Sosyal esaretimizi seveyim!

Sevgili Nikolayaviç,

​Bu sefer, yine çok uzattığım bir aradan sonra sana yazacak hissiyatı ve zamanı buldum. Umarım keyfin yerindedir.

​Sana bahsetmek istediğim mevzu şu: Sosyal medya denilen sanal mahpusluğumuz…

​Yaşadığımız şu yüzyılda kendimizi bile isteye esir etmeyi becerebildiğimiz en harikulade şeyi icat ettik! Hepimizin bir sosyal medyası var artık. Ama buradaki “hepimiz” kelimesinin içinde zerre kadar kendi bireyselliğimiz yok. Sadece biz öyle düşünüyoruz. Sosyal medyada takip ettiğiniz her şeyi herkesle eş zamanlı yaşamak! Allah’ım, bu nasıl büyük bir benlik kaybıdır?! Beğenilerimiz içinde tamamen bize ait olan, bizi yansıtan, özel kılan hiçbir şey yok. Bize sunulan ya da empoze edilen günlük fikir, düşünce ve taraf ya da bitaraf olma rolümüzü oynuyoruz. Aslında hiç fark etmediğimiz bir hapis içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Feci halde boş yere tükettiğimiz bir hayatımız var. Çalışma hayatımızın zorluğu ve geçim derdinden bunalan beynimizi ve ruhumuzu rahatlatmak için bir kaçış olarak gördüğümüz sosyal medya, artık bizim asıl hayatımız oldu! Tüm haberler, bilgi akışları, türlü eğlence alışkanlıkları, saatlik değişen yapay gündemlerden oluşan sanal bir yaşam tarzı…

​İşte tam bu noktada, benim özellikle arkadaş ortamında sıklıkla dile getirdiğim bir iddiam var. O iddiam da şu: Tüm dünyada sosyal medyanın sadece bir aylığına kapatılması. Şöyle düşünün; tüm dünya devletleri bir araya gelmiş ve demiş olsunlar ki: “Sosyal medyanın dünya toplumları üzerindeki gücünü araştırmak amacıyla bir aylık bir engelleme yapacağız. Bu sebeple başta Facebook olmak üzere Instagram ve eski adıyla Twitter’a ara veriyoruz.”

​Haydi bakalım, bir aylık sosyal medya yokluğu bize neler yaşatacak görelim! Kazanacaklarımızı ya da varsa neleri kaybedebileceğimizi bir görelim. Nasıl, müthiş olur değil mi? Bir sabah telefonu elinize aldınız. Ne beğenecek bir video ne de bir fotoğraf ne de yapay bir gündem var elinizdeki cihazda 🙂 Ne yapacaksınız şimdi? Ben şöyle diyeyim size: İnanın, hayatınızın bomboş olduğunu düşüneceksiniz o an. Sizi oyalayacak hiçbir şey yok. Evet, böyle bir şeyin olması çok zor, biliyorum. Ancak bence bir gün gelecek, insanlık buna benzer izole hayatın adımlarını atarak bir oluşum başlatacak. Ve yine zamanla çok büyük kitleler bu sosyal medya hapishanesinden kaçmanın yollarını bulacak. İşte bu yolları bulanlar, kendilerine ait zevkler ve zamanlar yaratacaklar ve çok özel olacaklar. Beğenmek ya da beğenilmek zorunda hissetmedikleri bir hayatı yaşayacaklar.

Akıl sağlımı ilerleyen yaşımla denkleştirme çabamı biliyor musun?

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Son bir iki haftadır doğru ve yanlış dediğimiz iki zıt görünen kavramın, aslında birbirlerinin içine feci şekilde karışmış olması üzerine kafa patlatıyorum.

​Doğrulaştırılmış yanlışların ve yanlışlaştırılan doğruların insanlardaki suretlerini gördükçe ürküyor, bu gidişata ayak uyduran milyonların içine düştüğü bunalımı gözlemledikçe de üzülüyorum. Fütursuzca, akıl süzgecinden geçirilmeden sahiplenilen kabul edişlerin; insanlığın giderek bencil, sığ ve sonuçlarını hiç düşünmediği bir basitsizlikle uluorta serilmesini şaşkınlıkla izliyorum. Gerçeğin dokunduğu kimselerin bu sonuçları reddedişlerini gördükçe, içimde büyüyen çaresizliği ve bir şey yapamamanın acısını yaşıyorum.

​”Benim çıkarlarım tüm çıkarların üstündedir” mottosuyla herkesin sürekli bir savunma halinde bulunması, birilerinin her an başkalarının malına ve emeğine göz koyacağı paronoyasıyla takınılan o aptalca tetikte olma halini gördükçe; yaşanılan bu trajikomik sürecin bir yerlerine istemeden eklemlenmiş olmaktan nefret ediyorum.

​İşte bu yüzden çok ciddi ve derinden gelen bir uzaklaşma hissiyle dolup taşıyorum. Fakat bu kaçış hissiyatımı doyurabileceğim ne bir mekan ne de ruhsal bir terapi alanı bulabiliyorum. Herkesin kendisi dışındaki herkesi ve hiçbir şeyi beğenmemesi, buna karşın kendine zerre kadar hata payı vermemesi gerçekten çok sinir bozucu. Hele ki ilerleyen yaşımın etkisiyle her olayda “büyük resmi” görüp başkalarına “Hey, bakın işte büyük resim bu!” dememe rağmen ciddiye alınmayışıma ciddi anlamda bozuluyorum. Yaşın ve tecrübenin ahlak ve etikle harmanlandığı bu dönemde, insanların aklına, fikrine ve şuuruna hiçbir etki edememenin çaresizliğini yaşıyorum.

