.
Düşmanına sessizce
yaklaşan bir asker kararlılığında.
Kupkuru kalmalı gözler.
Fazla cümle kurmamalı
dudaklar.
Nedeni, nasılı
önemsizleşmeli tüm zamanların.
İyi dilekler temenniler,yalnız içten dilenmeli.
Nasiplere ve kısmetlere bağlanmalı
tüm yarım kalmışlıklar.
Ve değmemeli başlar,
bedenler, tenler birbirine.
Dedim ya veda dediğin
sessiz olacak.
Parmakları ucunda 
evden kaçan bir sevdalı kız.
Düşmanına sessizce
yaklaşan bir asker kararlılığında…

Vedası cebinde gezer insan..

Vedalar, bazen erken çağrılır, bazen geç..

Vedaların gerekli olduğu haller,sadece mecburiyetlere dayalı değildir. Veda, arada mecburiyetlerin bile haberi olmadan gerçekleşir.

Veda eden aslında kendi hayatının belki koca bir bölümünüde azat eder kendinden. Veda insanı ayırır evet ama bu süre yalnızca doğacak boşluğu yine kendisi doldurana kadardır. Neyle doldurabileceği, nasıl doldurabileceği gibi sorulara takılmaz o an insan.

Veda, bir kader gibi yazılmıştır. Günü, saati hatta saniyesi belirsiz. Gelir, vurur, öldürür ve tekrar diriltir..

İnsan çoğu zaman umduğunu bulduklarına bile, sırf kendi varlığına duyduğu saygı sebebiyle veda edebilir. Veda edenler veda ettiklerini hiç bir zaman unutmazlar fakat bu zaptedilemez hissizleşme hali, geçmişte yaşanan tüm güzel anları hayalleştirir. Verilenler ve alınanlar ( eşyalar ) somut bir meta halinde saklanır fakat bu sadece geçmişe duyulan saygı sonucudur.

Veda ettikleriniz sizin için çok değerlidir fakat bu veda ettiklerinizin, size aynı değerle bakıldığı anlamına da gelmez. İşin içinde bir yerlerde, mutlaka bir gönül kırıklığı vardır. Kimisi böyle bir kırıklığı yaşamadan da çok cılız ama çok sarsıcı bir vedayı gerektirecek bir incinme ile ayrılma ya da bir kopma duygusu yaşayabilir. Değer ve kıymetin ölçüsünün beklentilerin altında kalması, insanı yalnızlık denilen girdabın içinde amansız bir hayatta kalma mücadelesine iter. Yani insan tüm yaşanmışlıklarında kıymet dediğimiz sahiplenmeyi, belki çok gizliden büyütülmüş gizli bir karşılıklı doyum kurgusuna dönüştürür. Verilenlerin karşılığında alınanlar çok cüzi bir düzeyde kalırsa insan kendi kıymetini ve egosunu hatırlar.

Aşık Veysel’in dediğine benzer bir durumdur bu: “Güzelliğin 10 par etmez bende ki bu aşk olmasa.” Evet insan verdikçe büyür ama bu büyüme insanın zamanla kendinden geçmesiyle sonuçlanabilir.. Olmak üzereymiş, oluyormuş, yolunda gidiyormuş gibi olan süreçler aslında insanın gayet farkında olduğu ama komple korkunç bir kaybetme korkusunun etkisiyle, hasır altı edilen geçiştirmeler gibidir.

Kafka da bu durumu : “Olmamasına razıyım: oluyormuş gibi olmasın yeter” diyerek tanımlar. Oluyormuş gibi olan her yaşanmışlık, insanın ömrü boyunca karşılaşacağı bir danışıklı dövüş misali oynanır durur..

Veda vaktini tayin edişiniz ve akabinde eyleme geçtiğiniz an, belki yalnız kendi yolunuzu, belki de veda ettiğiniz insanın yolunu seyrini değiştirecek an’dır.

Veda ederken yolunu kaybedenlerden olmama dileğini her daim cebinde gezdirmeli insan..

– Tevfik Sadi