​Tam da bu yüzden alacağım her yeni yaş beni endişeye sürüklüyor. Çünkü toplumun sosyolojisini ve bireye sirayet edecek psikolojik travmaları, onlar daha yaşarken fark etmelerini sağlayamayacak olmaktan ve buna şahitlik etmekten hiç memnun olmayacağımı biliyorum. Menfi çıkarların, konfor beklentisinin, para ve sahip olma duygusunun zirveye çıkacağı zamanları gördükçe içine düşeceğim psikolojik girdaplara karşı bir direnç geliştirmem gerektiğine olan inancım sapasağlam duruyor; lakin yalnızca Rabbimden yardım diliyorum. Farkındalığımın farkında olma becerimin körelmesini talep ediyorum Yüce Allah’tan; yoksa ömrümün sonuna varana kadar akıl sağlığımı ayakta tutma şansım imkan dahilinde değil!

​Dostum Lev Nikolayeviç, diyeceklerim bu kadardır. Huzurla dinlenesin yerinde…

Burnum pek bir işe yaramıyor son bir haftadır

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Yine uzunca bir zaman sonra sana yazmayı başardım ve yine yazacak bir sürü şey birikti. O birikenlerin en mühimi, bir haftadır Kovid virüsüyle evde oturuyor oluşum. Evet dostum; hastalık “pandemi” adını aldığı günden tam iki yıl sonra beni de yakaladı. Çok şükür ki hafif atlatıyorum. Bunun sebebi aşılar olsa gerek; belki bir ihtimal, hayatımda tatmadığım onlarca vitamini bir haftadır içişim de bunu sağlamış olabilir.

​Bu Kovid gerçekten ilginç bir virüs. Bana vurduğu en büyük darbe koku kaybı oldu. Çok komik bir hâl bu; hiçbir şeyin kokusunu alamadan yemek yemekten bahsediyorum. Meğer ne büyük nimetmiş bu koku… İnan, yediğim sebze meyveyi görerek yemesem tadını da çıkaramam. 🙂 Yine mesela az önce bir sigara yakayım dedim, zerre koku almadım. Hatta sigarayı içtiğime bile emin değilim. 🙂 Bence DSÖ bu virüsü alıp milyarlarca tiryakiye sigarayı bıraktıracak bir formül yapmalı. İnsanlığın sigaradan kurtuluşu ancak bu Kovid virüsü sayesinde olur!

​Bunun dışında kendimi sıfırlama detoksum devam ediyor. Öyle ki bildiğim, deneyimlediğim tüm doğruları ve etikleri sıfırdan sorguluyor ve yapılandırıyorum. Son üç aydır bu hâlet-i rûhiye içinde kendimce menzile varmaya çalışıyorum. Allah yardımcım olsun inşallah.

​Sevgili dostum, benden bu kadar. Bir sonraki mektupta umarım güzel haberler veririm sana. Huzurla, sağlıcakla yat sevgili Nikolayeviç…

Doğan hocamızı güzel karşılayın sevgili dostum

 

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Sevgili dostum, umarım yattığın yerde keyfin yerindedir. Sizin âlemde durumlar nasıl bilmiyorum ama bu dünyada zaman, normalden daha hızlı akmaya başladı sanki. Bir telaşla tüketip duruyoruz vademizi…

​Sizin âleme çok değerli insanlar uğurlamaya da devam ediyoruz.

​Evvelki gün çok değerli psikolog Doğan Cüceloğlu’nu kaybettik. Sen elbette ki tanımıyorsun onu ama seni temin ederim ki, en az senin kadar sevgiye ve insanlığın gelişimine katkı sağlayan bir insandı. Cüceloğlu gibi bir bilgenin bizim milletimizden, bizim içimizden çıkması ayrı bir gururdu. Türkiye’de psikoloji biliminin tanınmasında hem sempatikliğiyle hem de çok temiz bir insancıllıkla en büyük katkıyı sağlayan bir akademisyendi o.

​Her ne kadar uzun sayılacak bir ömür yaşamış olsa da yine de her ölüm erkendir. Ki Doğan Cüceloğlu, bu yaşına ve yorgunluğuna rağmen sosyal medyadan topluma mesajlarını her gün düzenli olarak vermeye devam ediyordu.

​Doğan Hoca son dönemde özellikle çocuklar ile ilgili harika eğitimler veriyordu. Sevginin dili, merhamet, anlama ve anlaşılma üzerineydi ağırlıklı mesajları. Belki bu çocuklara bu kadar önem vermesinin ardında, kendi çocukluğunun etkisi vardı. Vefatının ardından hayatının kesitlerinden oluşan röportajları da bunu işaret ediyordu. 11 çocuklu bir ailenin en ufak ferdi olması, o zorluklarla ve yokluklarla geçen ömrünün izlerini hayatı boyunca silinmemiş bir şekilde taşıması… Röportajlarında bu izleri ya yutkunarak ya da gözyaşlarıyla anlatıyordu. Herkesin hayatında illaki çok zor ve buhranlı dönemler olmuştur; ama bu dönemler sizi daha ufacık bir çocukken yakalamışsa, bunun üstesinden kolayca gelmeniz hiç mümkün değildir.

​Aile kavramı, böylesine kalabalık bir ailede en derin şekilde öğrenilir. Dayanışma, acı, birlik ve yokluk; herkeste aynı duyguları yaşatır.

​İşte beni de en etkileyen röportajlarından biri, Yeni Şafak’ta hazırlanan videosuydu. O videonun bir bölümünde Doğan Hoca’nın annesinin ölümü üzerine hissettiklerini anlatışı, içimi yaktı desem yeridir.

​Annesinin öldüğü günü, sanki o günün sıcaklığıyla anlatıyordu Cüceloğlu. Annesinin ölümünü kelime olarak anladığını fakat idrak edişinin bir hafta sonra olduğunu anlatırken o an içinde şu kurulmuş kalbinde: “Annen yok, kimsen yok. Yalnızsın ve kimse artık sana yakın olmayacak. Tek başınasın.”

​Öksüz ya da yetim bir çocuk olarak büyümek, hayatın tüm çetin zorluklarıyla kendi başına mücadele etmek nedir; ancak yaşayan bilir elbet. Biz ancak duyumsamaya çalışabiliriz.

​Belki de annesinin Cüceloğlu çocukken vefat etmesi, onu “Doğan Hoca” yaptı. O eksik büyüme, yalnızlık ve mücadele, mesleğini psikolog olarak seçmesine neden olacaktı.

​Ben Doğan Hoca’yla, çalıştığım bir kurumsal şirketin düzenlediği eğitim seminerine davet etmesiyle tanışma fırsatı bulmuştum. O kadar naif ve kibar bir insandı ki… Sakin ve yumuşak üslubu, onu tam bir saat boyunca hiç sıkılmadan ve keyifle dinlememi sağlamıştı. Hatta o gün aynı fotoğraf karesinin içine girmeyi de başarmıştım.

​Fakat bence Doğan Hoca, ülkemde görmesi gereken değerin çok altında bir ilgi gördü. Onu tanıyanlar ve sevenler elbette ki hiç de az değil; ancak Doğan Hoca Avrupa’da bir psikolog olsaydı, bizdekinin en az on katı bir saygı görürdü. Sonuçta bir ülkede hem kariyeri hem de yaşam tarzıyla çok düzgün bir psikolog her zaman yetişmiyor.

​Umarım bundan sonra en az Doğan Hoca kadar değerli psikologlar yetiştiren bir ülke oluruz. Tabii bu dileğim sosyologlarımız için de geçerli.

​Ve işte artık Doğan Hoca da sizin yurdunuza yerleşti. Gördüğünde mutlaka selamımızı ilet sevgili dostum Lev Nikolayeviç.

​Bir sonraki mektupta görüşmek üzere. Umarım keyfin iyidir sevgili dostum. Hoşça kal.

Artık pek haber izlemiyorum sevgili dostum.

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç.

Uzun zamandır TV de haber izlemiyorum biliyor musun? Habercilik uzun zamandır ayağa düşmüştü. Fakat pandeminin etkisiyle mi artık bilemiyorum yere battı!

Ciddi önem arz eden haberlere bile inancımız ve ilgimizin azaldığı halde neden absurd haberlere ihtiyaç duyar haber kanalları!

Bak şimdi bu akşam denk geldiğim habere.. Sakarya’da yasaklı saatlerde, bilmem ne Mahallesi’nde,sokakta 20 yaş altı gurubundaki gençler aralarında top oynarken görüntülenmiş. Sonra polis ekipleri gelince çocuklar sokak aralarına kaçışmış!

Ya hu bunun neresi haber değeri taşıyor dostum? Senin zamanında yapılan habercilik nasıldı acaba? O zamanlar böyle haber niteliği taşımayan bir yazılı medya var mıydı ki?

Hiç sanmıyorum..

Al sana başka bir haber. İngiltere’nin uçuşan saçlara sahip başkanına ” saçlarınız hep dağınık toplaıyor musunuz diye sormuşlar. O da, saçlarımı düzenli tutmak için elimden geleni yapıyorum demiş 🙂 İşte bu haber NTV de paylaşıldı. Güzel haber, kötü haber, mühim haber, magazin haber hepsi birbirine girdi artık!

Neyse..

Bu arada sevgili dostum, 42 yaşında bir sokak kedisi sahiplendim. Dolayısıyla popüler cins kedilerden değil. Sanırım bir tekirle Ankara kedisi birlikteliğinin ürünü bir mix. Adını benim kız koydu. Kızım bu minnak erkek kediye Pamuk ismini koysa da, benim için Façalı. Çünkü iki gözünün arasına ciddi bir tırmık yemiş. Nasıl oldu bilmiyorum ama çok karizma duruyor bu iz yüzünde. Kedi beslemek güzel bir duygu be dostum. Mırıl mırıl gezinen ve sürekli oyun derdinde olan bir canlının bana bu kadar huzur vereceğini hiç tahmin etmezdim.

Bakalim bu hafta da Tesla gelirse ekip tamam. Gerçi senin Tesla’dan haberin yok değil mi? Tesla da ufak bir Fino. Bir açık ceza evinin bahçesinde dolanan minnak bir kız. Bir aksilik olmazsa o da bundan sonraki hayatını işyerinin bahçesinde sürdürecek.

Dostum bana müsade. Çok ciddi uyku bastırdı. Yarı ölüme geçiş vaktim geldi. Görüşmek üzere dostum Lev Nikolayeviç.

Sağlıcakla kal..

 

Bu bir şuursuzluk katliamı dostum!

Sevgili Lev Nikolayeviç

Korona günlükleri en yoğun kayıpları verdiğimiz zamanları tarihe işlemeye devam ediyor. Ölmekten korkmayan ya da başka birilerinin ölümüne neden olmaktan korkmayan binlerce şuursuz yüzünden yine kısıtlamaların tavan yaptığı bir döneme girdik bu gece..

Bir maskeyi takmayı beceremeyenlerin yüzünden her gün 200 e yakın insanımızı kaybediyoruz göz göre göre..

Bunun adı ahmaklık!

Bunun adı gerizekalılık!

İnsanın en önemli şeylerinin başında sağlık ardından özgürlüğü gelir. Fakat bu Kovid 19 denilen virüs, bu iki kıymetlimizi uzun bir süre daha rehin alacak gibi görünüyor. Sağlık bakanı Koca’nın dilinde tüy bitti maske ve mesafe demekten. Sonuç yine aynı.. İhmal ve dikkatsizlik!

Her insan bir gün biryerlerde ölecek elbet. Ama bu ölümün başka birilerinin sorumsuzluğu yüzünden olması ne büyük bir cinayettir. Aptal insanlar yüzünden nice akıllı ve iyi insan ölüyor! Bu dünyadaki en şuursuzca işlenen cinayettir dostum.

Allah hepimizin yardımcısı olsun.

 

 

Sevgili dostum 110 yıl olmuş sen gideli..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​110 yıl önce bugün ayrıldın aramızdan. Ve sen ölmeden önce o tren istasyonunda bir görevli tarafından tanındığın için akıbetinden haberdar olduk. Kimseye sezdirmeden ölüp gidecekken o görevli sayesinde Tolstoy olarak öldün.

​O tren istasyonunda çekilen fotoğrafında ne kadar zor şartlarda olduğun, hiç hoşlanmadığın şu dünyada yaşadığın zorluklar gibi ortadaydı. Tavsiyelerin ve eserlerinle milyonlarca insana öğretmen oldun: İnsan Ne ile Yaşar?, İtiraflarım, Kazaklar, Diriliş, Anna Karenina

Sevgili dostum, sen tüm edebiyatseverler için bir gökkuşağısın.

​İnsan ruhunun en karanlık dehlizlerini de en aydınlık zirvelerini de öyle bir kaleme aldın ki, seni okuyan herkes kendi içindeki ikiyüzlülükle yüzleşti. Malı mülkü elinin tersiyle itip hakikati arama çaban, bugün bile konfor alanına tıkılıp kalmış modern insana atılmış en büyük tokat aslında.

​Umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…

​-Tevfik Sadi

Cadılar bayramı Seferihisar’a uğramaz bu sene..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bilmiyorum haberi geldi mi sanada? Çok ciddi bir felaket yaşadık İzmir’de. 100’e yakın canımız gitti. Sebep hep aynı. Çürük ve zayıf binalar! Eminim sende bir çok deprem görmüşsündür dünyada yaşarken. Deprem,daha doğrusu yıkılmış bir binanın altında ölmek ayrı bir korku bizim millet için. Her coğrafyanın insanları ayrı bir felaketten korkarlar. Afrika’da en büyük korku, ebola ve açlıktan ölmektir. Doğu Asya ülkeleri sel ve tsunamiden korkarlar. Amerikalılar fırtına ve kasırgalarda can vermekten korkarlar.

Halbuki ölümün kolayı mi olur? Her ölüm ızdıraplıdır. Mukayeseyi biz kendi kafamızda kurar, en kolayı ölümü isteriz. Az acı çekerek ve çabuk ölüm hepimizin beynine yer etmiştir. Oysa ölümde Allah tarafından gelir. Hayırlı bir ölüm istemek en güzeliyken, kendi kafamızda kurduğumuz ölümü isteyip dururuz. Allah ölümü bile çeşitli şekillerde ve müjdelerle vermiştir hâlbuki. İnancı ve vatanı sebebiyle vefat edenlere şehitlik makamı verir. Deprem, yangın gibi felaketlerde ölenleri de şehit sayar.

Asıl düşünmemiz gereken ölümden sonraki hesap olması gerekirken. Bizler ölümün şekline takılırız. Ölümü bir ceza olarak algilamak ancak mukadderat ve kadere inanmayanların kabul ettiği bir şey.

Elbette insan üzülür ölümle. Yaradılışında vardır sevgi ve acıma. Ateş düştüğü yeri yakar en çok. Kaybetmeyen ancak bir nebze üzülür. İnsan ne ile yaşar? sorusunu bize sorduğunda çoğumuz bilememişizdir. Cevap çok kolaydır. Cevap, sevgidir elbette. Ama neyi ne kadar sevdiğimiz ayırır bizi birbirimizden. En mühim sevgi insan sevgisiyken bizler türlü metaya ve eşyaya sevdalanırız. Birbirimizi sevmekten uzaklaştıran bu zehirli sevgiler bizi, zamanla birer rakip ya da düşmana döndürür. Zamanla acımasız makinelere dönüşürüz. Birbirimizin acılarını görmeyiz ya da görmezden geliriz.

Bu gün magazinsel bir habere denk geldim. Başka bir ünlü sebebiyle bir ün’e ve servete kavuşmuş bir kadının. İzmir depreminin tüm memleketi üzdüğü bu günlerde, yurt dışında Cadılar bayramı denilen abuk sabuk bir bayrama katılışını eleştiriyordu magazinciler. Medyanın fitili ateşlenmesi ile de, halkın sert tepkisiyle karşılaşmış bu suni ünlümüz. Tabi artan baskılar yüzünden sosyal medya sayfasından bir açıklama paylaşmış.

Demiş ki özetle : Beni yargılamayın. İnsanların özel yaşamlarına karışmayın. Ben ekonomik olarak destek sağlıyorum. Ama söylemiyorum

Yani ünlümüz diyor ki sevgili dostum. “Benim acıya ortak oluşumu paramla sağlıyorum. Ama özel hayatımda keyfime göre yaşamaktan, eğlenmekten de geri kalmıyorum. Üç gün dişimi sıkamıyorum. Cadılar bayramı yılda bir kutlanıyor sonuçta. Kaçıramazdım. O sözde korkunç kostümleri giyip, dudağının yanından kan sızan vampir kıyafeti giymiş eğlenen arkadaşlarımı yalnız bırakamadım”

Yani bu değişik insan. Yara sarmayı ancak para göndermek olarak anlamış. Fakat yanlış anlamış. Bence durumu darda olup, göndereceği hiç bir şey olmayan binlerce fakir fukara duaları, bu ünlünün gönderdiği yardımı ikiye katlar ( Tabi Allah bilir ama benim fikrim bu. Soyut bir mevzu isteyen tartışsın )

Tabi bu dediklerim sadece bu suni ünlü için geçerli değil. Para ya da iki battaniye gönderip zerre üzülmeyen göstericilere de gelsin bu göndermelerim. Oradaki depremzedelere can-ı gönülden üzülüp, bir 10 liralık mesaj atan. Ya da evinden bir battaniye gonderirken batraniye’nin bir köşesine iliştirdiği kağıda, ” dualarımız sizinle. Çok geçmiş olsun” yazan insanlara selam olsun buradan.

Görüyorsun işte dostum. Mesele hep insan olmakta. Herşeyiyle insan olmakta. Allah bize birlik beraberliğimizi devam ettirmeyi, başkasının açısı ile hemhâl olmayı, merhamet ve acıma duygumuzu katlayarak büyütmeyi nasip etsin dostum.

Haydi sağlıcakla kal sevgili dostum

 

-Tevfik Sadi

 

 

Hayatı sorgulatacak nasihatler.. / Lev Nikolayeviç Tolstoy

Bir tren garında ölen Rus edebiyatının dev ismi Tolstoy’un son fotoğrafı ve Hayatı Sorgulatacak Ders Niteliğinde 17 Sözü:

1. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.
2. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.
3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.
4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.
5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.
6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.
7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.
8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.
9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.
10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.
11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.
12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.
13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.
14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.
15. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.
16. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.
17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

Yeni normalleşme diye bir şey yaşıyoruz..

Sevgili Lev Nikolayeviç…

En son mektubumdan sonra yine epey bir zaman geçti. Öncelikle sevindirici bir haberle başlayayım. Kovid denilen virüs, etkisini artık epeyce bir kaybetti. Tabi bunda virüs için geliştirilen ilaçların tedaviye olan katkısı da bir hayli fazla. Tüm dünya devletleri ve halkları artık yeni bir normalleşme içinde. Alınan sıkı tedbirlerse giderek gevşetiliyor. Tabi senin memleket virüsü tam olarak kontrol edemediğinden bir çok Avrupa devletinin gerisinde..

Haber kanallarının dediğine göre, aşı da tüm zamanlardan daha hızlı bir şekilde yıl bitmeden onaylanacak.Fakat bu süreçte ihtiyatlı davranmayı elden bırakmıyoruz. Maske ise bizim en güvendiğimiz eşyamız hatta aksesuarımız oldu.

Bizde ise biliyorsundur Ramazan ayı çok sönük bir şekilde yaşanıyor. Nerde o eski ramazanlar klişe cümlemizi artık hakkını vere vere kullanıyoruz öyle ya, Ne kalabalık iftar sofraları, ne teravihler bu Ramazan yok. Ramazan’ın ortasına geldigimiz bu günde, artık hepimiz bari bayramı biraz olsun keyifli geçireceğimiz umuyoruz. Baş belamız olan büyük AVM ler bile artık açılma sürecinde. Ama kovid sayesinde AVM siz bir yaşamın var olabileceğini test etmiş olduk çok şükür. Umarım bu eski AVM hapisliğimiz yeniden canlanmaz. Çevrenin ve doğanın az da olsa nefes aldığı sürecinde sonuna geliyoruz. Hava kirliliği, eksoz dumanları, deniz kirliliği gibi ve de Trafik çilelerininse tam arefesindeyiz.

Bana gelince.. Çok şükür ki iyiyim. Şu karantina günlerinin bana kattığı bir iki güzel şeyde oldu. Öncelikle mutfakta ne kadar iyi bir aşçı olduğumu anladım. İkincisi ise her zaman şikayet edip durduğum kitap okuyama sürecini yendim. Aynı an da okumaya çalıştığım 3 kitabım sürekli elimde. Kısmetse bayrama kadar bitirmiş olacağım. Bir aksilik olmazsa tabi. Bunun dışında çok uzun zaman önce içimde sönmüş olan yabancı dil öğrenme isteği yine kabardı çok şükür. Bu heves nasıl birden alevlendi diye sorarsan, bende bilmiyorum. Fakat iyi ki geldi diyorum. İngilizcesi gayet iyi olan bir arkadaşın tavsiyeleri de, sanki hızlı yol aldıracak gibi duruyor. Ama tabiki zamana ihtiyaç var. Bu süre en az bir yıl.. Bakalım bu heves aynı bundan öncekiler gibi 2 haftada sona mı erecek, yoksa süreç sonunda belli bir noktaya mı getirecek, hep beraber göreceğiz..

Bende haberler şimdilik bu kadar sevgili dostum. Sanada Allah rahatlık versin. Görüşmek üzere inşallah..

 

Sağlıklı bir yaşam için 8 tavsiyede bulunmuş üstad Tolstoy..

Günümüzde bilimin ve tıbbın muazzam hız kazanmasıyla artık hepimiz sağlıklı bir yaşam için gerekli olan bir çok tavsiyeye uymaya çalışıyoruz. En azından elimizden geldiği kadar. Uykunun, dengeli beslenmenin ve hareketin önemini kavramayanımız kalmamıştır heralde. Fakat iş uygulamaya geldiğinde toplum olarak sınıfta kaldığımızda inkar edilemez bir gerçek..

Her gün TV de türlü uzmanlıklar sahip doktor ve diyetisyenletin tavsiyelerine şahit oluyoruz. Ortalama olarak hepside aynı yerden beslendiği için ( bilim ve tıp ) yine ortak yönlendirmelerde birleşiyorlar. Akdeniz diyeti bu tavsiyelerden biri. Asıl mutluluğun bağırsaklarda başladığını iddia eden gurupta, son dönemde epey dikkat çekiyor. Çeşitli mineral ve proteinlerin en çok doğal ve organik urunlerde bulunduğunu anlatan uzmanlarsa en çok takdir edilenleri oluyor.

Stres yapmamak, balık yemek, zeytinyağı tüketmek, çeşitli baharatları sofradan uzak tutmayip, yağ ,şeker ve tuzdan mümkün olduğunca uzak durmaksa en çok uyduğumuz kurallar.

Fakat ben bu konuda bilime güvendiğim kadar eskilere de çok güveniyorum. Eskiler derken kastım atalar ve dedeler.. Onların yaşadığı dönem elbetteki bugünle kıyaslanmayacak kadar güzel zamanlardı. Herşey doğal, sanayi yok, katkı maddeli ve boyalı paket ürün yok, hava tertemiz. Yani insanoğlunun dünyanın içine etmediği dönemler..

Ama yinede onların sözleri bugünde çok kıymetli. Bu konuda tavsiyelerine çok saygı duyduğum bir isim var benim için. O da Lev Nikolayeviç Tolstoy.. Evet o bir edebiyatçı ve düşünür. Ama aynı zamanda bana göre sağlıklı yaşam gurusu. Şu dünyada hem kafa gemde beden sağlığı için çok kısa ama çok etkili 4-5 tavsiyesi var.

Nedir onlar diye sorarsanız sayayım size hemen..

Tolstoy diyor ki:

Sabah mutlaka erken kalk. Yani 5 gibi.. Güne erken başlarsan gün daha uzun ve verimli geçer. Tabi 5 te kalkabilmen için gece 10 da yatman gerekir. Evet burası size saçma gelebilir size. “Saat 10 da kim yatar ki? Çocuk muyuz biz?”d de çıkar içinizde. Ama hayata belirli bir disiplenle bakabilmekle ilgili bir duruş bu.

Ama sonra diyor ki Tolstoy. Gündüzleri 1-2 saat uyuyabilirsin. Bu uyku seni dinlendirir. Mümkünse öğle saati. Tabi bu öneriyi uygulamak zor. Günümüz çalışma hayatında hangi patron buna izin verir? Muhtemelen yapabilecek olanlar için söylemiş üstad..

Yine çok yeme diyor Tolstoy. Çünkü çok yemek bedeni yorar. Bu zaten bildiğimiz bir şey diyorsunuz. Doğru.. Ama ne kadar uyduğunuzu bir düşünün. Son dönemde yapılan araştırmalar aç kalmanın insanın vücudunun yenilenmesine katkı sağladığını ortaya koyuyor. İşte oruç bu sebeple çok mühim bir yer tutar İslam dininde de..

Başka ne diyor Üstad..

Şekerden komple uzak durun diyor meselâ. Zaten yediğiniz bir çok sebze ve meyvede şeker var diyor.

Beslenme dışında bir öğüdü var ki, çok enteresan.. diyor ki Tolstoy: Bir an da yalnız bir işe odaklanın. Yani dikkat edeceğiniz an,o an üzerinde çalıştığınız işin dışında bir konuda çalışırsa, yaptığınız iş yarım olur diyor. Önemli kesinlikle..

Yine çok önemli bir tavsiye.. Mantığına uymayan hiç bir halk görüşünü ciddiye alma. Yani şunu tavsiye ediyor. Konuyu kendin araştır, belli sonuçlara ulaş, ve bu sonuçlara göre bir anlayış geliştir. Böyle yapmak seni sürü psikolojisininde dışında tutar.

Ve son tavsiyesi şu: Her gün mutlaka 1 saat yürü ya da bedensel bir iş yap. Detaya girersek.. Tolstoy hareketin önemine vurgu yapıyor. İnsanı en çok körelten şeylerden biri de miskinlik ve tembelliktir. Vücut hareket edince metabolizma daha sağlıklı çalışacaktır.

İşte tavsiyeler bunlar.. Valla bana çok kisa,öz ve uygulanabilir geliyor bunlar ( tabi gün içi uykusu dışında ) Hatta ben o kadar tuttum ki bu tavsiyeleri, cerceveletip mutfağa bir yere aşmayı bile düşünüyorum 🙂 Buzdolabının üstü de uygun bu iş için..

Demek ki neymiş.. Tolstoy’u hem kafa hem de beden sağlığı için örnek alabiliriz.. Naçizane tavsiyem Tolstoy’u okuyun ve çevrenize okutturun..

 

 

Dostum, sanırım yakında kazanacağız..

Sevgili Lev Nikolayeviç

Umarım keyfin iyidir. Biz hayattakiler yani yaklaşık 3 milyar insan, tüm zamanların en hızlı yayılan salgını olan Koronayla mücadele etmeye devam ediyoruz. Tabi güzel gelişmeler de var. Seninde haberim oluyordur. Bilim insanları ilaç ve aşı için harıl harıl uğraşmaya devam ediyor. Bu uğraşılar sonucunda ümmin plazma tedavisi,bir çok yönteme göre daha başarılı çıktı. Yani bu tedavi bizler için tam manasıyla bir umut ışığı.. Çok şükür bizimkiler de önemli sonuçlar almaya başladılar.

Dünyada bir çok devlet salgının önüne geçmek için mücadele ederken, salgının ekonomik sonuçlarını kimse şuan kestiremiyor. “Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iddiasına,toplumların %80 i katılıyor artık. Fakat yeni dünya sistemi ve bu düzeni kim kontrol edecek belli değil. Şuan bu konuda en çok adı geçen devlet, tabiki Çin devleti. Sana haberler ne kadar ulaşıyor bilmiyorum ama,Çin, halkı üzerinde yeni bir sistem kurmaya çalışıyor. Yani tek tip vatandaş profili yaratmak adına tüm insanlarını tek tek takip ediyor. Ülkede 200 milyon kamera sistemi var. Vatandaşına kurallara uyarsa iyi puan, kötü ve zararlı davranışlar gösterirse kötü puan vererek prototip vatandaş muamelesi çekiyor. İyileri mükâfatlandırma kötüleri cezalandırma gayreti içine girmiş senin anlayacağın. Yani tamamen kendine tabi robotlara dönüştürme derdinde insanlarını. Ne kadar acı değil mi? Üstelik Çin, bu sistemi önce kendi ülkesinde sonra da tüm dünyada yayarak uygulatmak istiyor. Bilmem tanırmısın, bizim rahmetli Mısıroğlu hoca 2015 te şöyle bir iddia ortaya atmıştı. ( Allah rahmet eylesin ) “2020’de Amerika gerilemeye başlayacak. Küresel sermayenin sahipleri Evangelistler, Çin’i yeni süper güç yapacaklar” Valla ne yalan söyliyim Çin’in sadece 10 yılda böyle büyümesi bana muazzam korkutucu geliyor dostum. Ve sanırım Mısıroğlu hakkı çıkacak. Çin Dünya’nın yeni sahibi olma hevesine çoktan kapılmış. Allah sonumuzu hayretsin..

Bir mevzu daha var havadislerimin içinde. O da Eski ünlü bir mankenin 8 yaşındaki oğlunu kaybetmesi. Eee ne var bunda? diyeceksin şimdi sen. Ama bir dur! gerisini anlatayım.Cennet’e yani sizin oraya gelen yavrucağa toplumca çok üzüldük. Tabi bu üzüntünün kaynağının içinde,vefat eden meleğin annesinin ve babasının ünlü olması da yatıyor. İnsan tanıdığı bildiği insanları kaybedince çok daha fazla üzülüyor. Hele bu bir çocuk olursa..

Tabi sanat, sosyete camiası bu ünlü anneye baş sağlığı dileklerini sunuyor sosyal medyadan. Biz halkta bu üzüntüye daha fazla ortak oluyoruz doğal olarak. Başkasının derdiyle dertleniyoruz bu şekilde. Sen halâ merakla bekliyorsun mevzuyu nereye getireceğim konusunda değil mi? Bekle az kaldı..

İşte bu vefattan sonra aklıma, anası babası ünlü ve saygın olmayan sıradan insanların çeşitli sebeplerden ölen ya da öldürülen çocukları geliyor. Sonrada onlar için bu çocuktan daha fazla üzülmediğimi farkediyorum. Yani demek istediğim dünyanın dört bir tarafında her gün açlıktan,savaşlardan, bakımsızlıktan, hastalıktan binlerce çocuk ölmesini çok kanıksamışım. Tabi bir tek ben değil tüm toplum bu halde.. Bir şekilde düzenli olan herşeye alışıyor ya da alıştırılıyoruz biz insanlık. Tabi sen ve senin döneminde yaşayan hiç kimse, bu sosyal medya denilen, insanı asosyal hale getiren medya ile tanışmadınız. Bu konuda çok şanslısınız ne yalan söyleyeyim. Sürü psikolojinin altını çağını yaşayan günümüz insanlığı,artık çok hazırcı ve önüne koysan tüketen bir canavara dönüştü. Sorgulama, hayatın sırlarını aramak gibi erdemler falan, artık sizin dönemlerinizde kalan nostaljik güzel gayretlerdi. Toplumları kontrol eden güçlerin bile artık kontrolü sağlamakta yetersiz kaldığı dönemler bu dönemler.

Başkasının derdiyle dertlenmemiz için yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü artık bunu tek başına yapabilecek bir kalbe ve şuura sahip değiliz.

Neyse.. Daha fazla anlatıp canını sıkmayayım. Sen bu dünya için yeterince kafa patlatmış olan bir adam olarak, görevini zaten bu dünyada yaşadığın anlarda hakkını vererek yapmıştın. Allah razı olsun dostum. Umarım cennettesindir. Ve keyfin yerindedir. Ben kendi adıma, arkanda bıraktığın çok anlamlı ve değerli hikâyelerle,gönül zenginliğimize yaptığın tespit ve ettiğin tavsiyeler için teşekkür ediyorum. Oradaki tüm değerli büyüklerime çok selamlarımı ilet lütfen. Görüşmek üzere..

Nur içinde yat Lev Nikolayeviç..

Korona günlüklerine devam..

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç

Keşke kalkıp şu dünyanın içine düştüğü aciz hali görebilseydin! Sana bir önceki mektubumda bahsetmiştim korona virüsünden. Son iki haftada bilim insanları epey fikir sahibi oldular bu illet hakkında. Ortaya 4 madde koydular. Dediler ki: Lüzumsuz gereksiz evden dışarı çıkmayın. Çıkarsanız da kalabalık yerlerde dolaşmayıp, insanlarla en 1mt uzakta kalın. Ve hapşırma ve öksürme sırasında etrafa damlacık ve tükürük saçmayın. En önemlisi elinizi sık sık dezenfekte edin. Su,sabun,kolonya vs..

Gel gör ki bu üç madde cağımız insanına öylesine zulüm, öylesine zor geldi ki inanamazsın.

E haliyle vaka sayısı ve buna bağlı gelişen ölümlerde pik yaptı. Dünyada 15 bin. Bizde ise 75 varandaş bu virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Avrupayı hele hiç anlatmayayım! Önünü alamadıkları virüsün etkilerini 2.dünya savaşından beri hiç bir olayda, böylesine derinden hissetmemişlerdi. Teknoloji de ve teknikte muazzam yol kateden Avrupa, sağlık hizmetlerine hiç yatırım yapmamalarının bedelini çok ağır ödüyorlar. Tüm dünya bu virüse etkili bir aşı bulundu haberini bekliyor her gece Tv’de, haber bültenlerinde..

Dünya yeniden şekilleniyor sevgili dostum. Savunma sanayi,eğitim sağlık ve iletişim stratejileri yeniden belirleniyor. İnsanlık gelecekle ilgili beklentilerini azaltmaya hazırlanıyor. Evet belki sizin zamanlarınızda da yine salgınlar vardı. Fakat böylesine hızlı yayılmıyordu. Tabi ki ulaşım koşulları bunda etkili en başta. Bugün dünyanın bir noktasında bulaşıcı virüs kapan x vatandaş, bu hastalığı 4 ay’da tüm dünyaya bulaştırabiliyor. Bu hastalık konusunda Çin,dünya için en büyük tehdit durumunda. Bu ufak tefek insanların bulduğu her b*ku yemesi sebebiyle tüm dünya bu milletten korkar oldu. Bir de öyle böyle değil bit gibi üremeye devam ediyorlar. Sayıları neredeyse 2 milyar! Olacakları var sen düşün! ( Bu arada Çin ve Hindistan dünyanın neredeyse yarısını oluşturuyorlar. Dünya nüfusuysa 8 milyar oldu. )

İşte böyle sevgili Lev Nikolayeviç. Gündem her saat başı Korona virüs,ve tüm insanlık hayatta kalmanın hesabını günde en az bir kere yapıyor.Anlayacağın herkes Korona günlüklerine devam ediyor. Umarım sen orada rahatsındır. Sağlıcakla kal sevgili dostum..

 

Biz de evdeyiz işte..Naapcan?

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç

Biliyorum bana kızıyorsun. Uzun zamandır yazamayışıma ifrit oluyorsun. Ama inan bilerek ihmal etmedim seni. Web sayfamı teslim ettiğim el değişti. O değişim sırasında da ufak tefek sorunlar sebebiyle de yazamadım.

Neyse..

Kardeşim, bir bilsen ne haldeyiz. Panik havası etiketiyle Kovid-19 adında tüm dünyada toplumları kendine esir eden bir virüs’le uğraşıyoruz. Yalnız enteresandır bu salgının yaygarası virüsten daha hızlı ilerliyor. Dolasıyla tüm devletler virüsten çok bu panik atakla uğraşıyor. Bir de şu aşı meselesi var tabi. Bir aşı’yı bulmak zor değil dostum. Aşı’yı dünyaya yettirmek zor. Çünkü üretim aşaması uzun sürüyor. Bu bulaşıcı hastalıkların en babalarıyla sizin toplumlarınız uğraşmıştı biliyorum. Ki senin validen de tüberküloz’dan vefat etmişti yanılmıyorsam. Sonra sende ciğerlerinle ilgili sorun yaşayıp, ayrılmıştın aramızdan. İşte bu Kovid-19 sizin dönemdeki virüsler kadar kuvvetli olmasa da, yaratılan korku iklimi ve bilinçsizlikle, tüm hayatı olumsuz etkiliyor.

Bu arada seninkiler de bu korona virüsle mücadele konusunda fena sayılmaz dostum. Ama kimse kusura bakmasın bizim devlet, dünyada bu virüsle en iyi mücadele eden örnek devlet konumunda..

Ama gel gör ki, Avrupa’da ki bir kaç devlet bu salgını hafife aldığı için ciddi bedeller ödüyor dostum. Başta İtalya ve İspanya bundan nasibini aldı. Bir de Ortadoğu’da İran var tabi. İran neredeyse İtalya’yı yakalayacak, ölüm konusunda..

Başka anlatacak ne var? diye soracak olursan valla bi halt yok dostum. Mektubumun en başında da belirttiğim gibi, TV ve sosyal medya bu salgını koca bir yaratığa dönüştürme derdinde. Sanki Korona karımız/kocamız olmuş, beraber yatıyor beraber kalkıyoruz.

Daha detaylı bilgilere, Korona sebebiyle sizin oraya intikal etmiş yaklaşık 8 bin merhum’dan ulaşırsın artık..

 

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç.

Bilirsin ben günlük tutmayı hiç beceremedim ömrü hayatımda. Bir kaç kere denedim. Ama her defasında ya çok etraflıca yazdım. Ya da çok kısa. Ayrıca günlüğün ikinci kişiler tarafından okunması ihtimali de bana hep geri adım attırdı. Şimdi sen diyeceksin ki, “ya hu kilitli ajandalardan kullansaydın” Doğru söylüyorsun. Tabi ben onu da düşündüm ama ne bileyim, hevesim kaçtı herhalde o zamanda.. 

Neyse.. 

Aslında şimdi aklıma geldi. Ben niye bu günlük olayını sana bir mektup şeklinde tutmuyorum? Hem bu sayede ben şu beceremediğim günlük tutma alışkanlığını kazanırım. Hem de sen bir zamanlar çok ciddi sıkıntılar içinde yaşadığın bu dünyadan haberdar olursun.

Nasıl fikir?

Tabi sen bu önerimden sonra içinden : “Eyvah b*ku yedik. Bu taraftada huzur yok be kardeşim” demişsindir kesin. 🙂 Ama samimi söylüyorum niyetim seni  üzmek değil. Belki merak ediyorsundur dünya ve insanlık ne halde diye..

Anlaştıysak biraz anlatayım sana buraları. Öncelikle memleketim zor süreçlerden geçiyor. Senin zamanında Ortadoğu bu kadar kaos içinde değildi tabi. Şimdiyse Başta Amerika sonra İsrail akabinde Avrupa ve senin  Rusya’da yer kapma savaşında bu coğrafyada. Üstelik İki Ortadoğu ve bir asya ülkesiyle ittifak halinde. Elbette ki Amerika’ya karşı..

Şu anda dünya,kavimler göçünden sonraki en büyük savaş göçlerini yaşıyor. Milyonlarca insan kimyasal silahlar sebebiyle ya öldü ya da göç’e zorlandı. Şu anda benim ülkem 4 milyon Suriyeli mülteciye bakıyor. Üstelik tek başına. Sınırımıza biriken Suriyeli ise 2 milyon tahminen. Herşeyden kötüsü ülkem oradaki savaşı ve zulmü durdurmak adına büyük bir mücadele veriyor. Son 2-3 yılda 100 e yakın askerimizi şehit verdik. Fakat kararlılığımız sürüyor. Sizinkilerle yeni bir mutabakat yaptık bu akşam. Putin diye bir lideriniz var şu anda sizin. Yaklaşık 20 yıldır halkın ondan vazgeçmiyor. Gerçi haberin vardır senin 🙂 Senin memleketin sonuçta. 

Yine dünyanın savaşlar dışında bir sorunu daha var. O da hastalıklar.. Çin’de doğan yeni bir virüs var. Adı Korona. Ya da diğer adıyla Kovid 19. Sadece Çin’de ölen insan sayısı 3 bin’i buldu. Üstelik bir de hemen hemen heryere sıçradı. Avrupa’da nasibini aldı bu virüsten. Çok şükür ki bizim sağlık bakanlığı çok tedbirli bu konuda. O sebepten tek bir vatandaşımızı bile bu hastalıktan kaybetmedik. Hatta bu bölgede hastalığın görülmediği tek ülkeyiz diyebilirim sana. Umarım böyle devam eder. 

Bunun dışında öyle çok büyük sorunu yok dünyanın. Yani senin anlayacağın Dünya’da en büyük sıkıntıyı son yüz senedir yalnızca müslümanlar çekiyor. Senin zamanında birbiriyle sürekli kavgalı olan Avrupa, artık birbirine bulaşmıyor. 

Hah! bir de biz geçen hafta 4 yıldır yine tek başına baktığımız yaklaşık 130 bin sığınmacıya sınır kapılarını açtık. Yani artık ne gidene kal, ne de kalana git demiyoruz. Tabi bu hamlemizle Avrupa’nın huzuru kaçtı sevgili dostum Fyodor. Hele Yunanistan 3.5 atıyor desem yeridir. Bu korkuyla 3-5 mülteciye de kurşun sıkıp öldürmekten geri durmadılar. Biber gazları,ses bombaları, dayak atma gibi tüm insanlık dışı davranışları göstermekten ve insanlık suçu işlemektende korkmuyorlar. Ne de olsa arkalarında ki destek Avrupa! 

Valla sevgili dostum. Bu sana İlk mektubum. Seni çok baymadan mektubuma son vereyim. Oraya intikal etmiş tüm değerli âlimlere, filozoflara ve değerli isimlere de çok selâm..